Necip Tosun ::: HORACIO QUIROGA / ÖLÜ ADAM         
Necip Tosun
Öyküler 
 
 HORACIO QUIROGA / ÖLÜ ADAM


Adam ve bıçağı muz bahçesindeki beşinci sırayı da temizlemişlerdi. Sadece iki sıra kalmıştı; ama bunlarda çalılıklar ve yabani otlar diğerlerinde daha çok olduğu için, önünde çok az bir iş kalmıştı. Adam, bunun üzerine, ayıklanmış çalılıklara yaptığı işten memnun bir bakış attı ve çimlere biraz uzanmak için tel örgüyü geçti.

Ama öbür tarafa geçip dikenli tellerden inerken, sol ayağı ağaç kazığın üzerinde iyice soyulmuş bir kabuğa basıp kaydı ve aynı esnada bıçağı elinden fırladı. Düştüğü sırada adam bıçağını yerde tam olarak görmediği için başına gelebilecekleri fark etmekten çok uzak görünüyordu.

Artık çimenlere uzanmıştı, tıpkı istediği gibi, sağ tarafının üzerine. Az önce sonuna kadar açılan ağzı şimdi yeniden kapanmıştı. Tıpkı yapmak istediği gibiydi, dizleri bükülmüş ve sol eli göğsünde. Sadece kolunun arkasından, hemen kemerinin altından, gömleğinden bıçağın sapı ve ucunun yarısı çıkıyordu, ama gerisi görünmüyordu.

Adam boş yere başını oynatmayı denedi. Yan gözle bıçağın sapına bir göz attı, elinin terinden hâlâ nemliydi. Kafasından bıçağın karnının neresinden ve ne kadar girmiş olabileceğini ölçtü, varlığının sonuna gelişinin soğuk, matematiksel ve acımasız kesinliğini fark etti.

Ölüm. Yaşam geçip giderken, ona zemin hazırlayan yıllar, aylar, haftalar ve günlerden sonra, pek çok kere bir gün kendimizin de ölümün eşiğine geleceğini düşünürüz. Ölümcül yasa, kabul edilmiş ve öngörülmüş; bizim kendimizden memnun, sonunda hepimizin son nefesimizi vereceğimiz bu ânı hayal etmeyi bırakmaya alışacağımız kadar.

Ama şu anla bu son nefes arasında daha ne düşler, ne yıkımlar ne umutlar ne dramlar olduğunu düşünürüz hayatımızda! Bu hayat dolu varlık insanlık sahnesinden silinmeden önce bize neler saklamıştır! Bizim ölüm düşüncesinden ayrılmamızın tesellisi, hazzı ve mantığı budur işte: Ölüm o kadar uzaktadır ve daha yaşamamız gerekenleri o kadar iyi görürüz ki!

Daha mı?.. İki saniye bile geçmedi: güneş hâlâ tam olarak aynı yükseklikte, gölgeler bir milim bile ilerlemedi. Uzanan adam için uzun vadede başka şeyler düşünmek birdenbire tüm şiddetiyle sona ermişti: Ölüyor.

Ölüm. Ölüm onun o rahat pozisyonunda da düşünülebilir.

Ama adam gözlerini açtı ve baktı. Ne kadar zaman oldu? Hangi tufan geldi geçti yeryüzünden? Doğadaki hangi yıkım bu korkunç olayı getirdi?

Ölecek. Soğuk, ölümcül ve kaçınılmaz, ölecek.

Adam direnir - bu ne beklenmedik bir korku! Ve düşünür: bir karabasan; hepsi bu! Ne değişti! Hiçbir şey. Ve bakar: Yoksa bu muz bahçesi onun değil mi? Her sabah onu temizlemeye gelmiyor mu? Kim tanır onun kadar bu bahçeyi? Muz bahçesini çok iyi görüyor, güneşin altındaki çok seyrek, uzun, çıplak yaprakları. Şuradalar, çok yakında, rüzgâr ayırmış birbirinden. Ama şimdi hareket etmiyorlar... Öğlen dinginliği, saat on iki olmalı o zaman.

O sert zeminden adam, muz ağaçlarının arasından, orada yukarıda, evinin kırmızı çatısını görüyor. Solda hayal meyal dağı ve tarçın ağaçlarının başlarını gördü. Daha fazla göremiyor ama çok iyi biliyor ki arkasında yeni limana giden yol var ve başının hizasında, orada aşağıda, vadinin sonunda bir göl gibi uyuyan Parana nehri. Her şey, her şey tümüyle eskisi gibi; yakıcı güneş, tenha ve sessiz bahçe, hareketsiz muz ağaçları ve hemen değiştirilmesi gereken uzun ve kalın kazıklarla desteklenmiş tel örgü.

Ölüm! Ama bu mümkün mü? Bu da elinde bıçağıyla tan ağarırken evinden çıktığı diğer tüm günler gibi bir gün değil mi? Hemen şurada dört metre uzağında sürekli tel örgüyü koklayan onun atı, malakarası değil mi?

Ama evet! Biri ıslık çalıyor... Göremez çünkü arkasındaki yolda, ama atın küçük köprüdeki adımlarını duyuyor... Bu her sabah saat on bir buçukta yeni limana doğru giden adam. Ve hep ıslık çalarak... Ayaklarının neredeyse değdiği kabuğu soyulan kazıklı muz bahçesini yoldan ayıran ağaçlık yer arasında elli uzun metre var. Bunu çok iyi biliyor, çünkü tel örgüyü çevirirken uzaklığı kendisi ölçmüştü.

Ne oluyor o zaman? Yoksa bu Misiones'deki, onun koruluğundaki, onun bostanındaki, onun daha pek çelimsiz olan muz bahçesindeki tüm diğer öğleler gibi bir öğle değil mi? Elbette öyle! Kısa çimenler, karınca yuvaları, sessizlik, yakıcı güneş...

Hiçbir şey, hiçbir şey değişmedi. Sadece o farklı. İki dakikadan beri varlığının, yaşayan varlığının artık ne beş ay boyunca hiç durmadan çapalayarak tek başına oluşturduğu bostanla ilgisi var, ne de kendi elleriyle yetiştirdiği muz bahçesiyle. Ne de ailesiyle. Birdenbire ve tüm doğallığıyla sökülüp alındı yaşamdan, kaygan bir ağaç kabuğu ve karnındaki bir bıçak yüzünden. İki dakikadır ölüyor.

Adam, çok yorgun ve çimenlerin üzerinde sağ tarafına uzanmış bir halde, her baktığında ona sıradan ve normal görünen bu son nokta olgusunu kabullenmemek için her zamanki gibi direniyor. Saati iyi biliyor, on bir buçuk... Her zamanki adam köprüden yeni geçti.

Ama yanılmış olması mümkün değil mi!.. Bıçağının sapı (onu hemen bir başkasıyla değiştirmesi gerekecek) sol eliyle dikenli tel arasında sıkışıp kalmıştı. Ormanda geçen on yıldan sonra, bir bağ bıçağı nasıl kullanılır çok iyi biliyor. Sadece bu sabahki çalışmadan çok yorgun düştü ve hep yaptığı gibi biraz dinleniyor.

Kanıt mı?.. Ama şimdi dudaklarının birleştiği yerden içeri giren ot onun kendisinin birer metre arayla ektiği buğdayın filizi! Ve şu da onun muz bahçesi! Ve şu tel örgülerin önünde hızlı hızlı soluyan da onun atı! Onu çok iyi görüyor, direklerle tutturulmuş tel örgüden bu tarafa geçmeye kalkışmayacağını biliyor, çünkü adam neredeyse direğin tam dibinde yatıyor. Onu çok iyi seçiyor; böğründen ve sağrısından süzülüp inen siyah ter damlalarını görüyor. Güneş tam tepede ve en küçük bir esinti bile yok, çünkü muz ağaçlarının bir kâkülü bile oynamıyor. Her gün, bugün olduğu gibi, hep aynı şeyleri gördü.

...Çok yorgun ama sadece dinleniyor. Artık epey bir dakika geçmiş olmalı... ve saat on ikiye çeyrek kala, oradan yukarıdan, kırmızı çatılı ahşap evden karısı ve iki çocuğu öğle yemeği için onu aramaya muz bahçesine doğru gelecekler. Annesinin elinden kurtulmayı çok seven küçük oğlunun sesini her zaman diğerlerininkinden önce duyar: Baba! Baba!

Bu o değil mi?.. Tabii ki, dinle! Demek tam saati. Kesinlikle oğlunun sesini duyuyor...

Ne kâbus?.. Ama bu da diğerleri gibi bir gün, hepsi gibi sıradan, bu kesin! Keskin ışık, sararmış gölgeler ve yasaklanmış muz bahçesinin önündeki hareketsiz malakarayı bile terleten, etindeki sessiz fırın sıcağı.

...Çok yorgun, çok, ama o kadar. Kaç kere şimdiki gibi öğle vakti evine dönerken o buraya geldiğinde hiçbir şeye benzemeyen, önceleri bakir bir orman olan bu bostanın içinden geçmişti! O zamanlar da çok yorgun dönerdi, sol elinden aşağı sarkan bıçağıyla ve ağır adımlarla.

Şimdi de uzaklaşabilir oradan düşünce olarak, eğer isterse; eğer isterse bir anlığına bedenini terk edip kendisinin yaptığı bentlerin üzerinden her zamanki sıradan manzarayı görebilir: iyice sertleşmiş keskin volkanik taşları, muz bahçesini ve yokuşta iyice küçülmüş ve yola doğru bükülen tellerle çevrili kendi evinin kırmızı avlusunu. Ve bostanını daha uzaktan bile görür, kendi elleriyle yarattığı eserini. Ve kabuğu soyulmuş bir direğin kıyısında, tam olarak her gün yaptığı gibi sağ tarafının üzerinde uzanmış ve dizleri bükülü olarak kendisini de görebilir, çok yorgun olduğu için çimlerin üzerinde güneşlenen bir kütle gibi dinlenmekte olan kendi gövdesini...

Ama üzerinde terden çizgiler oluşan ve sakındığı için tel örgülerin köşesinde hareketsiz duran at da yerdeki adamı görüyor ve bu yüzden de istediği gibi muz bahçesine dadanamıyor. Artık iyice yaklaşan seslerin arasında - Baba! - hareketsiz kulaklarını uzunca bir süre yerdeki kütleye çeviriyor: ve sonunda sakinleşip direkle uzanan adamın -artık dinlenmekte olan- arasından geçmeye karar veriyor.

(İspanyolcadan çeviren: Bülent Kale)

Adam Öykü, Ocak-Şubat 1999-Sayı 20.



Yayın Tarihi : 30.07.2022

 
         
Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 394