Necip Tosun ::: MESNEVΒNİN HİKÂYE POETİKASI / NECİP TOSUN         
Necip Tosun
İnceleme/Eleştiri 
 
 MESNEVΒNİN HİKÂYE POETİKASI / NECİP TOSUN


"Yine hikâyeye geldik; zaten ne zaman hikâyeden ayrıldık ki?" (Mesnevî)

Mesnevî yazıldığından bugüne kültürel hayatımızı, sanat ve edebiyatımızı derinden etkilemiş, pek çok yazarın, sanatçının, şairin ilham kaynağı olmuş, bu toprağın ürettiği müstesna eserlerden biridir. Yahya Kemal'in "medeniyetimiz Mesnevî ve cihad medeniyetiydi" demesi bu gerçeğe işaret etmektedir. Çünkü Mesnevî insanımızın duygu ve düşüncelerini yansıtmış, onlara bütün çağlara sirayet eden bir ruh iklimi taşımış, bu yüzden de kalplerine, hafızalarına nakşolunmuştur. Türk sanat ve edebiyatı yüzyıllardır onunla beslenmiş, sadece bu topraklarda değil, bütün dünyada okunan bir eser olmuştur.

Farklı dillerde, dinlerde, kültürlerde insanların severek okuduğu Doğu edebiyatının en büyük klasiğinin günümüzde de hâlâ emsalsiz bir eser olarak varoluşu hiç de tesadüfi değildir. Mesnevî taşıdığı dinî, sosyolojik, kültürel değer yanında büyük bir edebiyat eseridir de. Mevlânâ da büyük bilge, mutasavvıf, şair olma yanında, aynı zamanda büyük bir "hikâye anlatıcısı"dır. Gönül dünyasının sırlarını, insanlığın o büyük macerasını Mesnevî'de hikâye diliyle sarıp sarmalamış ve ölümsüzleştirmiştir. Hikâyeye büyük önem vermiş, onun inceliklerini fark etmiş, hakikatin orada ışıldayacağının parlak örneklerini sergilemiştir. Hikâyelerindeki hakikat ışıkları günümüzü de aydınlatmaya devam etmektedir.

Kesin olarak bilinmemekle birlikte 1260 ve 1268 yılları arasında yazıldığı düşünülen ve altı ciltten oluşan Mesnevî, hikâyelerden, özdeyişlerden, hikmetli sözlerden, kıssa yorumlarından, vaazlardan, şiirlerden oluşur. Aslında klasik edebiyatımızda bir nazım şekli olarak kullanılan ve iki mısraın kafiyeli olmasını esas alan mesnevi türü, Mevlânâ'nın Mesnevî'siyle birlikte neredeyse özel bir isme, bir kitap ismine dönüşmüş, mesnevi dendiğinde Mevlânâ'nın eseri hatırlanır olmuştur. Bu da onun gücü, niteliği ve yaygın kabullenilmesiyle ilgili bir durumdur. Mesnevî'de yönetim, tıp, din, sosyoloji, tasavvuf, aşk, cinsellik, müzik gibi çok geniş bir alanda görüşler dile getirilir. Hem gündelik hayat, hem de ahiret iç içe işlenir. Mevlânâ'nın Yunan, İran, Arap, Türk kültürünü, halk deyişlerini, halk hikâyelerini, çeşitli ulusların mitolojisini, felsefi ve tasavvufi metinleri, masal/hikâye birikimini, İslâm tarihini, kelam ve fıkhı çok iyi bildiği ve bunları Mesnevî'ye aktararak tartıştığı görülür. Büyük İslam mutasavvıfları Senâî ve Attâr'ı anar, onlardan şiirler, hikâyeler aktarır. Kelile ve Dimne'nin hikâyelerini yeniden yorumlayıp anlatarak güncel meselelerin izahında kullanır. Kendinden önceki evliyaların, bilgelerin, büyük gönül adamlarının deyişlerini, menkıbelerini, hikâyelerini, hâllerini anlatır. Tasavvuf hakikatlerini yeniden yorumlar, yol açıcı tekliflerde bulunur. Sağlık konularında ünlü hekim Calinus'u, İbn Sînâ'yı gündeme getirir. Mevlânâ'nın Mesnevî'yi ömrünün son on beş yılında, en olgun döneminde kaleme aldığı bilinir. Bu anlamda Mesnevî büyük bir birikimin yansımasıdır.

Hiç şüphesiz Mesnevî'nin merkezinde Kur'an'ın ve Hz. Peygamber'in yorumlanması yer alır. Bu bağlamda odak Kur'an kıssalarıdır. Mesnevî'de Kur'an kıssalarının geniş bir şekilde yer aldığı, sayısız atıf ve göndermelerle kıssaların yorumlandığı, yeni görüşler ışığında gündeme getirildiği görülür. Bir anlamda farklı bağlamda bir tefsir görünümündedir. Mevlânâ, her konuda mutlaka bir Kur'an kıssasını anar; Kur'an'da sözü edilen kıssalardan, onun sembollerinden, gönderme ve ruhundan bahsederek o konuya ilişkin dayanaklar, kaynaklar getirir. Kur'an'ın, üslubu, tekniği ve biçimlenişinin derin etkisi Mesnevî'de görülür. Kur'an'daki kıssalardan Hz. Musa kıssası, Ashâb-ı Uhdud kıssası, Fil Vak'ası, Âd, Semud, Lut kavimlerinin kıssaları, Yusuf kıssası, Hz. Nuh, Hud, İbrahim kıssaları onun sıklıkla gündeme getirdiği kıssalardır. Yalnız bu kıssalar Kur'an'daki biçimiyle aynen anlatılmaz, daha çok yorumlanır, metaforik göndermeleri analiz edilir ve güncel çıkarımlar yapılır. Mesnevî, hiç kuşku yok ki öncelikle "hikâye"ler kitabıdır. Çünkü Mevlânâ, bütün bu disiplinleri, görüşleri, konuları, meseleleri hikâyeler etrafında inceler ve görüşlerinin doğruluğunu temellendirmek için hikâyelerden deliller getirir, onlarla belgeler. Mevlânâ, Mesnevî'nin girişinde onu, gönüllere şifa, hayırlı bir durak ve en güzel dinlenme yeri olarak açıkladıktan sonra, "Şaşılacak ve nadir söylenen hikâyeleri, hayırlı ve büyük sözleri, delâlet incilerini, zâbitler yolunu, ibadet edenler bahçesini müştemil bulunan ve lâfzı az, manası çok olan manzum eser" olarak tanımlar. Mevlânâ tam da söylediği gibi kitap boyunca şaşılacak ve nadir söylenen hikâyelerin peşinde olmuştur. Mesnevî'de hikâye anlatmaya başlamadan önce hikâyenin kısaca özeti ve başlığı verilir ve sonra hikâyeye geçilir. Ama bu geçişten önce ve hikâye aralarında hikâyeye ilişkin konu, tema, kıssa yorumlanır, bu bahse/konuya ilişkin görüşler belirtilir. Başka bir deyişle hikâyeden alınması gereken ders, hikâyenin anlatılma amacı izah edilir.

Mesnevî, oturup yazılmamış, bizzat Mevlânâ tarafından söylenmiş, Hüsameddin Çelebi tarafından kâğıda aktarılmıştır. Başka bir deyişle o yazı değil, sözdür, masa başında yazılmamış, bir ilham, vecd ve kalp ürünüdür. Yeri, zamanı yoktur, otururken, yürürken, gezerken söylenmiştir. Sabahlara kadar süren bir vecd hâlinin ürünüdür. Sözlü biçimin bir yansıması olduğu, masa başı bir eser olmadığı için de konudan konuya, hikâyeden hikâyeye geçilir, hikâye yarım bırakılır, birkaç hikâye sonra yeniden ilk hikâyeye dönülür, araya veciz, hikmetli sözler girer, nihayetinde hikâyelere devam edilip sonuçlandırılır. İşte bu tutum da Mesnevî'nin biçimini belirlemiştir.

Mesnevî'nin temel özelliklerinden biri de yazılma ânının yazıya geçirilmesidir. Mevlânâ yeni bir cilde başlarken, yazıyı noktalamak, ara vermek isterken Hüsameddin'in adını anarak o ânı yazıya döker. O, hikâyeyi anlatır, Hüsameddin kaleme alır. Dolayısıyla Mesnevî'nin yazılış biçimi bizzat oluşumunu belirlemiş, masa başında yazılmayıp söylenmesi onun biçimini oluşturmuştur. Mevlânâ, içe doğduğu gibi Hüsameddin'e yazdırmıştır. Bu anlamda onun biçimi parçalı, göndermeli ve geçişlidir. Ancak bu anlatım sırasında dinleyicilerin olduğunu, bütün bunları onlar için anlattığını hiç unutmaz. Mesnevî boyunca Hüsameddin ile söyleşir, hikâyenin gidişatını okurla tartışır, çıkarılacak sonuçlar üzerine görüşler ileri sürer. Hatta kimi zaman anlattığı kahramanın yerine geçer, onunla konuşmaya, dertleşmeye başlar. O kahramanlara bazen acır, bazen gıpta eder, bazen de kızar, sitem eder. Bu yaklaşımlar çağdaş edebiyatımızdaki "söyleşi öyküler"den "postmodern tutum"a kadar pek çok kuramla ilişkilendirilebilir. Ama Mevlânâ'nın bunu biçimsel tercihten çok, bir hâl olarak yaşadığı açıktır. Ne var ki bütün bunlar Mesnevî'nin bir hikâye poetikasının olmadığı anlamına gelmez. Aksine Mevlânâ'nın Mesnevî'de incelikli bir hikâye anlatma poetikasını gözettiğini görürüz. Altı ciltlik kitaba baktığımızda Mevlânâ'nın pek çok yerde yazma ânını kitaba geçirdiğini, o atmosferden okuru haberdar ettiğini görürüz. Sabaha kadar süren yazma çalışmasından sonra bitkin düşen Hüsameddin'den özür diler. Çünkü Mevlânâ zaten söylemekle görevlidir ve bunun en büyük yükü de yazıcıya düşmektedir. Mevlânâ kitap boyunca yazıcı dostuna iltifatlar eder, şakalaşır, onu yüceltir. Sabaha kadarki çalışmadan sonra özür diler: "Sabah oldu, ey sabahın penahı Tanrı! (Ben özür serdedemiyorum), bize hizmet eden Hüsameddin'den sen özür dile! (...) Sabahın nuru parladı, biz de bu sabah çağında senin Mansur şarabını içmekteyiz." (I. 145) Yine başka bir yerde gün sona ermiştir: "Oğul bu sözün sonu yoktur. Gün sona erdi, hikâyeyi tamamla!" (I. 226) Bir yerde de: "Bu nükteyi başka bir yerde anlatmak borcum olsun... Şimdi bana mühlet ver, hâlim yok, susayım," (III. 174) diyerek yorgunluğunu gerekçe göstererek kitaba ara verir. Hikâyeyi niçin hakkıyla anlatamadığını ise şöyle gerekçelendirir: "Dün biraz bir şey yemiştim, onun için lâyıkıyla anlatamıyorum. Yoksa bunu tamamıyla anlatır, yuları, anlayışının eline teslim ederdim." (III. 204) Mevlânâ, Hüsameddin'e bir yerde birkaç lokma yedikten sonra fikir coşkunluğunu kaybettiğini belirtir: "Yazıklar olsun, iki lokmacık yendi de bu yüzden fikir coşkunluğu dondu, yatıştı." (I. 318)

Mevlânâ'nın yazıcısı Hüsameddin ile Mesnevî boyunca söyleşmesinin bir anlatım tekniği olarak ortaya çıktığını görürüz. Örneğin bir yerde, anlatacağı hikâyenin uzun olacağını okura onun aracılığıyla söyler. Onun vücudunun nazik ve zayıf olduğunu; ama yine de anlatmak için, kayıt için ona ihtiyacı olduğunu belirttikten sonra, iki kâğıt fazla almasını söyleyerek söyleşi tekniğiyle hikâyenin uzun olacağını bize/okura hatırlatır: "Ey Hak Nuru Hüsameddin! Bir iki kâğıdı fazla al da Pîrin sıfatlarını anlatayım. Gerçi vücudun nazik ve çok zayıf; fakat sensiz cihanın işi yoluna girmiyor. (...) Yol bilen Pîrin ahvalini yaz." (I. 236) Bu anlamda sürekli, Hüsameddin'le söyleşmesinin arkasında yapmak istediklerini bize aktarmak için onu vesile ettiğini görürüz. Mesnevî'nin bir yerinde şöyle der: "Bir muhlis'in (Çelebi Hüsameddin'in) gönlü, o karı ile koca hikâyesinin neticesini istemekte." (I. 210) Böylece o hikâyeye geçer.

Mevlânâ, iç içe hikâyeler anlatma tekniğini ustalıkla uygular. Bir hikâyeyi bitirmeden bir başkasına geçer, onu yarım bırakır en baştaki hikâyeye döner. Anlatım bir vecd hâli olduğu için, kendini kontrol edemediğini, denizin dalgaları gibi bu fotoğrafların gelip gittiğini, anlatımın kontrolden çıktığını, her şeyin zuhur ettiğini, kendisinin de bütün bunların arkasından gittiğini belirttir: "Bu sözler, her an zuhura gelmeseydi, durmadan zuhur ediş, bu sözlerin söylenmesine sebep olmasaydı aklı cüzi, külle ait sözler söylemezdi. Fakat birbiri ardınca durmadan zuhur ettikçe zuhur ediyor. Bundan dolayı da denizin dalgaları buraya gelip durmakta. İhtiyar çalgıcının hikâyesi buraya varınca ihtiyar da yüzünü perde ardına çekti, ahvali de. İhtiyar, eteğini dedikodudan silkti; ona ait bizim ağzımızda ancak yarım bir söz kaldı." (I. 177)

Hikâyeden hikâyeye geçmek çağrışımla ilgilidir ve Mevlânâ da bunu gerekçe olarak gösterir: "Sınama sözü gelince hemencecik Hârût hikâyesini hatırladım. (...) Bundan önce de bu bahse dair az bir söz söylemiştik. Fakat zaten ne kadar söylesek ancak binde birini anlatabiliriz. Bu vakıayı adamakıllı anlatmak istedim; ama şimdiye kadar söz, sözü açtı, birçok sebeplerle kalıp gitti. Hele bir hamle daha edeyim de çoğundan azını, âdeta filin tek bir uzvunu söylemiş olayım." (III. 64) Yine çağrışımla bir başka hikâyeye geçişini şöyle temellendirir: "Hatırıma yine o hikâye geldi. O yoksul adam, gece gündüz feryad etmekte, Tanrı'dan eziyetsiz, zahmetsiz, çalışmadan kazanmadan helâl rızık istemekteydi. Bundan önce bazı hâllerini söylemiştik. Fakat araya başka şeyler girdi, bu hikâye de öylece kaldı gitti. Şimdi onun hâli neye vardı." (III. 187)

Hikâyeden hikâyeye geçişi, "Dinleyen, hikâyenin zâhirini istediğinden iç yüzünün söylenmemesi, kapalı kalması" başlığı altında şöyle dile getirir: "Şimdi dinle, hikâyenin içyüzünü anlatmama ne mâni oldu? Dinleyenin gönlü başka bir yere gitti. Hatırına o konuk olan sofinin hâli geldi. Boğazına kadar o sevdaya daldı. Onun için bu sözü bırakıp ona başlamak, hâli anlatmak için o hikâyeyi söylemek icabediyor. (...) Şimdi hikâyenin zâhirini dinle; fakat taneyi samandan ayır ha!" (II. 16) Mevlânâ incelikle hikâyeden hikâyeye geçmesinin nedeninin kendi isteği değil, dinleyenin gönlü o tarafa kaydı diye izah ederken, küçük bir nükte de yapıyor. Çünkü hikâyeyi anlatan kendisi ve ipler kendi elinde. Ama karşısında biri varmış gibi anlatması ona bu çağrışımı yaptırıyor.

Mesnevî'nin en temel özelliği böyle hikâye içinde hikâye anlatılması, arada geçişler yapması ve yeniden başa dönülüp o hikâyenin tamamlanmasıdır. Hikâye içinde hikâyeyi bir yerde şöyle aktarır. Nahivciyle gemicinin hikâyesini anlattıktan sonra bunun nedenini izah eder: "Nahivciyi, size yok olma nahvini öğretmek için hikâye arasında hikâye ettik." (I. 228) Belleğinden anlatılmayı bekleyen hikâyeler akıp dururken onları bizimle paylaşır: "Burada ibret için bir hikâye söylemek var; ama Buharalı âşık beklemekten âciz oldu. Sevgilisini arayıp duruyor, ölmeden kavuşsun, yüzünü görsün diye söylemekten vazgeçtik. Ölümden kurtulsun, kurtuluşa erişsin... Çünkü sevgiliyi görmek, âbıhayat içmektir." (III. 377)

Hiç kuşku yok ki hikâyelerin kesilip bir başkasına geçilmesi, yarım bırakılıp yeniden başlanması, hikâye içinde hikâye anlatılması onun bilinçle yaptığı biçimsel bir tercihtir. Bu onun, hikâyenin "merak" unsurunu ustalıkla kullandığının da bir göstergesidir. Dinleyeni sıkmamak ve devamlılık sağlamak, merak uyandırmak, hisseleri araya serpiştirmek için bu yöntemi gözettiği görülür.

Mevlânâ'nın Mesnevî'yi iki farklı biçimle oluşturduğu görülür. Birincisi, daha çok hikmetli sözler diyebileceğimiz, düşüncelerini, yargılarını açıkladığı konular, bahisler; ikincisi ise hikâyelerdir. Mevlânâ veciz sözler bölümünde çok güzel, çarpıcı düşünceler dile getirir. Bu veciz sözler Mesnevî'nin unutulmaz bölümleridir; ancak daha çok didaktik yönleri vardır ve bunu Mevlânâ da belirtir. Ona göre önemli olan bunları izah edecek misaller, masallar, hikâyelerdir. Çünkü bunları uzatmak mümkündür. Tam buralarda Mevlânâ veciz sözleri bir biri ardına sıraladıktan sonra: "Bu sözün sonu yoktur; fakat biz yine dönüp o hikâyeyi tamamlayalım," der. (I. 51) Tüm hikâyelere bu ve benzeri sözlerle geçer. Veciz sözleri bir biri ardına sıraladıktan sonra: "Bu sözün sonu yoktur. Kulak ver, tavşan hikâyesini anla!" der. (I. 83) Çünkü bu veciz sözlerin sonu gelmez. En iyisi bunların daha iyi anlaşılması için bir hikâye anlatmaktır. Amaç anlatılan veciz sözleri iyice izah etmek, temellendirmek, kalıcı hâle getirmektir. Değilse söz uzar gider. Mesnevî boyunca nutuk atmaya, şiir söylemeye, didaktik olmaya başladığında kendini susturur ve hikâyeye geçmek gerektiğini belirtir: "Sözü kısa kes de padişaha mektup yazıp gönderen köleyi anlat!" (IV. 128) Tam geçişlerde, sözü uzatmanın olumsuzluğuna işaret eder. Eğer böyle yapılırsa dinleyen uyur: "Dinleyen uyudu, sözü kısa kes ey hatip... Su üstüne yazı yazmayı bırak gayri!" (IV. 90) Dinleyen uyuduktan sonra sözler boşluğa düşer ve bunun da su üstüne yazı yazmaktan farkı yoktur. Hikmetli, veciz sözlerden sonra hikâyeye şöyle geçer: "Bu sözün sonu gelmez. Sen yine fil hikâyesine dön, yine o hikâyeye başla da onu anlat." (III. 9)

Mevlânâ bütün hikâyeleri bir konuyu, bir durumu daha iyi açıklamak için anlatır. Bunu da kimi hikâyelerin girişinde açıklar. Taklit, tamah, tedbirsizlik, gizli ilimler gibi konuların hikâyelerini anlatır: "Söyleyeceğimiz şu hikâyeyi duy da taklidin zararını bil." (II. 40) "Bir hikâye söyleyeyim, can kulağıyla dinle de tamah, adamın kulağına nasıl perde oluyor, anla!" (II. 44) "İhtiyatsızlık, tedbirsizlik, pişmanlıktan ibarettir. Bunu anlatan şu hikâyeyi de dinle." (III. 19) "Kelile'den bu hikâyeyi oku ve o kıssadan hisse almaya bak!" (I. 71) "Gizli ilme dair bir misal istersen Rum halkıyla Çinlilere ait hikâyeyi söyle." (I. 277) Hep bir hisse için anlatılır hikâyeler: "Bunun hakkında sen bir hikâye dinle de sözümden hisse al." (I. 111) "Ey can o hikâye, Tanrı hükmüne razı olasın diye sana ibrettir." (III. 266) Ve sırlarla doludur: "Yine Eyaz'ın aşk hikâyesine dön. Çünkü o hikâye, sırlarla dopdolu bir hazinedir." (V. 158) Bazen de gönüldeki gamı giderir hikâyeler: "Sana Halime'nin gizli hikâyesini söyleyeyim de gönlünden gam gitsin!" (IV. 76)

Mevlânâ Mesnevî'nin pek çok yerinde, hikâyenin bugün de konuştuğumuz genel poetik sorunlarını gündeme getirir, iyi bir hikâyede olması gereken özellikleri sıralar. Kısaca özetlemek gerekirse, bir hikâyedeki giriş, gelişme, sonuç disiplinini, veciz sözlerle hikâye anlatma arasındaki farkı, hikâyenin kapalı/soyut anlatılmasıyla açık anlatılması arasındaki ilişkiyi, hikâyenin niçin kısa, öz olması gerektiğini, hikâyenin çıplak gerçekle hakikat arasındaki ilişkisini, biçim ve içerik sorununu gündeme getirir. Tabi bütün bunları daha 1260'larda mesele edinip tartışması şaşırtıcıdır. Hem de bir hikâye kitabının içinde.

Öncelikle bir hikâye nasıl anlatılmalıdır sorusu gündeme getirilerek bunun gerekleri ortaya konur. Bir hikâyede giriş, gelişme, sonuç disiplini olmalı mıdır sorusundan yola çıkılarak hikâyenin bir bütünlük içinde anlatılmasının gerekliliği tartışılır. Bir hikâyenin araya başka konular, başka hikâyeler girerek anlatılması sorun olarak ortaya konduktan sonra, peki bir hikâye böyle başsız ayaksız mı anlatılmalıdır sorusu sorulur. Bir hikâyenin öncesi, sonrası nasıl olmalı, nasıl başlanmalı nasıl bitirilmelidir. Mesnevî bu biçimi şöyle tartışır: "Bu hikâye parça buçuk söylendi (araya sözler karıştı, başka hikâyeler girdi). Âşıkların işi gibi başsız, ayaksız nakledildi. Fakat hakikatte başı yoktur, ezel gibi evveline evvel bulunmaz. Sonu da yok... Ebetle eş! Hatta su gibidir; her katresi hem baştır, hem ayak... Hem de başsız, ayaksız koşup gider." (I. 233) Mevlânâ burada hikâyelerin bir bütünlük içinde anlatılmamasını normal bulur ve baş ve sona farklı açıdan bakar. Bir anlamda baş ve sonun anlamsız olduğunu vurgular.

Mevlânâ Mesnevî'de hikâyedeki biçim ve içerik yaklaşımını tartışırken mana ve suretin birbirinden ayrılamazlığına işaret eder. Sadece mananın anlamsızlığını vurgularken, iç yüz ile dış yüzün birlikte değerlendirilmesi gerektiğini savunur. Anlatılan hikâyenin dış yüzeyine, suretine takılıp kalan, mana cevherine inemeyen insanları eleştirir. Ayrıca çıplak gerçeklikle hikâye sanatına yaklaşanların yanıldığını belirterek, hikâye anlayışını açıklıkla ortaya koyar. Anlatılan hikâyenin ne demek istediğini, kıssayı, mesajını anlamadan dışıyla, biçimiyle uğraşılmasını doğru bulmaz. Önemli olan figürler değil, ortaya konan manadır. Biçim ve içerik sorununu tartışır, mana ve suret kavramları etrafında Mesnevî'de konuya geniş yer ayırır. "Hoş" anlatmanın başlı başına yeterli olmadığını aynı zamanda içeriğin de anlamlı ve derin olması gerektiğini belirtir: "Manasız söz, su üstüne yazılan yazıdır." (I. 88) Diğer yandan biçimsel zorlamaları da hoş karşılamaz: "Manayı şiire sığıştırmaya çalışmak, hapsolmakla müsavi, ondan gayrı bir şey değil. Şiirde mana, sapan gibi... İstenen yere gitmesine imkân yok." (I. 123) Oysa önemli olan mana ile biçimi uyumlu bir hâle getirmektir: "Meyve manadır, çiçek onun sûreti. O çiçek, müjdedir, meyve de nimeti! Çiçek döküldü mü meyve meydana çıkar." (I. 235)

Mevlânâ, hakikatleri niye hikâye diliyle anlattığını, niye düpedüz söylemediğini izah ederken bir yandan da çıplak gerçeklikle soyut anlatımı, sanatsal anlatımı (hikâyeyi) karşılaştırır: "Ona dedim ki: 'Sevgilinin sırlarını gizli kapalı geçmek daha hoştur. Sen, artık hikâyelere kulak ver, işi onlardan anla! Dilberlere ait sırların, başkalarına ait sözler içinde söylenmesi daha hoştur.' O, 'Bunu apaçık söyle ki (...) ben, güzelle gömlekli olarak yatmam' dedi. Dedim ki: 'O apaçık soyunur, çırçıplak bir hâle gelirse ne sen kalırsın, ne kucağın kalır, ne belin! İste ama; derecesine göre iste; bir otun, bir dağı çekmeğe kudreti yoktur. Bu âlemi aydınlatan güneş, bir parçacık yaklaştı mı, her şey yandı gitti! (...) Bunun sonu yoktur; sen yine hikâyeye başla, onu tamamlamana bak." (I. 11)

Mesnevî'de hikâye türünün niye seçildiği net bir şekilde izah edilir. Çünkü bazı sözlerin, başkalarına ait söz içinde söylenmesi, hikâye edilmesi hoştur. Dümdüz didaktik bir şekilde, "Ben güzelle gömlekli yatmam" demek, gerçeğin de öldürülmesi sonucunu doğurur. Gerçek, daha etkili olması için düpedüz söylenmemeli, hikâye diliyle, soyutlanarak aktarılmalıdır. Çünkü güneş bir parçacık yaklaştı mı her şey yanıp kül olur. Hikâye anlatmanın niçin gerekli olduğunu Kur'an'dan delil getirerek açıklar ve kıssalara gönderme yapar: "Bu kitapta birçok hikâyelere başlayıverdik... Fakat onlar noksan kaldı. (...) Övüşleri namahrem olanlardan gizlemek için Tanrı bile hikâyeler söylemekte, misaller getirmektedir. (...) Ben o güzelim adı pek kısa bir tarzda övdüm; bunu kuş da biliyor, balık da! Sebebi de şu: Hasetçiler, kıskanıp haset ederek ah etmesinler, hayalini dişleriyle dişlemesinler! (...) Ben, seni beş duyguyla yedi kat göğe sığmayacak bir şekilde öveceğim. Şimdi yaz bakalım: Dekukî, ileri geçip imam oldu." (III. 172) Mevlânâ burada yine hikâye anlatma tarzını aktarmakta, niye her şeyi açıkça söylemeyip misallerle, hikâyelerle aktardığını ifade etmektedir. Bir şeyi açıkça söylemenin mahzurlarından bahsetmektedir. Kaynak olarak da Kur'an'ı göstermekte ve oradaki kıssalara gönderme yaparak Allah'ın da aynı yöntemle hikâyeler anlattığını belirtmektedir. Çünkü bir gerçek ancak bir delille izah edilebilir: "Bir misal getirme, söz arasında bir vasıtadır. Herkesin anlaması için vasıta şarttır. Bir delile bağlanmadan kurtulmuş olan semenderden başka kim, vasıtasız ateşe girebilir?" (V. 22) Mevlânâ tüm kıssa ve hikâyelere bakar ve buradan hem sonuçlar hem de konu, mesele daha iyi anlaşılsın diye yeni hikâyeler anlatır. Geçmiş hikâyeleri, yazılmış, bilinen hikâyeleri nasıl çoğaltıp zenginleştirdiğini şöyle izah eder: "Kelile'de okumuşsundur; ama o kabuktan ibarettir, bu anlatışımızsa canın ta içidir." (IV. 178) Böylece Kelile'nin ortaya koyduğu meseleyi, daha içeriden, daha özlü kavrayacak şekilde anlattığını belirtir. Dolayısıyla o hikâyenin aynısını değil, yorumu, zenginleştirilmiş farklı bir hikâyeye dönüştüğünü izah eder. Mesnevî'nin pek çok yerinde de masal ve gerçek arasındaki ilişkiye değinilir. Bu bölümlerde hikâyeyi, masalı çocuklara has, basit bir yöntem olarak görenleri uyarır. Masalların, hikâyelerin tümüyle eğlencelik bir biçim olarak algılanmasını yanılgı olarak görür. Mevlânâ önemli olanın biçim değil, mana olduğunu hatırlatarak, "masallar size çocuksu gelebilir, hatta saçma da gelebilir. Ama içlerinde nice sırlar, öğütler vardır. Önemli olan onları anlayabilmek, kavrayabilmektir" der: "Hatırıma Seba'lıların hikâyesi geldi. Ahmaklık yüzünden seher yeli, onlara veba kesilmişti. Seba, çocuklardan duyduğun masallardaki gibi pek büyük bir şehirdi. Hani çocuklar masal söylerler ya... Fakat masallarında nice sırlar, nice öğütler vardır. Görünüşte saçma şeyler söylerler; ama sen onları masal sanma sakın... Bütün viranelerde define aramaya koyul!" (III. 211) Sen onları masal sanma derken, elbette o günün masalı küçümseyici bakışına eleştirisi vardır ve masaldan masala fark var demektedir. Çocuk da dâhil olmak üzere insanlar işin mahiyetini ve hakikatini bilmese bile, hiç olmazsa misalle anlarlar. Mevlânâ'nın Mesnevî'de yaptığı da budur.

Mevlânâ, Mesnevî'de sürekli olarak iyi bir hikâyede bulunması gereken özellikleri aktarır. Bu hikâyeleri niçin anlattığını, kime anlattığını belirtir. Mesnevî'nin sadece elitlere değil, halka da seslendiği, herkesin kendinden bir şey bulabileceği bir kitap olmasını arzuladığı açıklanır. Bir hikâyede, kahraman Behlül, Derviş'e anlat derken bir anlamda hikâyenin özelliklerini de sıralar. Bu apaçık Mesnevî'nin temel anlayışını da yansıtır: "Ama bunu bir güzelce anlat. Öyle bir anlat ki duyunca fazilet sahibi de kabul etsin, bir şeyden anlamaz adam da. Herkesin aklının ereceği, fikrinin anlayacağı bir tarzda anlat. Söz söyleyen kemal sahibi olursa söz söyleme sofrasını yaydı mı sofrası, her çeşit aşlarla doludur. Hiçbir konuk mahrum kalmaz. Herkes o sofrada kendi gıdasını bulur. O sofra, Kur'an'a benzer; Kur'an'ın da yedi manası vardır; alelâde halk da ondan doyar, halkın bilgide, irfanda ileri gelenleri de." (III. 155) Aslında bu yaklaşım, Mevlânâ'nın, Mesnevî'yi yazarken düşündüğü temel anlayıştır. Burada çizilen genel yazı anlayışı Mesnevî'de aynen gözükür. Avama da, havasa da hitap etmesi düşünülür. Günümüze kadar yaygın bir şekilde okunuşu, kabullenilişi ve sevilmesi de bu özelliğinden kaynaklanmaktadır.

Mevlânâ, hikâye-kurmaca ilişkisini de tartışır. Hikâye ille de tümüyle çıplak gerçeklerden mi yola çıkmalı, muhayyile ve kurmaca da işin içine girmeli midir? Mesnevî'ye göre önemli olan çıplak gerçekleri anlatmak değildir. Yalan bile anlatsa önemli olan bir hakikate işaret etmesidir. Şu cümleler onun, hikâyeye, giderek sanata bakışını özetler: "Bir misal, ister doğru olsun, ister yanlış... doğrulukları aydınlatsın da." (II. 80) Çünkü misalin kendisinin gerçeğe uyup uymamasının bir anlamı yoktur. Bir hikâyeci absürd, akıl dışı şeyleri de kullanarak hakikati anlatabilir. Kelile ve Dimne'deki hayvanların konuşmasını, birbirine selam göndermesini saçma bulanları, hikâyeyi anlamamakla suçlar. Hikâyeyi yanlış yorumlamayı, bağlamından koparmayı, hikâyenin verdiği mesajı anlamamayı eleştirirken, hikâyede kullanılan sembol, metafor ve alegorileri çıplak, çiğ gerçekliğin terazisiyle tartanları eleştirir: "Kelile'deki o hikâye de yalan, saçma, düzme... Fakat o saçma hikâyenin ne demek olduğunu, o hikâyenin maksadını anlamadın ki!" (III. 228) Mevlânâ, hikâyenin yüzeyinde kalan, figürler ve oyuncaklarla uğraşan okurları eleştirirken, soyutlama, fantastik ve kurmacanın ne olduğuna ilişkin açıklayıcı bilgiler verir. Önemli olan "hikâyenin bir gerçeği anlatması değil, insanda gerçeklik duygusu uyandırması" genel anlayışını yüzyıllar öncesinden keşfetmiş olması şaşırtıcıdır.

Mevlânâ, yazma tekniğini okurla paylaşırken, nasıl seçme yaptığını, neleri yazıp neleri aktardığını, hangi yöntemle Mesnevî'yi yazdırdığını ince ince anlatır: "Onların günden güne artan nimetlerini, onların nail oldukları şeyleri anlatsam, mühim sözler geri kalır." (III. 216) Böylece yöntemini de açık etmektedir. Anlatımda önemliyi önemsizden ayırdığını, gereksiz şeyleri Mesnevî'ye koymadığını ifade eder. Mevlânâ, hikâyenin "güzelce" ve "edeplice" anlatılması gerektiğini söyler. Güzellik ve edep hikâyecinin dili, biçimi iyi kullanması anlamındadır. Aslında onun bütün bir hikâye anlayışını şu cümlelerde bulmak mümkündür: "Sana söyle derse güzelce, edeplice söyle... Fakat az söyle, sözü uzatma! Uzat diye emrederse yine emre uy, utanarak söyle! Nitekim şimdi ben de bu güzelim Mesnevî'yi yazarken öyle yapıyorum ey Hak Ziyası Hüsameddin!" (IV. 168) Güzel ve edepli anlatma yanında bir hikâyeci anlattığı şeyi kısa, öz anlatmalıdır. Uzatmamalı, her şey kararınca anlatılmalı gereksiz yere uzatılmamalıdır. "Bu hikâye pek uzundur, sen de usandın... Bari fazlasını bırakayım da hülâsasını söyleyeyim." (IV. 254) Hikâyeyi anlatırken araya girer ve kendini uyarır: "Hâsılı adam söyledi, kuş söyledi... Bahisleri uzadı gitti. Mesnevî'yi kısa ve gönlün istediği bir şekilde düz. Macerayı özlü ve kısa anlat." (VI. 44) Kısa ve öz anlatmak kutsal bir emirdir: "Bunu bırak bu söz uzundur. Kün emri, sözü uzatmayı nehyetmiştir." (VI. 57)

Mevlânâ, bir hikâyenin ne anlattığının, biraz da okura, dinleyene bağlı olduğunu belirtir. Eğer belli bir birikimi, anlayış zenginliği yoksa birine ne anlatsanız boştur. Bu yüzden sözlerin yeni ve eski olmasının bir anlamı yoktur. Bu anlamda okur/dinleyen önce içindeki bu "illeti" gidermelidir. Bu insanlar, "Kimse tarafından söylenmemiş, kimse tarafından dokunulmamış bâkir ve lâtif bir nükte" bile duysalar zevksiz ve kötü bulurlar: "Ben bunu çok duydum, dinledim, eskidi artık, ey yiğit, sen, bundan başka bir şey söyle" derler. Öyle ki yepyeni ve söylenmemiş bir nükte de duysalar, ona da doyar, ondan da nefret ederler. Çünkü içlerindeki illeti gidermemişlerdir. Ama içlerindeki illet geçtikten sonra, her eskimiş söz bile, yeni olur. O eski söz, yepyeni dallar, budaklar verir, yüzlerce meyve hevenkleri bitirir, yetiştirir.

Bu anlamda hikâye sanatı, dinleyen ve anlatıcıyla birlikte oluşur. Dinleyici, okur yazara güç verir. Bu tek taraflı bir eylem değil, iki taraflı bir süreçtir. İnsanların anlatılanları anlamamasını, hikâyeden uzak düşmelerini kendi düştükleri mağaraya bağlayan Mevlânâ, bunu veciz bir şekilde şöyle söyler: "Bazılarının da bu hikâyelerden canları sıkılır... Çünkü her kuşun kafesi, başkadır." (IV. 163) Mesnevî sözlerinin ucuzca, bedavaca anlaşılamayacağını hatırlatır. Çünkü hikmetli sözler, gizli sırlar öyle kolayca anlaşılmaz. Duyup işitene Mesnevî önce masal gibi gelir. Onlar dış yüzünü duyar; ama iç yüzünü anlamazlar. Onu sadece dinlediği bir masal olarak algılarlar. Oysa o güzel (Mesnevî), güzel yüzünü örtmüş, yüzünü o kimseden saklamıştır. Onun yüzünü açmadan güzelliğini görmek mümkün değildir. Bu sadece Mesnevî için de böyle değildir. Kur'an'ı da, Şahnâme'yi de, Kelile ve Dimne'yi de anlamazlar. Bu insanların ancak "inayet sürmesi" gözlerini aydınlatır. Böylece doğruyla mecazı ayırt edip anlayabilirler. Yoksa koku almayan birisi için mis kokusu da birdir, fışkı da.

Mesnevî, Mevlânâ'nın deyişiyle, "Vehim ve şüphe karanlıklarını aydınlatan, zan ve tereddüt hayallerini gideren bir ışığa benzer." Mevlânâ, sırrın kendisine söylettirildiğini ve bunun aşk, vecd ve şarhoşluk hâli olduğunu belirtir. Her şeyin izne bağlı olduğu, bu yüzden sırların ince ve gizli kinayelerle söylendiğini belirtir. Ancak izin gelince söylenmesi lazım geldiğinde, ince ve gizli kinayelerden daha açık, daha anlayışlı tarzda anlatılabileceğini açıklar. Mana denizine susamışlar için Mesnevî bir adadır ve buradan mana denizi seyredilir. Sanat bilgisinin hiçbir şekilde akılla ilgisinin olmadığını, bir sanat eserini ortaya çıkarırken, usta olmadıktan sonra aklımızın hiçbir işe yarayamayacağını belirtir. Hatta bir adım daha ileri giderek bütün sanatların vahiyden meydana geldiğini, sonra akıl ve onların üstüne başka şeyler katılarak sanatın oluştuğunu düşünür. Bu nedenle Mevlânâ, Mesnevî'yi yazarken, oluştururken sürekli Allah'tan yardım ister. Bütün bunları anlatmayı aklına, gönlüne Allah'ın düşürdüğünü, bu nedenle de ondan izinsiz hiçbir şey yapamayacağını belirterek, onun müdahalesi olmadan oluşan bir şiirin içi boş olacağını belirterek, her şeyin onun emriyle olacağını vurgular: "Ey doğacak çocuğun oynaması gibi bu manaları içinde oynatıp duran Tanrı, mademki bunun tamamlanmasını diliyorsun, kolaylaştır, yol göster, muvaffakiyet ver. Yahut da bu isteği, bu iştiyakı gider, bizi muaheze etme. (...) Sen olmadıkça, senin inayetin lütfetmedikçe gece gündüz nazım ve kafiyenin ne değeri olabilir, bu çeşit meydana gelen şiire kim bakar ki? Ey bilgi sahibi padişah, nazım da, cinas da, kafiye de korkudan senin emrine kuldur." (III. 120)

Mevlânâ anlatılan hikâyeler için dinleyene/okura bu "bu senin hikâyen" der. Sana söylesem canın sıkılır; ama başkasına söylesem bu kez de masal zannedersin: "Firavun'da olan yok mu? Sende de var. (...) Yazıklar olsun... Bunların hepsi de senin ahvalin. Fakat sen, onları Firavun'a isnat etmek istersin. Senin hâlinden bahsettiler mi canın sıkılır, başkasından bahsettiler mi sana masal gelir. Lâkin nefis seni ne de harap etmiş... Bu arkadaşın da seni hikâyelerle uzaklara atmakta!" (III. 78) Pek çok yerde bu gerçeği dile getirir: "Ey dostlar! Bu hikâyeyi dinleyiniz. Hakikatte bugünkü (...) hâlimizdir." (I. 3) "Haşa, bu hikâye değil, kendine gel! Bizim ve senin bugünkü hâlimizdir." (I. 233) "Fakat bu kitapta hâlini gören, bu kitapla kendini anlayan kişi de erdir! Mesnevî, Nil ırmağının suyudur... Kıptiye kan görünür; ama Musa kavmine kan değildir, sudur! (...) Bizim hâlimiz olan şu hikâyeyi burada tamamlarsan yakışır. Adam olmayanları, adam olanların hatırı için bırak; hikâyeyi bitir, hikâyeye son ver! Hikâye, üçüncü ciltte tamamlanmadıysa işte dördüncü cilt... Onu, burada düzene koy, tamamla!" (IV. 4)

Mevlânâ'nın, tasavvufi kimliği, şairliği/hikâye anlatıcılığı iç içe geçince metafizik dünyayı ve güncel algı dünyasını çok boyutlu, derinlikli ifade edebilme, birbiriyle kaynaştırma sonucunu doğurmuş, o, bir yandan şiir söylerken, bir yandan da şiirin kalıplarını, ölçülerini, kafiye ve vezin anlayışını sıkıcı bulmuş, kendinden önceki hikâye anlatıcılarının birikimlerini yeniden yorumlayıp her şeyi, her düşünceyi kabına sığmayan coşkun bir sel gibi, bazen hikâye, bazen şiir olarak söyleyip gitmiştir. Bu anlamda Mevlânâ'nın edebî bir kimlik olarak mı yoksa bir din büyüğü olarak mı algılanacağı hep tartışılmıştır. Oysa bu ayrıştırma çabalarının modern bir bakış olduğu, o dönemde bunların bir bütün olarak algılandığı unutulmamalıdır.

(Mevlâna, Mesnevî, (6 cilt), çev: Veled İzbudak, gözden geçiren: Abdülbaki Gölpınarlı, MEB Yayınları, 2. Baskı 1991.)


Yayın Tarihi : 15.12.2019

 
         
Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 577