Necip Tosun ::: DOSTOYEVSKİ BİZE NE SÖYLER? / NECİP TOSUN         
Necip Tosun
İnceleme/Eleştiri 
 
 DOSTOYEVSKİ BİZE NE SÖYLER? / NECİP TOSUN


Ölümün ucundan dönen bir hayat, prangalı ayaklar, sara krizleri, sürgünler, fırtınalı aşklar, ömür boyu süren parasızlık, çocuğu ve karısı ölmüş bir insanın ruh dünyası, inanç bunalımı, Hz. İsa aşkı, polemikçi bir gazeteci, dünya çapında bir yazar Dostoyevski'yi (1821-1881) tanımlayan kavramlar, olaylar, durumlar. Dünya romanının büyük isimlerinden birinin bu hâliyle kendi hayatı da büyük romanlar doğuracak bir zenginlik, çalkantılar ve olaylar barındırır. Dostoyevski'nin 1846 ile 1880 yılları arasından seslenen roman dünyası hâlen sevilerek okunmakta her biri roman sanatının zirveleri olarak değerini korumaktadır. Onun belki de en büyük başarısı hem seçkin okurlarca hem de sıradan okurlarca beğenilmesidir. Öyle ki Dostoyevski'nin eserleri sadece edebiyatın değil hukuk, teoloji, felsefe, psikiyatri gibi disiplinlerin de ilgi alanı olmuş, sanatı, poetikası, hayatı üzerine sayısız inceleme yapılmıştır.

Dostoyevski'nin altmış yıllık ömrünün en verimli 10 yılı sürgün ve hapislerde geçmiştir. 1849'da yirmi sekiz yaşında tutuklanmış 1859 yılında ancak özgürlüğüne kavuşabilmiştir. Bu yüzden edebiyat tarihçileri Dostoyevski'nin eserlerini "sürgünden önce" ve "sürgünden sonra" yazılanlar bölümlemesi ile incelemiştir. Özellikle sürgün sonrası yazdıkları kalıcı olmuş, başyapıtlarını sürgün sonrası yazmıştır. Ernest Hemingway bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: "Dostoyevski Sibirya'ya sürgün edilince Dostoyevski oldu. Yazarlar haksızlıkla tıpkı kılıçlar gibi dövülür."

1843'te askeri mühendislik okulunu bitiren Dostoyevski başladığı memuriyetten kısa süre sonra istifa eder. Biyografi yazarlarının bir kısmına göre yaptığı bir projede "evlerin kapılarını çizmediği" için memuriyetten kovulur. Başka kaynaklara göre de bir yıl çalıştıktan sonra memuriyetten istifa eder. Kendisi ise günlüklerinde işten ayrılma nedenini hatırlamadığını belirtir. Yirmi üç yaşında ilk eseri İnsancıklar'ı yazar ve büyük üne kavuşur. Döneminde Rusya'nın yeni Gogol'u olarak selamlanır. Daha kitabı çıkmadan, Almanak'taki yayınından sonra meşhur olur. Ardından sürgünlüğe kadar Öteki/İkiz, Bay Proharçin, Ev Sahibesi, Yufka Yürek, Beyaz Geceler, Netoçka Nezvanova kitapları gelir. Ne var ki dönemin büyük eleştirmenleri bu eserleri fazla romantik bulup beğenmezler. Çünkü eleştirmenler ondan toplum meselelerini, sosyal meseleleri anlatan gerçekçi hikâyeler beklemektedir.

Dostoyevski 1849'da ihtilalci gruplarla işbirliği yaptığı gerekçesiyle tutuklanır ölüm cezasına çarptırılır. Tam kurşuna dizilme anında affedildiği yüzüne okunur ve dört yıl küreğe, altı yıl da er rütbesiyle seferi orduda hizmete mahkûm edilir. Dört yıllık kürek mahkûmiyeti onun en ağır hayat tecrübesi olur. Sadece "yazma, okuma hakkından" mahrum değildir, "yalnız kalma" gibi bir haktan da mahrum yaşar. Yaşadıklarını bir mektubunda şöyle anlatır: "Dünyada bir şeye sahip olma isteğim yok. Bütün ihtiyacım sadece kitaplar, yazma imkânı ve günde birkaç saat yalnız kalabilmek. Beni en fazla rahatsız eden de bu sonuncusu. Hemen hemen beş yıldır ya devamlı gözetleme altında kaldım, ya da bir sürü insanla beraber. Bir saat bile yalnız kalamadım kendi kendimle. Tabii bir ihtiyaçtır yalnız olmak bir insan için. Tıpkı yemek ve içmek gibi. Böylesine yoğun bir ortak yaşamda kişi tüm yüreği ile insanlığın düşmanı olabilir. Devamlı olarak başkaları ile birlikte yaşamanın insan üzerindeki etkisi zehir ve boyunduruğa vurulmaya benziyor. Dört yıldan beridir çekiyorum bu dayanılmaz ölüm işkencesini." Babasının sadistçe köylüler tarafından öldürülmesiyle başladığı söylenen sara nöbetleri bu mahkûmlukta iyice artar. 1854'te kürek mahkûmluğu biter ve er hizmetine başlar. Orada tanıştığı savcı Vrangel ile dostluk geliştirerek okumaya başlar. 1859'da özgürlüğüne kavuşur.

Dostoyevski'nin yaşadığı dönemde Rusya'da iki ana ideoloji çatışma hâlindedir. Bir kısım aydına göre Rusya tıpkı Batılı ülkelerdeki gibi bir rejimi tanımalı ve Batı tecrübesini aynen takip etmelidir. Diğer görüş olan Slavcılara göre ise Rusya daha çok kendi millî anlayışlarına, kurumlarına, geleneklerine sadık kalınarak oluşacak bir devlet anlayışını uygulamalıdır. Aydınlar, sanatçılar, düşünürler bu iki düşünce etrafında yer alırlar. Dostoyevski ise Batıcılara şiddetle karşı çıkmış onlarla kalem savaşları yapmıştır. 1878'de Moskova Öğrenci Topluluğu'na yazdığı mektupta Batıcılara karşı çıkarken öncelikle halka inanmak ve onu hor görmemeyi öğrenmek gerektiğini belirtir. Mektupta ısrarla vurguladığı ise insanın Tanrı'ya inanması gerektiği olur. Dostoyevski her zaman halkla aydınlar arasında kurulacak köprünün din olduğunu savunur, Tanrı inancının toplumun ve bireyin ayakta kalması için gerekli, zorunlu olduğunu düşünür. Bu yüzden dine karşı olan aydınların aynı zamanda halka ve Rusya'ya karşı olduklarını temellendirir. Dostoyevski ömrünün sonlarında Rusya'daki bu farklı iki anlayışı uzlaştıracak formüllerle meşgul olur. Puşkin'in ölümü üzerine yaptığı konuşma bu zemin üzerine oturur. Bu konuşma âdeta vasiyet konuşması gibidir. Dostoyevski her şeyin bir ahlak meselesi olduğunun ayrımına varmıştır. Bu anlamda tüm eserlerini bu ahlak, merhamet, adalet anlayışına yaslar: "Bir milletin ahlak ve din ülküsü güçsüz düştüğü anda insanlar pusulayı şaşırır."

Dostoyevski'nin gazetecilik yanı ise son derece tutarsız, bağnaz görüşler sergilediği bir alandır. Buralarda tam bir Slav milliyetçisi ve Ortodoks dininin gönüllü savaşçısıdır. Zaten büyük edebiyatçıların kimilerinde iş gündelik siyasete gelince tam bir akıl tutulması yaşadıklarını görürüz. Dostoyevski bunların tipik örneklerinden biridir. Özellikle İstanbul'un Türklerin elinden alınıp bir Slav Birliği kurulması görüşü akıl dışıdır. "İstanbul er ya da geç bizim olacaktır" diyen Dostoyevski Bir Yazarın Günlüğü'nde sayfalarca bunun gerekçelerini tartışır: "İstanbul bizim olmalıdır, evet, İstanbul Ruslar tarafından fethedilecektir, Türklerden bize sonsuza dek geçecektir. Kısacası, sadece bize ait olmalıdır, sahip olduktan sonra biz bu kente Slavları ve sonra kimi istiyorsak onları sokacağız..." Metinlerinde Türkleri zalim, işkenceci göstermesi, Türklere, Müslümanlara duyduğu sevgisizlik, öfke, giderek iftiralar akıl alır gibi değildir. Avrupa'yı Türklere yumuşak davranmakla suçlar. Bir Yazarın Günlüğü'nü hiçbir Türk serinkanlılıkla okuyamaz. Bağnaz, ırkçı, faşist bir Rus görünümündedir. Ama romanlarına geldiğinde insanın doğasına ilişkin pek çok gizi ortaya çıkarır, insanlık için ufuk açıcı görüşlerde bulunur.

Dostoyevski neyi anlatır?

Dostoyevski eserlerinde ağırlıklı olarak suç, aşk, günah, başkaldırı, Tanrı-Tanrısızlık, ahlak, merhamet, ezenler-ezilenler temalarını işler. Dostoyevski'nin kahramanları içten içe yanan, kabaran, ikilik taşıyan, yaralı, çelişkili insanlardır. İnanç ve inkâr, günah ve sevap, kusur ve erdem arasında gidip gelirler. Onun kahramanları bu ikilik içinde yanıp tutuşurlar. Karakterlerin meseleleri kendileriyledir. Suç, günah kavramları etrafında dönen kahramanlar bir yandan da arzu ve isteklerinin önüne geçemezler. Dostoyevski'nin kahramanlarının hep bir Tanrı meselesi vardır ve inanıp inanmamak arasında kalışın çatışmasını yaşarlar. Dostoyevski modernizmin kapısındaki yeni şehirlileri, en alttakileri anlatır. Yoksul, çaresiz, tavan arasında yaşayan öğrencileri, kıstırılmış memurları ve çıkış yolu bulamayan genç kadınları, suçluları, canileri eserlerinde işler. Felsefi ve insani sorunları metinlerinin merkezine oturturken, insan mutluluğunun önündeki engelleri eserlerine taşıyarak, insan düşüncesindeki kaosu, anarşiyi belgeler. Onun eserlerinde doğa, toplumsal olaylar hep kişinin iç dünyasını açık etmek için kullanılır. Dönemindeki Rus yazarlarında sıklıkla görülen doğa tasvirleri neredeyse onda hiç yoktur. Sadece belli amaçları gerçekleştirmek için kullanılır. O, insanın düşüncesinin tasvirlerini yapar. Etrafta olup biten her şey, tüm insani ilişkiler, bürokrasi, toplumsal olaylar kişinin içinde olup biter.

Dostoyevski'nin metinlerinin özellikle psikiyatrinin, hukukçuların, felsefecilerin ilgi alanında olmasına şaşırmamalı. Çünkü o bir anlamda bu disiplinleri edebiyata taşımıştır diyebiliriz. Metinlerinde, toplum, düzen kurbanlarına, mağdurlarına ses verir, hastalıklı insanların ruh dünyasına eğilir ve toplum dışıların zihinsel gelgitlerini, karanlık ruhlarını ifşa eder, bürokrasiyi, hukuk düzenini tartışır. Dostoyevski, ezilenlerin, mazlumların, kıyıya vurmuş "insancıkların" ruh dünyasına eğilir, derinlikli gözlemlerle kuşatıcı insanlık portreleri ortaya koyar. Nietzsche'nin şu sözü ünlüdür: "Ruhbilim konusunda bana bir şeyler öğreten tek kişi, Dostoyevski'dir."

Dostoyevski eserlerinde sıradan insanlarla, mutlu ve huzuru yerinde insanlarla, sıradan ilişkiler ve aşklarla ilgilenmez. Sarsıcı aşklarla, ölümle yaşam arasında, inanç ile inkâr arasında gidip gelen insanlarla ilgilenir. Kıyıdakiler, uçurumun kenarındakiler ilgisini çeker, sadece onları anlatılmaya değer bulur. Dostoyevski metinlerinde, iyiliğin ve kötülüğün doğası nedir, bunlar insan zihninde nasıl yer alıyor, insanın zihni işleyişi nasıldır sorularının peşine düşer. Dolayısıyla onun metinlerinin çıkış noktası çoğunlukla psikolojidir. Dostoyevski aşırı uçtaki insanları anlatır. Bunun nedenini ise uçtaki insanların sıradan insanlardan daha çok zengin insanlık hâlini temsil etmeleri olarak açıklar. Bu yüzden kahramanlarının çoğu bir fikrin temsilcisidir. Fikirler şahıslaşmışlardır.

Dostoyevski inanç sorununu romanlarında enine boyuna tartışır. İnançlı ya da inançsız bir insanı dünyada ne beklediğini, ruh durumunu, muhtemel yönelimlerini analiz eder. Karamazov Kardeşler'de, Ecinniler'de, Budala'da bu daha da belirginleşir. Tüm kahramanlar Tanrı tartışması yapar: "Daha o zamanlardan uykuyu durağı yitirmiştim Tanrı var mı yok mu diye!" İnanç meselesi bazen bireysel bir durumdan çok toplumsal bir mesele olarak da ortaya konur ve var olan sömürünün arkasında kiliseler ve Tanrı olduğu tartışmaları yapılır. Özellikle nihilistler ve sosyalistler böyle düşünür. Karamazov Kardeşler'deki yargı can alıcıdır: Tanrı yoksa her şey mubahtır: "Ruh ölmezliği olmayınca erdem ortadan kalkar, o zaman her şey mubah" sayılır mı? Ama Tanrı-tanımazlık ülkeyi bir uçuruma sürükleyebilir: "Tanrı'ya inanmayan, kullarına da inanmaz. Kullarına inanan, o zamana kadar hiç inanmamış bile olsa kutsal ışığa erecektir. Ancak halk ve onun manevi gücü, kütlemizden kopmuş inkârcıları doğru yola getirebilir. Örnekler olmasa İsa'nın sözü etkili olabilir miydi? Tanrı sözlerini bilmeyen bir ulus yok olmaya mahkûmdur, çünkü ruhu büyük sözünün, her türlü güzelliğin ve yüksek duygunun özlemi içindedir." Bütün yazarların mutlak güzelliği aradıklarını söyleyen Dostoyevski, dünya üzerinde gerçek ve mutlak güzelliği temsil eden tek kişinin Hz. İsa olduğunu belirtir.



İdeoloji

Onun eserlerinin büyük çoğunluğu fikirler, ideolojiler üzerine bina edilir. Ne var ki bir fikrin sanatsal temsilinde aslolan didaktikliğe düşmemektir. Bir fikri desteklemek için, propaganda için diğer tüm fikirleri eleştirmek, birini yüceltmek ve birini yermek bir eserde fikrin sanatsal temsilini zedeler. Elbette diğer fikirlerle yeni fikir çatışır ama bu takdim monolojik değil diyolojik olur. Onun yaptığı hayatın içinden fikirleri farklı anlayışlarla test ettirmek, karşı karşıya getirmektir. Fikirler romana girdiğinde tartışılmaz gerçekler olarak değil, sanatsal bir nesne olmak için çırpınan değerler olarak var olurlar. Kahramanların ileri sürdüğü aforizmalar, uzun manifestolar karşıt düşüncelerle kırılıp, dökülüp sanatsal manzarayı tamamlarlar. Onun tercih ettiği İsa'ya bağlılık, Hristiyan düşüncesine sadakat fikri en çok eleştirilen düşünceler olur. Fikrin sanatsal manzarası her şeyden önemlidir. Bütün bunları ise diyalog aracılığıyla yapar. Onda diyalog edebî metnin temel işlevlerinden biridir: "Dostoyevski'nin romanlarında her şey diyaloğa yönelir; adeta merkezine yöneliyormuşçasına diyalojik bir karşıtlığa yönelir. Diğer her şey birer araçtır; diyalog ise amaçtır. Tek bir ses hiçbir şeyi sona erdirmez, hiçbir şeyi çözmez. Hayatın, varoluşun asgari ölçütü iki sestir."

André Gide bu ele avuca gelmez, bir kalıba sokulmaz yazarı şöyle tarif etmiştir: "Gelenekçi olmaksızın tutucu; Çar'cı, ama demokrat; Roma Katoliği olmaksızın Hıristiyan, 'ilerici' olmaksızın özgürlükçü olan Dostoyevski, kendisinden nasıl yararlanılacağı bilinmeyen bir insan olarak kalmaktadır." Dostoyevski ülkesinde de aynı kaderi yaşar. Onun amacı ülkesini bir görüş etrafında birleştirmekti. Ölümüne yakın bunu gerçekleştirebildi. Ama kitapları benzer serüvenini sürdürdü. Dostoyevski Ecinniler'de ilginç bir sezgiyle Rusya'nın geleceğinde bir Marksist devrim olabileceğini ama yapısı gereği kaosa neden olacağı için de sonunda başarısız olacağını öngörmüştü. Devrim oldu ve onun eserlerine hiç iyi gözle bakılmadı. Eserleri yasaklandı. Bu onun için yeni bir sürgündü. Bu kez eserleri sürgün edilmişti. Ama zaman geçti ve bir şekilde Dostoyevski haklı çıktı yeniden ülkesinde serbest hâle geldi.

Dostoyevski'nin eserleri için, marazi hâlleri anlattığı, iyi kurgulama yapılmadığı, kurmacanın kaotik bir ortamda sürdüğü, aceleyle yazıldığı ve tekrar dönüp bakılmadığı gerekçeleriyle eksik, kusurlu olduğu eleştirileri yapılmıştır. Dostoyevski iyi bir eserin sırrını bir mektubunda şöyle açıklar: üzerinde uzun uzun çalışılıp düzeltilerek bir kerede yazılmış gibi durması sağlanmalıdır. Kolayca yazılmış hiçbir şey olgun değildir. Kendi eserleri için de keşke üzerinde yeniden çalışabilecek vaktim olsaydı demiştir. Çünkü o telaşla, yazmış, yazmıştır. Marazi hâlleri anlatması ise ruhunun bir yansımasıdır. Tüm eserleri karakterinin bir yansımasıdır: "Ben yalnızım ve bir çakıl taşı gibi bir köşeye fırlatılmışım, kişiliğim hep karamsar, hastalıklı, alıngan olagelmiştir."

Dostoyevski tüm eserlerinde insanın bilinmezliklerinde, ruhun karanlıklarında, labirentlerinde dolaştı. Modern, şehirli insanı bekleyen yalnızlığı ve yeraltını, bataklıkları ifşa etti. Yoksul insanların sesi oldu, mikrofonu dışarı verdi. Yoksulluğun ve sefaletin en dramatik yönüne kadar ortaya koydu. Acının insan gelişimindeki önemini anlattı. Tanrı'sız bir dünyanın, Tanrı'sız insanın açmazlarını işaret etti. İnsanı ölüm olgusuyla yüzleştirdi. Hastalıklar, cinler, kötü ruhlarla yönetilen insanların üzerinden merhamet duygusunu işledi. İnsan-Tanrı ilişkileri, ahlak, merhamet, iyilik, suç ve ceza, ezenler ve ezilenler, ruhsal bunalımlar, dostluk-düşmanlık temalarını derinlikle ortaya koydu. Dostoyevski bu yaklaşımıyla sadece kendi yüzyılını değil yaklaşmakta olan 21. yüzyılın da alacağı şeklin ipuçlarını da verdi, kendinden sonra gelen pek çok yazarın yolunu açtı, etkiledi.

Ernest Hemingway, Yazmak Üzerine, Altıkırkbeş Yayınları, 1. Baskı 2015, s. 179.

Dostoyevski, Mektuplar, Ararat Yayınları, 1. Baskı 1967, s. 67.

Mihail M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, Metis Yayınları, 1. Baskı 2004, s. 337.

André Gide, Dostoyevski, Payel Yayınları, 2. Basım 1998, s. 34.



Yayın Tarihi : 29.3.2020

 
         
Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 424