Necip Tosun ::: EDEBİYATTA DİSTOPYANIN BİÇİMLENİŞİ / NECİP TOSUN         
Necip Tosun
İnceleme/Eleştiri 
 
  EDEBİYATTA DİSTOPYANIN BİÇİMLENİŞİ / NECİP TOSUN


Ütopya metinleri, mutlu, huzurlu, düzen ve uyum içinde yaşanan ülke tasavvurlarını yansıtır. Kolaylaştırılmış yaşam, bolluk ve eşitlik temel vurgulardır. Bu metinler yaşanan olumsuzluklara çözümler getirirken, deneysel toplum modelleri geliştirip, her durumda iyi bir yaşam arzusunu kurgular. İdeal toplum başat anlayıştır. Ütopya; siyasi, sosyal, ekonomik bir "altın çağ" teklifidir. Distopya ise insanlığı bekleyen karanlık, olumsuz geleceği gündeme getirir ve ileride olacaklara ilişkin insanlığı irkiltmeyi, uyarmayı hedefler. Bu anlamda bu günden geleceğe ilişkin öngörüleri, gelecek tasarımlarını yansıtır. İnsanlığın varlığını tehdit eden, onun yaşama şansını ortadan kaldıran muhtemel oluşumları gün yüzüne çıkarmaya çalışır. İnsanın başladığı yere döneceği, bütün birikimlerini kaybedeceği karanlık geleceği kurgular. Bunun nedenleri ise çeşitli durumlara, oluşumlara (terör, doğal afetler, totaliter rejimler, teknolojik ilerlemeler vbg.) bağlanır.

Distopyanın kaynağı korku ve endişedir. Bu kurgularda dünya topyekûn tehdit altındadır, insanlık çaresizdir. Tümüyle dünyanın sonu ve dolayısıyla insanlığın sonuna dikkat çekilir. Canlıların neslinin tükenmesi, her şeyin yerle bir olması söz konusudur ve burada kişinin değil insanlığın mahşeri yaşanmaktadır. Bu kurgularda özellikle insanı yok sayan, ölçüsüz, hesapsız teknolojik gelişmeler mahkûm edilir. Distopyalarda ağırlıklı olarak otoriter ülkelerde yaşanan insanlık dramları çizilir. Bütün bu nedenlerle ütopya eğer bir "güzel ülke", "düş ülke" ise, distopya bir "felaket ülke", "kâbus ülke"dir.

Ütopya bir özlemdir, distopya bir uyarı, bir sarsmadır. Ütopya bir gelecek umudu, distopya bir gelecek korkusudur. Ütopya bütün kötülüklerden, yanlışlardan arındırılmış bir tasarımdır, distopya ise adım adım felakete doğru yol alıştır. Ütopya yitik cennettir, distopya ise beklenen bir cehennem. Ütopya bir ideal, distopya ise bir çöküştür. Ütopya metinlerinde uyum, düzen, güzellik; distopyada ise karmaşa, kaos ve dehşet vardır.

Ütopyanın başarısızlığı, distopyanın fırsatı olmuştur diyen Krishan Kumar'a göre ütopya ve distopya birbirlerinin vazgeçilmezidir: "Karşıütopya ütopyanın yazgısını paylaşır. Ütopya canlılığını yitirdikçe, karşıütopya da yitirir. Ütopyanın gücü ve imgelemi daima karşıütopyanın itici gücü ve vazgeçilmez materyali olmuştur. Ütopyanın dünyada bir cennet vizyonu ile esin verme gücünü çıkarın, karşıütopya da bu umutların alaycısı ve bu vizyonun dünyevi bir cehennemden söz eden düşmanı olarak buna paralel işlevini yitirir." Ne var ki Krishan Kumar, karşı-ütopyanın insanlığı uyarma, irkiltme işlevine inanmaz, onu olumsuz bir bakış olarak niteler: "Ütopya orijinal, karşıütopya kopyadır; yalnızca sanki daima siyah renktedir. Karşıütopyanın olumsuz yanıtı verdiği olumlu içeriği sağlayan ütopyadır. Karşıütopya malzemesini ütopyadan alır ve onu ütopyanın olumlanmasını reddeden bir tavırla yeniden kurar. Ütopyanın aynadaki görüntüsüdür ama çatlamış bir aynada görülen tahrif edilmiş bir görüntüdür bu." (A.g.y., s. 172)

Oysa distopyayı bir çöküş, umutsuzluk söyleminden çok, geleceğe ilişkin bugünden bir uyarı olarak algılamak daha doğru. Gelecek öngörüsü, kuşkusu niye bütün dayanağını olumlu düşüncelerden alsın ki? Distopya insanlığa geleceğe ilişkin bir perspektif kazandırır ve şimdiden önlemler alınmasını teklif eder. Bu anlamda olumlu bir işlevi vardır. Ama bunu yaparken sarsar ve irkiltir. Bir anlamda distopya kötüye doğru gidişi durdurma projesidir. Değilse distopyacıların çizdiği dünya, özledikleri, önerdikleri bir dünya modeli değil, önlem alınmazsa varılmasından korktukları en kötü yerdir. Çünkü distopya karanlık geleceği özlemek değil, yaşanacak karanlığa ilişkin bir uyarı, yaklaşmakta olanın habercisidir. Cehennemi talep etmek değil, haber vermektir. Bu nedenlerle distopya tersinden ütopyaya göre daha işlevsel ve kullanışlıdır.

Karşı-ütopya, ters ütopya, distopya, eleştirel ütopya, ütopyacı hiciv kavramları Türkçemizde yaygınlık kazanmış ortak bir kavrama ulaşmış değil. Bütün bu kavramlar hem aynı anlamda hem de farklı anlamda kullanılmaktadır. Dystopia, anti-ütopya, eleştirel ütopya ayrımına giden Leymann Tower Sargent, distopya ya da olumsuz ütopyayı şöyle tanımlar: "Yazarın çağcıl okurun içinde yaşadığı toplumdan çok daha kötü görebilmesi amacıyla, oldukça ayrıntılı olarak, normalde zaman ve uzam içine yerleştirilmiş olarak betimlediği, gerçekte var olamayan bir toplum." Sargent distopyayı belli bir eutopia'nın eleştirisi, eleştirel ütopyayı ise ütopya türünün eleştirel bir görüşü olarak tanımlar. Literatüre bakıldığında distopya sözcüğü kabul görmüşe benziyor.

Son yüzyıl özellikle distopyanın yaygınlaştığı bir zaman dilimi oldu. Birinci Dünya Savaşı, 1929 ekonomik buhranı, İkinci Dünya Savaşı, totaliter rejimler, nükleer çılgınlık, kaotik ortam, medernleşmenin yıkımları, doğanın kirletilmesi insanlığın geleceğe ilişkin korkularını derinleştirdi. 20. yüzyıl öncesi gelişen umutlardan beslenen ütopya, günümüzde yaşanan kaotik ortam, gelecek kuşkusu ile birlikte distopyaya dönüştü. Günümüzde distopyanın yaygınlık kazanmasının arkasında kuşkusuz yaşadığımız kaotik ortam ve geleceğe duyulan belirsizlik ve kuşku yatmaktadır. Bu anlamda distopyanın yaygınlaşması çağdaş insanın parçalanmışlığının, umutsuzluğunun ve kaçınılmaz yalnızlığının bir yansımasıdır. Bu anlamda Kafka'nın çizdiği kaotik ortam distopyanın çıkış noktasıdır. Öte yandan teknolojik gelişmelerin baş döndürücü bir hızla ilerlemesi, insanın toplumsal yaşamını kökten değiştirmesi insanın "geleceğe" ilişkin bakışını değiştirmiştir. Öyle ki toplumun teknolojiyle her şeyin yapılabileceğine, bunun da kötüye kullanıldığında bir mahşeri yaşayacağına inancı artmıştır. Bu dönemde, totaliter düzen, nükleer çılgınlık distopyanın temel vurguları olur. Distopyanın özellikle siyasi ve toplumsal olana odaklaşması düzen arayışındaki insanlığın korkularının bir yansımasıdır.

Distopyanın yaygınlaşmasında yaşanan postmodern durumun da etkisi olduğu açıktır. Postmodern yorumculara göre, sanayi toplumu bitmiş yeni bir iletişim toplumu gerçekleşmiştir. Modernitenin ülküleri, ideolojileri iflas etmiştir. İşte postmodernizm bu yeni durumun, toplumsal, kültürel yapının bir yansımasıdır. Modernizmin getirdiklerini sorgulayan ve epistemolojik ilkeleri sorunlaştıran postmodern düşüncenin temel dayanağı "son"lardır. Her şeyin yeniden başladığını düşünen postmodernler her türlü "son"a ilgi duyarlar; tarihin sonuna, insanlığın sonuna, bilimin sonuna. Bu nedenle postmodern tutum bazen kışkırtıcı bir entelektüel çabaya dönüşür. Postmodernist meydan okumanın arkasında modernizme duyulan kuşku yatmaktadır. Akıl, bilim ve ideolojilere kuşku duymak postmodernizmin temelidir. Postmodern yorumcular modernizmin tüm getirdiklerine derin bir şüphe içindedir. Bu bağlamda geleceğe ilişkin karamsar tahminler yürüten distopya, karanlık, ürkütücü bir fütürizmle 'totaliter' dünya öngörülerini yansıtır.

Son yüzyıldaki distopya metinleri, bireysel özgürlükleri yok sayarak totaliter rejime dönüşen toplumsal yapılar ve denetimsiz bilimsel ilerlemeler endişeleri üzerine bina edildi. Bu gelecek endişesi eleştirel, olumsuz fotoğraflarla resmedildi. Her bilimsel ilerleme beraberinde fotoğrafın olumsuzunu da insanlığa düşündürdü. Rüya ülkelerin/toplumsal yapıların tiranlığa dönüşen kötü örnekleri sergilendi. Ancak bunlar bilim ve teknolojik ilerlemenin reddinden çok dikkatsiz, özensiz kullanımını hicvediyorlardı. Öyle ki bu ilerlemelere karşın, insanlık ilkel çağların karanlığına yeniden dönüyordu. Ütopyacı düşüncenin yaşananlarla birlikte önemli ölçüde yara aldığı, buna karşı distopya ürünlerinin arttığı bir gerçek. İnsanın ilerlemeci fikri, iyi gelecek umudu bitmemekle birlikte, gelecek kaygısının da öne çıktığını görürüz. Bu anlamda distopya yaşananlara yönelik bir eleştiriyi de içinde barındırır. Nazizm örneği, Hiroşima ve Nagazaki'de sergilenen nükleer katliam, küresel ısınma, işsizlik, açlık insanlığın geleceğe ilişkin umutlarını köreltmiştir. Distopya metinlerinde, Amerika nükleer felaketlerin, Sovyetler ise Stalinizmle özdeşleşen totaliter rejimlerin örneği olarak mahkûm edildiler. Bu kötümser inanç öncelikle edebî metinlerde yer buldu. Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sı (1932) ile George Orwell'in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1949) distopyaların temel kitapları olarak kabul edildi. Yevgeny Zamyatin'in 1920'de yazdığı ve devletin otoriter, teknokratik ve bürokratik yapısını eleştirdiği Biz isimli romanı ve H.G. Wells'in Dr. Moreau'nun Adası (1896) kontrolden çıkmış bilimin felaketlerine bir göndermeydi. Kurt Vonnegut'un Piyano Çalar (1952), William Golding'in Sineklerin Tanrısı (1954) benzer bir iz üzerinde yürüdü. Daha sonra J. G. Balard'ın romanları insanlığı bekleyen felaketleri belgeliyordu. J. G. Balard bir radyo söyleşisinde şöyle diyordu: "Çoğumuz için gelecek bir ölçüde şimdiden ihtiva olunmuştur, o tarafa doğru ilerlemekte olduğumuz alternatif bir dünya olarak gelecek nosyonu artık mevcut değildir. Sanırım muazzam bir eğlence pasajı gibi... geçmişi, şimdisi ya da geleceği olmayan bir değişmez zamanda var oluyoruz." (Krishan Kumar, A.g.y., s. 628)

Feride Çiçekoğlu, ütopyayı deniz metoforuyla izah ederken, distopyayı ise denizin unutuluşu olarak sembolikleştirir: "Ütopya, denizin ötesinde tahayyül edilebilir, fethedilmemiş mekânın keşfiyle ortaya çıkmış ve denizin, doğanın temel unsuru olarak ortadan kayboluşunun ardından dysopia'ya dönüşmüştür. (...) Zamanın akışının tersi bir sırayla söylersek, içinde yaşadığımız dönemin karakteristik özelliği dystopia ve onaltıncı yüzyılın şafağının karakteristik özelliği ütopyadır." Çiçekoğlu'na göre distopyanın yükseliş tarihi de dikkat çekicidir: "Dystopia klasiklerinin 1920'lerin sonunda ve 1930'ların başında, insan deneyimi tarihinin muhtemelen en dramatik dönemi olan gelecek onyılın beklentisi içinde dramatik bir biçimde ortaya çıkması da tesadüf değildir. Fritz Lang'ın Metropolis'i 1926, Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sı 1932 yılında ortaya çıkmıştır. Walter Benjamin eşi benzeri olmayan bir dramatik karakterdir; ütopyadan dystopia'ya bu dramatik dönüşüme tanıklık etmekle kalmamış, aynı zamanda hayatını, onyılın sonunda 26 Eylül 1940 tarihinde sahneyi bırakan modern bir Dedipus olarak yaşamıştır."

Fredric Jameson ise distopyaların daha çok soğuk savaş dönemindeki antikominist söylemin bir parçası olduğunu düşünür ve George Orwell'ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve Yevgeny Zamyatin'in Biz romanıyla ilgilenir. Bunların merkezinde ise bürokratik, otoriter baskıcı rejim korkusu yatmaktadır. Ona göre; "Ters-ütopyaların en derinlerine kök salan ve en sahici, en özgün ifadesi Orwell'da bulduğu anlaşılan" korkudur: "Orwell'ın gizemi aslında eserinin üç seviyesi arasında ayrım yapmamızı gerektiriyor: birincisi, amprik olarak gözleyip deneyimlediği Stalinizmin, tarihinin olumsal olaylar düzleminde dile getirilişi; ikincisi, insan doğasını doymak bilmez ve açık bir güç ve güç kullanımından malul gören meşum bir insan doğası görüşünün tarihdışı şekilde evrenselleştirilmesi; son olarak da kendi varoluşunun, bu varoluşun bir yaşam tutkusuna dönüşmesinin çözümü olarak bu konjonktüre gerçek anlamda patolojik ve saplantılı bağlılık. Bu tutkunun insanı canından bezdirecek kadar amansızca geliştirilmesi kuşkusuz günümüzde anti-ütopyacılığın çehresini oluşturur." Kuşkusuz tüm seküler yanlarına rağmen bu kavramların arkasında "cennet" ve "cehennem" metaforları yatar ve oradan beslenirler. Yazarlar, metinlerini insanların zihnindeki bu kavramlar üzerine inşa ederler: "Zamyatin'in Biz'i, Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sı, ya da Orwell'ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü gibi klasik distopya romanlarını üstünkörü okuduğunuzda bile, bu seküler türün altında, cennet ve cehennem kavramlarının hâlâ açık bir şekilde fark edilir olduğunu görürsünüz. (...) Zamyatin, Huxley ve Orwell'ın stratejileri de önemli ölçüde uyarı stratejileridir. Okur olarak, yaşayanların bir daha asla geri dönemediği birer cehennem tasviri olan Zamyatin'in Tek Devlet'i, Huxley'nin Dünya Devleti ve Orwell'in Okyanusya'sı üstüne düşünmemiz istenir."

George Orwell'ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü distopya romanlarının en başarılılarından biridir. Orwell ütopya ve distopya eserlerini karşılaştırırken, genel anlamda ütopyaların başarısızlığa mahkûm olduğunu düşünür ve tüm ütopya metinlerinin cennet tasvirinden öteye gidemediğini belirtir. Ona göre bu steril hâlleriyle de yaşanması imkânsız yerlerdir. Bunların en başarılılarından biri olarak gördüğü H.G. Wells'in kurduğu acıların ve kötülüklerin yok olduğu ütopyalarda bile yaşamak zordur. Aslında tüm ütopyaların başarısızlığı bir mutluluk önerememelerinde yatar. Mutluluğu tarif etme çabaları başarısızlıkla sonuçlanmıştır: "Daima mutluluğu tarif etmeye dönük çabalar ezelden beri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ütopyalar (ki yeri gelmişken, türetilmiş bu ütopya kelimesinin anlamının 'iyi yer' değil, 'var olmayan yer' olduğunu belirtelim) son üç dört yüzyıldır edebiyata konu olmuştur, ama 'olumlu' ütopya örnekleri her zaman nahoş olduğu gibi genel olarak soğuk ve cansızdır." Bu ütopyalarda hep bir kasvet ve neşesizlik görünmektedir. Oysa George Orwell'a göre, Cesur Yeni Dünya gibi bir kitap, yaratmaya muktedir olduğu rasyonalize edilmiş hedonistik toplum karşısında modern insanın duyduğu gerçek korkunun ifadesidir.

Aslında bu yaklaşımlarıyla Orwell bir anlatım imkânı olarak niçin ütopyayı değil de distopyayı seçtiğini de izah etmiş olur. Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'te kahramanı O'Brien üzerinden romanın özelliğini de ortaya koyar: "Nasıl bir dünya yaratmakta olduğumuzu anlamaya başladın mı şimdi? Eski reformcuların hayalini kurduğu o enayi, zevk düşkünü ütopyaların tam tersi bir dünya. Korku, ihanet ve azap dolu bir dünya, ezmenin ve ezilmenin dünyası, kendini yetkinleştirdikçe daha az acımasız olacak yerde daha da acımasız olan bir dünya." Bir başka deyişle ütopya değil distopya.

George Orwell bütün bu düşüncelerini Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı romanında uygulamıştır. Neredeyse popüler hâle gelen romanın bu kadar yoğun bir şekilde gündeme gelmesinin arkasında hiç kuşkusuz romanın öngörüleriyle insanlardaki gelecek korkusunun örtüşmesi yatar. George Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'te, bireyin yok sayılarak, duygusuz ve robot hâline getirilmesiyle yaşadığı drama dikkat çeker. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört bu hâliyle ütopya değil bir distopya romandır. Çünkü insanlığın yaşayacağı düş ülkesini, cennet ülkeyi değil kâbus ülkesini, cehennem ülkesini anlatmaktadır. Gelecekte yaşanacak tehlikelere karşı bir uyarı, totaliter rejimlere bir saldırıdır. İnsanın düşüncelerine bile hükmeden bu totaliter yapı, tüm toplumsal yaşamı, algıyı, tarihi, dili baştan sona yeniden kurgulamak, değiştirmek, yok etmek ve yeni bir dil, yeni bir tarih, yeni bir hafıza yaratmak istemektedir. Roman sadece bir felaket habercisi değil tam tersine geleceğe ilişkin ciddi bir uyarı, sarsıcı bir gelecek öngörüsüdür. Totaliter devletçiliğin yükselişi ile bireysel duyguların, aşkın, eleştirel düşüncenin, sorgulamanın nasıl biteceği ve insanlığın bunca ilerlemeden sonra kendi yarattığı düzene teslim olacağını hatırlatır. Bunun yollarını da bir bir gösterir.

Romanda sadece totaliter rejimlerin değil, insanların bireysel özgürlüklerine kasteden her türlü yapıların da ağır bir eleştirisi vardır. Sürüleştirmenin, düşünceyi yönlendirmenin pek çok araçlarla yapılabileceği düşünülürse bunun sadece faşizm, komünizm gibi rejimlerde değil modernizm, küreselleşme gibi farklı durumlarla da gerçekleşebileceği söylenebilir. Roman boyunca bir algı yönetimi ile gerçekliğin nasıl yeniden yaratılabileceği örneklenir. Suç ve ceza, kötülük ve iyilik kavramlarının farklı tanımlanışı ile her şeyin nasıl değişeceği gündeme getirilir. Kişinin bireysel seçimleri dışında, bir amaç uğruna nasıl insanlıktan çıkarılabileceği vurgulanır. Bu özellikleriyle Bin Dokuz Yüz Seksen Dört bir kehanet kitabı değil, olsa olsa her dönemde benzerleri yaşanabilecek olan kâbus için bir sezgi, bir öngörü kitabıdır.

Ülke hep bir savaş atmosferinde yaşatılmakta, nefret yaygınlaştırılarak, insanların bireysellikleri unutturulmaktadır. İnsanlarda ancak büyük biraderin gölgesi altında varlıklarını koruyabilecekleri algısı derinleştirilir. Bir cinnet halindeki toplum tapınma ritüelleriyle büyük biradere bağlılıklarını bildirmektedir. İnsanların her anları kontrol altındadır. Herkes tam bir robot olarak yetiştirilmektedir. Toplum yalanlarla, manipülasyonlarla yönetilmekte, düşünmelerine bile izin verilmemektedir. Herkes birbirinden korkmakta, bu yalan, sahte devlete sonuna kadar inanmakta, inanmış gözükmektedir. Tele-ekranda sürekli ihanet sahneleri sergilenmekte idamlar ve itiraflar anında yayınlanmaktadır. Sokak ortasında idamlar, kurşuna dizmelerle nefret körüklenmekte, insanların nefretleri diri tutulmaktadır.

Görüntüler, sesler ve atmosferden oluşan devlet ortalıkta gözükmez, böylece insanlarda devletin "her yerde" olduğu imajı uyandırılır. Sadece izler, sonuçlar gösterilir. Korku ve bağlılığa yaslı bir otorite oluşturulurken, Büyük Birader'in fotoğrafı sürekli insanları izler, tele-ekran onları kaydeder. Devlet meydanlarda, toplu ritüellerde ses ve görüntü olarak var olur. Ortada olup biten her şey (savaşlar, ihanetler, ekonomik ve sosyal gelişmeler vb.) sadece otoritenin aktardığı haberlerden ibarettir, gerçek olup olmadığı bilinmez. İnsanlar toplanır ve gelişmeler kendilerine dikte edilir. Her şeyi devlet, Parti, Büyük Birader, kanunlar, bakanlıklar belirlemiştir. Devletin somut bir varlığı hissedilmez. O zihinlerde, düşüncelerdedir. Muhalif hareketlerin lideri olarak bilinen Emmanuel Goldstein'in var olup olmadığı da tartışmalıdır. Belki de muhalif duyguları kışkırtan bir yemdir. Etrafta dolaşan insanlardan kimin Düşünce Polisi çıkacağı belli değildir.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, aşkın şiddet karşısında çöküşü ve duyguların yerle bir oluşu; dilin otoriter devletin eline geçince nasıl araçsallaşacağı ve bir ideolojinin emrine sokulabileceği; komünizm ve Nazizm deneyiminden güç alan yeni totaliter rejimlerin farklı boyutlara geçip yeni yöntemlerle insanları biçimlendirebileceği; Almanya ve Rusya dışında, İngiltere'de de otoriter rejimlerin farklı boyutlarda boy gösterebileceği ana kanallarından ilerler. Romanın oluşturduğu dünyada üç süper devlet vardır: Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya. Bu üç devlet sürekli sürekli savaşmakta ve gündeme bu savaş bilgileri düşmektedir. Savaş atmosferi hem insanların nefret duygularını canlı tutmakta hem de kritik bir süreçten geçildiği izlenimi vermektedir.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ün çizdiği toplumsal düzende yeniden tarih yazımı baskın bir vurgu olarak öne çıkar. Bir toplumun yeniden yaratılabilmesi için ilk ele alınması gereken konu hafızadır. Geçmişe yönelik olarak tüm bir hafıza baştan sona değiştirilir, geçmişin tüm belgeleri yeniden yazılır. Kitaplar, süreli yayınlar, ses bantları, fotoğraflar, filmler her türlü kitap ve belge Parti'nin görüşleri doğrultusunda yeniden yazılmakta, tanımlanmaktadır. Büyük Birader, Parti ve Düşünce Polisi her şeyi yok etmiştir. Geçmiş yeniden düzenlenmiş, gelecek karartılmış, insanların hepsinin bir örnek olduğu, geçmişe ait her şeyin yok edildiği, gerçeğin ortadan kaldırıldığı bir düzen kurulmuştur.

Geçmişin değişebilirliği, İngsos'un (İngiliz Sosyalizmi) ana ilkesidir. Geçmişte olup bitenlerin nesnel bir varlığının olmadığı, varlığını yalnızca yazılı kayıtlarda ve belleklerde sürdürdüğü belirtilir. Kayıtlar ve bellekler neyi kabul ediyorsa, geçmiş odur. Parti tüm kayıtları, üyelerinin zihinlerini tam bir denetim altında tuttuğuna göre, geçmiş de Parti nasıl olmasını istiyorsa öyle olacaktır. Bütün kayıtlar yok edilir, çarpıtılır, bütün kitaplar yeniden yazılır, bütün resimler yeniden yapılır, bütün heykeller, sokaklar ve yapılar yeniden adlandırılır, bütün tarihler değiştirilir. Parti sloganında "Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar." denir ve her şey buna göre kurgulanır. Tek gereken şey insanların kendi belleklerine karşı zaferler kazanmalarıdır. Parti ise bunun adını "gerçeklik denetimi" olarak koyar.

Okyanusya'da her şey Parti'nin ilkeleri doğrultusunda yürümektedir: "Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, cahillik güçtür." Ülkede dört bir yana asılmış posterler dışında her şey renksizdir. Nereye bakılsa, siyah bıyıklı surat karşınızdadır. "Büyük Birader'in gözü üstünde" yazan poster her taraftadır. Her şeyi sürekli dinleyen, kaydeden tele-ekran vardır. Parti üyesi ömrü boyunca Düşünce Polisi'nin denetimi altında yaşar. Yalnızken bile yalnız olduğundan bir türlü emin olamaz. Uykuda ya da uyanık, çalışıyor ya da dinleniyor, banyoda ya da yatağında, nerede ne yapıyor olursa olsun, hiçbir uyarıda bulunulmadan ve denetlendiğini bilmeden denetlenir. Bir Parti üyesinden kişisel duygular taşımaması ve coşkuya kapılmaması beklenir.

Bu sistemde insanı insan yapan tüm değerlere savaş açılmıştır. Parti genel ideolojisine uygun düşmeyen tüm değerler yerle bir edilmiştir. Parti devrim öncesi kapitalist dünyayı kendi algısıyla yorumlar, tümüyle tarihe ideolojisini yazar. Her şey İngsos ilkelerine göre dizayn edilmektedir. Parti'nin dayattığı dünyaya karşı gelenler, hatta bunu düşünce olarak aklından geçirenler bile cezalandırılır. Artık iktidar bir araç değil amaçtır. Roman bütünüyle iktidarın kötü kullanımı üzerine kurulur. Entelektüeller totaliter rejime sadık davranırken, sevgi aşağılanır, nefret yüceltilir, lidere tapınma başat bir düşünce olarak öne çıkar.

Kurulan bakanlıkların tamamı Parti ideolojisini yerleştirmek ve manipülasyon amaçlı çalışmaktadır. Geçmiş Gerçek Bakanlığı tarafından günü gününe çarpıtılmakta, Sevgi Bakanlığı da baskı ve istihbarat çalışmaları yürütmektedir. Barış Bakanlığı ise savaşlarla ilgilenmektedir. Tarih yeniden yazılmakta, düşünceler kontrol edilmekte, yeni bir sözlük oluşturulmaktadır. Parti'nin yaptığı bir girişim de dille oynamaktır. Yeni sözcükler icat eder, istenmeyen sözcükleri ayıklar. Bütün bunlar da Yenisöylem Sözlüğü ile yapılır. Yenisöylem, düşünce ufkunu genişletecek biçimde değil, daraltacak biçimde düzenlenmiştir; sözcük seçiminin en aza indirilmesi de dolaylı olarak bu amaca hizmet etmektedir. Yeni sözlükte sadece Parti düşüncesini temellendirecek sözcük ve kavramlara yer verilir, karşıt düşüncelerin sözcükleri ortadan kaldırılarak dile getirilmeleri imkânsız hâle getirilir. Yeni sözcükler üretilir kullanılan kimi sözcükler de yok edilir. Sözcük sayısı alabildiğine azaltılır, kritik duyguların, düşüncelerin sözcükleri yürürlükten kaldırılır. Parti'nin görüşleri, "çiftdüşün" ve "yenisöylem" kavramları etrafında temellendirilir.

Romanın ana karakteri Winston bireysel başkaldırıyı temsil eder ve rejim onun üzerinden yargılanır. Winston Smith yaşanan sapkınlıkları bir günce tutarak geleceğe aktarmak istemektedir. Ne var ki bunun bedelini bilir: "Günce tutmak yasadışı değildi (aslında hiçbir şey yasadışı değildi, çünkü artık yasa diye bir şey yoktu), ama fark edilecek olursa Winston'ın ölüm cezasına çarptırılacağı ya da en az yirmi beş yıl zorunlu çalışma kampına gönderileceği kesin sayılırdı." Korkuyla güncesine tanıklıklarını aktaran Winston, yazdıklarını, yakılıp yok edilmeden önce yalnızca Düşünce Polisi'nin okuyacağını bilir. Güncesini de geleceğe ya da geçmişe, düşüncenin özgür olduğu, insanların birbirlerinden farklı oldukları ve yapayalnız yaşamadıkları bir zamana; gerçeğin var olduğu ve yapılanın yok edilemeyeceği bir zamana yazar.

Winston, Julia adında bir kızla tanışır ve ona âşık olur. Kız, Kurmaca Dairesindeki roman yazma makinelerinden birinde çalışmaktadır. Winston yenilgiye yazgılı olduğunu, Düşünce Polisi'nin sonunda onu da yakalayıp öldüreceğini tahmin eder ama insanın dilediği gibi yaşayabileceği düşüncesinden ve gizli bir dünya kurmasının mümkün olduğuna inanmaktan da vazgeçmez. Julia ile gizli bir aşk yaşar. Bu birliktelik bir anlamda rejimin cinselliği yok sayan ilkesine de başkaldırı amacı taşır. İki âşık yakalansalar bile asla birbirlerine ihanet etmeyeceklerini söylerler.

Bir Kardeşlik örgütünden söz edilmekte, bu örgüt totaliter rejime karşı örgütlenmektedir. Winston, özgürlük savaşçısı sandığı O'Brien ile tuhaf bir ilişki içerisindedir. Ama sonunda bunun tam bir yıkım olduğunu görecektir. O'Brien her ne kadar özgürlük hareketinin içinde gibi gözükse de Winston Düşünce Polisi tarafından alınıp götürüldükten sonra onun da Parti'nin adamı olduğunu öğrenecektir. Winston tutuklanır ve ağır işkencelerden geçirilir.

Bu bölümlerde insanların niçin tutuklandıkları tartışılır. Suçların büyük çoğunluğu düşünce suçudur. Hatta düzene karşı olmayı ifade etmek bir yana akıllarından geçirmeleri bile suçtur. İnsanların tutuklanmaları ironiktir. Akıl almaz gerekçelerle insanlar tutuklanmaktadır. Saatlerce süren sorgulamadan sonra tutukluların dirençleri kırılır. Neyi itiraf etmelerini istediklerini öğrenip bir an önce itiraf etmekten başka bir şey düşünmezler. Parti'nin önde gelen üyelerinin öldürülmesinden, bozgunculuk yapmaya, devletin parasını zimmetine geçirmekten, askeri sırların satılmasına kadar kendilerine yöneltilen her şeyi kabul ederler. Winston Sevgi Bakanlığından içeri girer girmez Parti'nin gücüne karşı çıkmanın ne kadar boş ve saçma olduğunu kavrar. Düşünce Polisi'nin onu yedi yıl boyunca kılı kırk yararak izlediğini orda öğrenir. En küçük bir davranışını, söylediği tek bir sözü bile gözden kaçırmamış, aklından geçenleri bile kaydetmişlerdir. Winston'a ses bantları dinletirler, fotoğraflar gösterirler.

Winston ile O'Brien işkence odalarında tutuklanma gerekçelerini, oligarşi sisteminin geleceğini tartışırlar. Winston "Ama insanların bir sürü şeyi anımsamalarını nasıl önleyebilirsiniz ki?" diye bağırır. "İstemdışı bir şey bu. Anımsamamak insanın elinde değil. Belleği nasıl denetim altında tutabilirsiniz? Benimkini denetlemediniz!" O'Brien, Winston'a şu karşılığı verir: "Tam tersine, sen denetlemedin belleğini. Parti neye gerçek diyorsa, gerçek odur. Parti'nin gözünden bakmadıkça, gerçekliği görmek olanaksızdır. İşte senin yeniden öğrenmen gereken de bu, Winston. Bu da, benliğini yok etmeyi, iradeli olmayı gerektirir. Akıllı olmak istiyorsan, özünden geçmelisin."

Winston'ın "Korku, nefret ve zulme dayanan bir uygarlık kurulamaz. Böyle bir uygarlık ayakta kalmaz. Dayanıksız olur. Dağılır gider. Kendi kendini yok eder. Başaramayacağınızı biliyorum. Evrende bir şey var, bilemiyorum, bir ruh, bir cevher, işte onu hiçbir zaman yenemeyeceksiniz." sözlerine O'Brien "Tanrı'ya inanıyor musun, Winston?" diye sorar, Winston "Hayır." diye cevaplar. O'Brien "O zaman, bizi yeneceğini söylediğin bu cevher nedir?" diye tekrar sorar. Winston ise: "Bilmiyorum. İnsan ruhu." der.

Bu işkence sürecinde aslolan kişinin cezalandırılması değil, inancının değiştirilmesi, düzene boyun eğen, kabullenen bir kişiye dönüştürülmesidir. Bunu yaparken de tutuklunun kişiliği aşağılanır, düşüncelerinden dolayı pişman edilir, silik, kişiliksiz birine dönüştürülerek cezalandırılır. Kişinin savunduğu her şey bir bir inkâr ettirilerek ruhsuz bir karakter hâline getirilir. O'Brien kendi düzenlerini şöyle anlatır: "Ne yalnızca itiraf ettirmek için ne de cezalandırmak için. Seni neden buraya getirdiğimizi söyleyeyim mi? İyileştirmek için! Aklını başına getirmek için! Bilesin, Winston, buraya getirdiğimiz hiç kimseyi iyileşmeden bırakmayız! İşlediğin o ahmakça suçlar umurumuzda değil. Parti gözle görülür eylemlerle ilgilenmez; bizi ilgilendiren tek şey düşüncedir. Biz düşmanlarımızı yok etmek için uğraşmayız, onları değiştiririz. "

"101 Numaralı Oda" işkencenin en ağır yapıldığı yerdir. Winston orada kendisini farelerin beklediğini anlar. Çünkü en korktuğu şeydir. Aç bırakılmış farelerle baş başa bırakılır. Burada işkencenin kendisine değil sevgilisi Julia'ya yapılması için yalvarır. Bu, aşağılanmanın son durağıdır. Tüm bu işkencelerden sonra hem Julia hem de Winston Büyük Birader'e boyun eğerler. Daha önce birbirlerini, aşklarını koruyacaklarını söyleyen Winston ile Julia ağır işkenceler sonrası çözülür, birbirlerini ispiyonlayarak tüm değerlerini yitirirler. Winston, Parti'nin haklı olduğunu düşünür. Haklı olması da olağandır: Ölümsüz, kolektif beyin nasıl yanılabilir ki? Özgürlük köleliktir, iki kere iki beş eder, Tanrı iktidardır. Winston romanın sonunda gözyaşları içinde rejimi kabullenir: "Başını kaldırıp o kocaman yüze baktı. O siyah bıyığın ardına gizlenen gülümseyişin anlamını kavraması kırk yılını almıştı. Ah, o acımasız, boş aldanışlar! Ah, o sevecen kucaktan dik kafalı, bile isteye kaçışlar! Yanaklarından cin kokulu iki damla gözyaşı süzüldü. Ama artık her şey yoluna girmişti, mücadele sona ermişti. Sonunda kendine karşı zafere ulaşmıştı. Büyük Birader'i çok seviyordu." Geçmişteki direnci için kendisinden utanır. İç dünyasındaki soruları çözmüştür.

Böylece Okyanusya rejimi Winston ile Julia karşısında başarıya ulaşmış ve roman distopya özelliğini iyice belirginleştirmiştir. Özgürlük savaşçıları rejime yenilmiş hatta onu benimsemişlerdir. İki kere ikinin dört değil beş ettiğini Winston ile Julia kabullenmişler, inanmışlardır. Okyanusya tüm başkaldırıları içinde eritip kendine dönüştürmüştür. İnsanlık ideali yıldırma, acı çektirme, beyin yıkama faaliyetlerine yenik düşmüştür.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ün siyasi mesajı ile ilgili pek çok yorum yapılmıştır. Kimi Rusya'daki reel sosyalizm uygulamasını kimileri Nazizm'i eleştirdiğini ileri sürmüştür. George Orwell ise romanını şöyle değerlendirir: "Niyetim Sosyalizme ya da (yandaşı olduğum) Britanya İşçi Partisi'ne saldırmak değil merkezileştirilmiş bir ekonominin açık olduğu hem Komünizm hem de Faşizm bünyesinde hâlihazırda kısmen gerçekleşmiş olan sapkınlıkları ortaya çıkarmak. Tarif ettiğim türden bir toplumun mutlaka gelebileceğine inanmıyorum, ama (elbette eserin bir hiciv olduğunu da dikkate alarak) onu andıran bir şeyin gelebileceğine inanıyorum. Totaliter düşüncelerin her yerdeki entelektüellerin zihninde kök saldığına da ayrıca inanıyorum ve bu düşüncelerin mantıksal sonuçlarını çıkarsamaya çalıştım."

Distopya metinleri gelecek öngörüleri olarak algılansa da yazar elbette gününe, zamanına seslenir ve gidilebilecek, varılabilecek yere ilişkin olarak bugünü uyarır. Bir başka deyişle distopya metinleri bugünden yola çıkar. Biraz da varılacak yerdir. Çıkmaz yolun bir adım öncesidir. Günümüz adımları takip edildiğinde varılacak yerdir. Bu eserlerde bugünün izleri, dayanakları üzerine bir gelecek inşa edilir. George Orwell'ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ünde de görüldüğü gibi, distopya metinlerinin son dönemde yaygınlaşmasının, ilgi görmesinin arkasında "şimdi" yaşananlar vardır. Uçsuz bucaksız teknolojik gelişmeler, totaliter rejim deneyimleri insanlara bu kâbusları yaşamanın mümkün olduğunu göstermektedir.

Krishan Kumar, Modern Zamanlarda Ütopya ve Karşıütopya, Kalkedon Yayıncılık, 1. Basım 2006, s. 655.

Leymann Tower Sargent, "Ütopya Gelenekleri: İzlekler ve Varyasyonlar", Kitap-lık, Sayı: 76, Ekim 2004.

Feride Çiçekoğlu, "Ütopya ve Dystopia İmgeleri: Denizden Hiperuzaya", Kitap-lık, Sayı: 76, Ekim 2004.

Fredric Jameson, Ütopya Denen Arzu, Metis Yayınları, 1. Baskı 2009, s. 273.

Erika Gottlieb, "Distopya Batı, Distopya Doğu", Notos Öykü, Sayı: 36, Ekim-Kasım 2012.

George Orwell, Edebiyat Üzerine, Sel Yayıncılık, 1. Baskı 2018, s. 62.

Ütopya Edebiyatı, Hazırlayan: Gregory Claeys, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2. Baskı 2018, s. 180.





Yayın Tarihi : 30.3.2020

 
         
Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 278