Necip Tosun ::: GABRIEL GARCÍA MÁRQUEZ: BÜYÜLÜ GERÇEKÇİLİK / NECİP TOSUN         
Necip Tosun
İnceleme/Eleştiri 
 
 GABRIEL GARCÍA MÁRQUEZ: BÜYÜLÜ GERÇEKÇİLİK / NECİP TOSUN


Yirminci yüzyılın ikinci yarısı, Latin Amerika edebiyatının dünya edebiyatına damgasını vurduğu bir dönem olmuştur. Özellikle 1980'lerden sonra edebiyatta bir yenilik olarak konuşulan en önemli konu ise Latin Amerika edebiyatının bir karakteri olan "büyülü gerçekçilik" akımıydı. Gabriel García Márquez, Miguel Angel Asturias, Alejo Carpentier, Jean Rulfo, Carlos Fuentes, Mario Vargas Llosa büyülü gerçekçilik yaklaşımının parlak örneklerini vermişlerdi. Büyülü gerçekçiliğin önemli temsilcilerinden Gabriel García Márquez'in 1982'de Nobel Ödülü alması da bu akımın yoğun bir şekilde tartışılmasını ve edebiyatın öne çıkan gündemi olmasını sağlamıştı.

Bu kadar yoğun tartışılmasına rağmen büyülü gerçekçiliğin tanımını yapmak, sınırlarını çizmek o kadar da kolay değil. Bir edebiyat eserinde, doğaüstü olaylar, gizem, açıklanamayan durumlar, garip rastlantılar, bilinmezlik, endişe doğurucu durumlar, sürprizler, doğaüstü fenomenler, cin ve peri masalları, hayaletler, akıl çerçevesine yerleştirilemez durumlar, korku, dehşet, merak, mucize olduğunda onun hangi türe/yönelime gireceği tartışması başlar. Çünkü fantastik, olağanüstü, gotik anlatı, gerçeküstü, bilimkurgu, büyülü gerçekçilik kavramları arasında pek çok farklılık belirlense, aralarına derin sınırlar çizilse de örnekleme düzleminde yine de sorunlarla karşı karşıya kalınır. Bu kavramlar hayal gücünün imkânlarıyla var oldukları için birbirlerinin arasına kesin sınır çizmek zordur.

Fantastik yaklaşım daha çok gündelik gerçeklere uymayan, mantığın, aklın karşıtı olay, durum ve olgular için kullanılır. Tümüyle hayal gücünden beslenen fantastik metinlerde, çoğunlukla önce düş ile hayat arasında ya da reel dünya ile kurmaca dünya arasında bir köprü kurulur, sonra da bu köprü kaldırılır. Fantastik durum tam da burada var olur. Son yüzyılda estetik düzlemdeki örneklerine bakarsak fantastiği, yazınsal bir türden çok, bir anlatım türü olarak tanımlamak daha gerçekçi olur. Özellikle son dönemlerde yazarlar, fantastiği gerçekliğin yeni bir sunumu olarak görmekteler. Bu anlamda fantastik, edebiyatın içinde estetik bir öğeye dönüşmüş durumda. Fantastik, edebiyatçıya yazınsal yeteneklerini, sezgilerini, düşlerini sergileyebileceği geniş bir özgürlük olanağı sunar. Yazar neredeyse hiçbir kısıtlayıcısı olmadan, dehşet, korku, heyecan, merak unsurlarını kullanarak metnini oluşturur. Fantastik eserler, çıplak gerçekliği taklit olmadığı için tümüyle yaratıcı güce, birikime yaslanırlar. Kurmacanın bir adım ilerisidir. Aklın, mantığın düzeneği terk edilmiş, neredeyse her şey yazarca tanımlanmıştır.

Büyülü gerçekçiliği fantastikten ayıran en temel farklılığın, gerçekliği yorumlayışından kaynaklandığı ileri sürülür. Büyülü gerçekçilikte amaç, bir gizemin yazınsal bir metne dönüştürülmesi değil, bizzat gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi için onun ardında görünmeyi ortaya çıkarmaktır. Amaç bizzat gerçeğin kendisidir ve bu nedenle olağanüstüye başvurulur. Ancak büyülü gerçekçilik, gerçekliği fotoğrafik hâliyle değil, hayal gücünün imkânlarıyla zenginleştirip mitlerden, efsanelerden de yararlanarak öylece sunar. Fantastikte "gün ışığı" gerçekliğinin dışında bir dünya kurulur. Oysa büyülü gerçekçilikte çoğunlukla mekân yaşadığımız dünyadır nesneler ise dünyevidir: "Olaylar, karakterler, yer ve zaman ayırt edilebilir bir şekilde gerçekçi olabilir ancak bu türdeki eserler mucizevi, büyülü ya da hayalî denilebilecek özellikleri de barındırırlar." Anlatıda amaç hiçbir şekilde dehşet ve korku hissi uyandırmak değildir. Sanki her şey doğal akışı içinde cereyan ediyor gibidir. Hayatın dışına çıkılmaz, bizzat hayatın içine girilir. Okur, gün ışığı gerçekliğinden hiç koparılmadan, tam da o atmosfer içinde olağanüstüyle karşı karşıya getirilir. Olayların nedenleri, niçinleri tartışılmaz. Luis Leal'in deyişiyle, "Mantıksal açıklamalarda bulunulmaz, etrafta olup biten toplumsal gerçekçilikte olduğu gibi bire bir yansıtılmaz ya da gerçeküstücülükteki gibi çarpıtılmaz; temel olan ortak nokta herkesin varlığı konusunda hemfikir olduğu gerçekliğin ardındaki gizemin ön planda tutulmasıdır." Büyülü gerçekçilik, gerçekçiler gibi yaşanılan ana sıkı sıkıya bağlı olmadığı gibi fantastik edebiyatçılar gibi yaşanılan dünya dışında da bir dünya da kurmaz. Sıradan, gündelik bir olay anlatılıyormuş gibi olay örgüsü kurgulanırken büyülü, mucizevi bir olay tam da bu gerçek hayatın içinde cereyan eder. Arada bir sınır yoktur. İç içe geçmişlerdir. Bir başka deyişle gerçek bire bir taklit edilmez, hayal gücünün imkânlarıyla yeniden yorumlanır. Olağanüstü, yaşanılan gerçekliğin içinde eritilir. Bir anlamda gerçeğin içinde büyülü, gizemli dünyalar anlatılır. Gerçek ve gerçeküstü karıştırılmıştır.

Gerçeğe bu tür yaklaşım edebiyatçıya yazınsal yeteneklerini, sezgilerini, düşlerini sergileyebileceği geniş bir özgürlük olanağı sunar. Yazar neredeyse hiçbir kısıtlayıcısı olmadan, heyecan, merak unsurlarını kullanarak metnini oluşturur. Bu tür eserler, çıplak gerçekliği taklit olmadığı için tümüyle yaratıcı güce, birikime yaslanırlar. Kurmacanın bir adım ilerisidir. Aklın, mantığın düzeneği tümüyle terk edilmese de, bir başka şeye dönüşmüş, neredeyse her şey yazarca tanımlanmıştır. Olaylar, durumlar, nesneler, onların adları sadece yazarca belirlenmiştir ve belli bir mantık işleyişine sahip, sadece kendi gerçekliğine karşı sorumlu yeni bir evrendir. Her ne kadar içinde bulunduğu bugünün gerçeklerinden kısmen kopuk olsa da kaçınılmaz olarak yazıldığı dönemin anlayışını, doğasını, düşlerini yansıtır. Çünkü düşler de yaşanan çağın, yaşananların yeniden kurgulanmasıdır.

Büyülü gerçekçilik dendiğinde ilk akla gelen isim Gabriel García Márquez'dir. Gabriel García Márquez hem roman hem öykü yazmış, her iki türün de başyapıtlarını ortaya koymuş, özellikle "büyülü gerçekçilik" yaklaşımıyla unutulmaz eserlere imza atmıştır. Márquez, söylenceleri, gazete haberlerini, rüyaları, masalları, tesadüfleri, mucizeleri iç içe geçirip edebiyat dünyasının en etkili akımlarından birini temsil etmiştir: büyülü gerçekçilik. Böylece Márquez "şirazesinden çıkmış gerçekliği" yeniden tanımlarken, inançlarıyla, toplumsal yaşayışıyla Latin Amerika tarihine eğilmiş ve gerçeği; hayal, düş, olağanüstü ve fantastiğin penceresinden yorumlamıştır. Kuşkusuz bizim için olağanüstü olan şeyler hayatın kendisi için olağanüstü değildir. Olağan ya da olağanüstü biz yaşayanların ürettiği bir kavramdır. Hayatta böyle bir ayırım yoktur. Márquez işte bu bakış açısıyla eserlerini kurgulamıştır.

Büyülü gerçekçilik elbette Márquez ile başlamamıştır. Miguel Angel Asturias, Alejo Carpentier, Jean Rulfo bu alanda ilk adımları atanlardır. Büyülü gerçekçilik akımının en önemli isimlerinden biri Juan Rulfo aynı zamanda Márquez'in en çok etkilendiği yazarlardan biridir. Meksikalı yazar Juan Rulfo'nun Pedro Paramo romanı ile Ova Alev Alev adlı öyküleri Márquez'in çıkış kitapları olmuştur: "Gabriel García Márquez'in üzerinde etkisi kanıtlanmış tek önemli Latin Amerikalı yazar Meksikalı Juan Rulfo'dur. Gobo'nun yaşam öyküsünü yazan Daso Saldivar'a göre: 1961'de, Mexico City'ye yeni gelen Kolombiyalı oradaki kültür yaşamının otları arasında yolunu bulmaya çalışırken arkadaşı ve sürgündeki yurttaşı Alvaro Mutis'ten edebiyat konusunda öneri istedi. Mutis ona Rulfo'nun Pedro Paramo adlı romanını ve Kızgın Ova adlı öykü kitabını verdi, 'Bunları oku, onunla bununla yatma, nasıl yazılacağını öğrenirsin o zaman,' dedi. Aynı gece huzursuz bir Gabo, Pedro Paramo'yu yuttu -iki kez- ertesi gün de öykülere daldı."

Pek çok yazar Juan Rulfo'nun Pedro Paramo ve Ova Alev Alev ile Márquez'in eserleri ve özellikle Yüzyıllık Yalnızlık arasında bağlantı kurar. Gerçekte de eserler karşılaştırıldığında pek çok yakınlık bulmak mümkündür. Juan Rulfo'nun Pedro Paramo'daki kasabası Comala ile Márquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'taki Macondo kasabası arasında pek çok benzerlik vardır. Comala tam bir hayalet kasabadır. Ölülerin konuşması, onlar üzerinden bir gerçeklik inşası kuşkusuz büyülü gerçekçilik akımının özelliklerindendir. Yüzyıllık Yalnızlık'taki Macondo kasabasında da olağanüstü olaylarla gerçekler iç içedir. Sadece tematik değil bu eserler arasında biçimsel benzerlikler de bulunur. Juan Rulfo'nun Pedro Paramo'su olmasa Márquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'ı da olmazdı diyen eleştirmenler bile vardır.

Juan Rulfo, Pedro Paramo'da zamanlar arası geçiş, bakış açısı değişikliği, geri dönüş, iç monolog, bilinç akışı gibi anlatım imkânlarıyla, Latin Amerika'nın büyülü gerçekçiliğini harmanlayarak Meksika ve dünya romanının zirve eserlerinden birine imza atar. Pedro Paramo zor okunan, parçalı, geçişleri sert/kopuk biçimsel bir yapıyla kurulur. Okuma esnasında okur sürekli romandan kopar ve parçaları birleştirmeye çalışır. Bakış açısı değişir ve anlatıcı kurmacada boşluklar bırakır. Fotoğraflar, diyaloglar ile roman ilerler. Lirik ve sinematografik yapı ise olup bitenleri bazen anlamsızlaştırır. Dilin ve fotoğrafların birleşimi ile yeni bir anlatım, estetik bütünlük ortaya konur. Diğer yandan zaman da geçişkendir ve içinde bulunulan an değildir. Roman ölüler dünyasının anlatımıdır bir bakıma. Yaslandığı büyülü gerçekçilik anlatım zaten onu ölüler ve dirileri iç içe anlatma imkânı verir. Romanın asıl gücü ise büyülü gerçekçilik yaklaşımından gelir. Romanda baştan sona ölüm ve yaşam iç içedir. Ölüm ile her şey bitmemektedir. Kahramanlar hep öbür dünyadan, araftan seslenir ve yaşayanlarla iletişim hâlindedirler. Gerçek ve gerçeküstü arasındaki sınır kaldırılmıştır. Kahramanlar birbirlerine sürekli hangi dünyadan olduklarını sorarlar.

Romanın ana karakterlerinden biri Comala kasabasıdır. Kasaba bir yandan Meksika tarihini bir fon olarak yansıtırken bir yandan da ölmüş insanları bünyesinde barındıran bir tarih söylemi ile ortaya çıkar. Tekinsiz, hayalet bir kasaba olan Comala bir ölü kasabadır. Ölülerin konuşması, onlar üzerinden bir gerçeklik inşası kuşkusuz büyülü gerçekçilik akımının özelliklerindendir. Pedra Paramo, romandaki klasik zaman dizimine ve anlatımına alışkın okur için zorlayıcı gelse de, sessizlikle ilerleyen şiirsel bir fotoğraftır ve Latin Amerika Edebiyatı'nı en iyi temsil eden baş eserlerden biridir. Her biri büyük aynanın kırık parçaları olan bölümleri uzaktan bakıldığında büyük hikâyeyi ortaya koyarlar.

Juan Rulfo, Ova Alev Alev'de bilinç akışı, iç monolog, geri dönüş gibi öyküleme tekniklerini kullanarak, Meksika deyince akla gelen şiddet ve sömürüyü etkileyici bir dile dönüştürüp öyküleştirir. Az yazmasına karşın Latin Amerika edebiyatını derinden etkileyen Juan Rulfo, bu kısa öykülerinde sinematografik anlatımın, estetize edilmiş şiddetin parlak örneklerini verir. Büyülü Gerçekçilik akımının yol açıcılarından olan Rulfo doğa betimlemeleri, şiddeti yumuşatıp estetize etmesi, ölümü sıradanlaştırması, katil/haydut kahramanları Rulfo'yu öne çıkarır. Onun eserlerinde adaletin olmadığı yerde kaba gücün tek belirleyici olduğu ortamda masumiyetin de bir anlamı olmadığı vurgulanır.

Rulfo, Meksika Devrimi'nden sonra ülkede yaşanan karmaşayı, değişiklikleri, özellikle şiddet ve ölüm ekseninde hikâye eder. Baba-oğul, yoksulluk ve katillik etrafında bir öykü evreni oluşturur. İnsanın yapabileceği en son şey olan adam öldürmenin perde arkasını, insanı katilliğe götüren nedenleri, insanın ruhunda açtığı yaraları ve bir bütün olarak katillik duygusunu derinlikli bir şekilde gözler önüne serer. Özellikle ölümden kaçış anı, bir cinayet için iz sürmek, hesaplaşma onun öne çıkardığı temalar olur. Öldürülme korkusu içindeki insanın tedirginliği, öldürme peşindeki insanların intikam hırsı, yani insanlığın en uç noktalarındaki duyguları gündeme gelir. İntikam duygusu öykülerde sıklıkla yer alır. O anlardaki insanın acımasız yüzü ve psikolojisi ortaya konur. Kitabın ikinci önemli teması ise toprakların verimsizliği, kuraklığı nedeniyle yaşanan yoksulluk, işsizlik ve çaresizliktir. Tam da buralarda iktidar eleştirisi gündeme gelir. İktidarın, devletin varlığı sadece asayiş olaylarında ortaya çıkmaktadır.

Öykülerin belki de en temel özelliği ve orijinalliği kahramanların kurbanlardan ve iyilerden değil, katillerden ve kötülerden seçilmiş olmasıdır. Eli kanlı katillerin ruh dünyasını ve serinkanlı bir şekilde cinayetleri değerlendirmeleri öyküleri orijinal kılar. Soğukkanlı katiller, haydutlar işledikleri cinayetleri sıradanlaştırıp herhangi bir olay gibi anlatırlar. Öykülerde, Latin Amerika'nın iç savaşlar, devrimlerle geçen kaos döneminden sarsıcı insanlık manzaraları sunulur. Kurak, verimsiz arazi âdeta insanları şiddete ve kana yöneltmiştir. Arazinin acımasızlığı insanın içine sızmıştır. Birbirlerini öldürmek için çok temelli bir neden aranmaz. Şiddet ve güzellik algısı neredeyse iç içe geçmiştir.

Márquez kuşkusuz sadece Juan Rulfo'dan etkilenmemiştir. Eserlerinde, William Faulkner, James Joyce, Virginia Woolf, Franz Kafka yanında Miguel Angel Asturias, Alejo Carpentier, Carlos Fuentes, Mario Vargas Llosa gibi yazarlarla da ilişki içerisinde olmuştur.

Márquez'in eserlerinde öne çıkan en önemli özelliklerden biri, en duygusal, olağanüstü ve tuhaf olayların bile, serinkanlılıkla anlatılmasıdır. O, Latin Amerika'nın zengin hayal gücünü modern edebiyatın diliyle birleştirmiştir. Yazarın yeniden Şehrazat olarak söz alması gerektiğini düşünen Gabriel García Márquez, Binbir Gece Masalları'nın yazarlığındaki etkisini anlatırken, kitabın kendisini tekrar tekrar okumaya zorladığından söz eder. Öyle ki "Şehrazat'ın anlattığı masalların onun zamanında gündelik yaşamda gerçekten oluştuğunu, ama sonraki nesillerin inançsızlığı ve ödlek gerçekçiliği nedeniyle meydana gelmez olduklarını" düşünecek kadar kitabın etkisi altındadır.

Onun eserlerinde cinler, periler, doğaüstü olaylar gerçeği örten, onu bulanıklaştıran değil, gerçeğin gizini ortadan kaldıran bir işlev yüklenmiştir. Bu gerçek algısına ulaşmasında ise Franz Kafka'nın Dönüşüm'ü yol gösterici olur: "Gerçek olması için yazarın öyle yazmış olması yeterliydi, bunun yeteneğin gücü ve sesinin otoritesinden başkaca bir ispatı da yoktu." Márquez arayışlarının karşılığını da Kafka'da bulur: "Márquez, Kafka'nın 'sesinin' anneannesiyle aynı yankıları taşıdığına işaret eder: 'Bu ninemin öykü anlatma biçimiydi; en vahşi şeyler tamamen doğal bir ses tonuyla anlatılıyordu." Márquez ustalardan öğrendiği anlatım biçimlerini Latin Amerika'nın zengin hayal gücüyle birleştirip, kendinden sonra gelen pek çok yazarı etkileyecek benzersiz bir dünya yaratır.

"Kocaman Kanatlı İhtiyar Adam" Márquez'in büyülü gerçekçilik yaklaşımını sergileyen en tipik öyküsüdür. Öyküde biraz alegorik biraz düşsel bir anlatımla eve gelen bir "yaratık" ve onun etrafında oluşan boş inançlar irdelenir. Bu fantastik öyküde Márquez, toplumun tüm boş inançlarını, yanlış algılarını, ticari bakışlarını mahkûm eder. Bunu yaparken de büyülü gerçekçilik yaklaşımını sergiler. Olağan dışı (kanatlı ihtiyar), insanlarca dünyevi amaçlar için kullanılır (üzerinden para kazanmak gibi). Başka bir deyişle; tümüyle olağan dışı bir nesne, gerçekçi dünyanın içinde olağan bir hâle dönüşmüştür. Çünkü olağan dışıya insanların bakışı, algılayışı (sahiplerinin, rahibin, çevrenin) tümüyle gerçekçidir. Gabriel García Márquez'in öyküleri, özellikle fantastiğin "gerçeklikten kaçış" olarak tanımlanmasına en güçlü itiraz olduğu söylenebilir.

Carlos Fuentes'in deyişiyle Márquez "gerçekliğe ait eş zamanlı uzamların hayal gücü yoluyla özgürleşmesini" sağlamıştır. Gündelik hayatta yaşanması neredeyse imkânsız olaylar, durumlar, Márquez'in yarattığı büyülü atmosferde, hemen yanı başımızda oluyormuş kadar gerçeğin doğasına dönüşür. Hayatın olağanüstü yanıyla karşılaşıp bir çarpılma yaşayan insanların dünyasına eğilir. Basit, sıradan bir gün küçücük bir olayla âdeta bir kâbusa dönüşür.

Yüzyıllık Yalnızlık

Márquez büyülü gerçekçilik anlayışını yansıttığı en başarılı eseri Yüzyıllık Yalnızlık'ta (1967) mitlerden, efsanelerden, söylencelerden beslenerek, Macondo adlı hayali/mitik bir kasaba üzerinden bir anlamda Latin Amerika'nın tarihini, savaşlar, darbeler, isyanlar, ölümler ve doğaüstü olaylar üzerinden anlatır. Yüzyıllık Yalnızlık ana tema olarak bir ailenin dört neslinin hikâyesine yoğunlaşır. Roman birinci Jose Arcadio Buendi'nin tropik ormanın içinde bir İspanyol kalyonu bulmasıyla başlar. Macondo diye adlandırılan bu yere gelen ailenin var olma savaşı, oğulları, kadınları hikâye edilir. Romanın ana karakterlerinden biri ailenin belkemiği olan Jose Arcadio Buendi'nin eşi Ursula diğeri de bir çingene ve sihirbaz olan Melquiades'tir. Ailenin üç çocuğu olur: Arcadio, Aureliano ve Amaranta. Aureliano, Albay Aureliano Buendia olarak iç savaşta taraf olup ülke çapında ünlü biri olur.

Romanda Kolombiya tarihi, Bin Günlük Savaş, bir ailenin yüzyıllık seyri ve muz işçilerinin isyanı üzerinden anlatılır. Albay Aureliano Buendia otuz iki iç savaşta çarpışır ve hepsinde yenilir. Aureliano ailesi ülkedeki tüm değişimlerle yüz yüze gelir. Bu süreçte teknolojik gelişmeler, anlayışlar kasabayı etkiler. İlk kez, demiryolu, sinema, telefon kasabaya gelir, yaşamı değiştirir. Ülkenin geçirdiği sosyal, siyasi ve teknik gelişmelerin bir yansıması bu kasabada aynen yaşanır.

Macondo'da yaşanan en büyük değişimlerden biri şirketleşmedir. Macondo kendince hâli vakti yerinde, bolluk bereket içinde bir yerken muz şirketi gelip kasabayı yozlaştırır, düzenini bozar ve insanlar üzerinde baskı kurar. Bir başka deyişle kapitalizm her şeyi bozar. Muz şirketi çalıştırdığı işçilere adaletsizlik yapınca işçileri şirkete isyan eder. Bunun üzerine, askerler üç bin işçiyi istasyonda kıstırıp makineli tüfekle öldürür ve cesetlerini iki yüz vagonluk bir katara yükleyip denize döker. Macondo bundan sonra adaletsizliğe ve yok oluşa doğru sürüklenir. Çünkü Latin Amerika herkesi hayal kırıklığına uğratan adaletsizliklerle dolu bir coğrafyanın adıdır.

Kuşkusuz romanın asıl konusu yüzyıllık yalnızlığa mahkûm edilen ailenin bu serüvenine tanıklıktır. Albay Aureliano adım adım yalnızlığa ilerler. Aynı zamanda ailenin her ferdinin varıp dayandığı yer yalnızlık olur. Bu herkesin sadece kendisini düşünmesinden kaynaklanan bir yalnızlıktır. Yalnızlık, dayanışmanın tersini ifade eder ve terk edilmişlik ve hayal kırıklığı ile oluşur. Ailenin serüveni domuz kuyruklu bir çocuğun doğumu ile noktalanır. Bu da ensest ilişkinin günahı olarak ortaya çıkar.

Romanın temel vurgularından biri de şiddettir. Liberallerin, diktatörlerin halkı yönetmek için uyguladığı yöntemler şiddet içeriklidir. Romanda bireysel, toplumsal şiddeti doğuran dürtüler ve şiddetin kökünde yatan nedenler gündeme gelir, şiddetin açtığı yaralar ve bireyde yarattığı travmalar işlenir. İnsanlar şiddet için hep bir neden bulur. Şiddetin olduğu yerde ise ölüm sıradanlaşır ve insan yaşamının değeri sıfırlanır: "Üzüldüğüm, beni öldürmeniz değil, çünkü kurşuna dizilmek bizim gibi insanlar için bir bakıma eceliyle ölmek sayılır."

Ailenin kaderi aslında mucizeler yaratan çingene Melquiades'in el yazmalarında mevcuttur. Romanın son satırlarında, Aureliano, yüzyıllık yalnızlığa mahkûm edilmiş soyunun bitişini, ailenin tarihçesini el yazmalarından okur. Ailenin yazgısı Melquiades'in el yazmalarındadır. El yazmalarının şifresini çözmüştür. Onu okurken aslında yazılan kendi ölümünü de canlı olarak yaşamaktadır. Okuduklarına öylesine dalıp gitmiştir ki, kasırgaya dönüşen rüzgârın kapılarla pencereleri menteşelerinden söktüğünü, doğu kanadının çatısını uçurduğunu ve evin temellerini sarstığını fark edemez: "Son satıra gelmeden önce, o odadan bir daha çıkamayacağını anlamış bulunuyordu. Çünkü el yazmalarında Aureliano Babilonia'nın şifreleri çözdüğü anda aynalar (ya da seraplar) kentinin rüzgârla savrulup yok olacağı, insanların anılarından silineceği ve yazılanların evrenin başlangıcından sonuna dek bir daha yinelenmeyeceği yazıyordu. Çünkü yüzyıllık yalnızlığa mahkûm edilen soyların, yeryüzünde ikinci bir deney fırsatları olamazdı." Roman el yazmalarındaki kehanetin gerçekleşmesiyle son bulur. Kısaca roman bir çingene büyüsüdür. Romandaki İncil göndermeleri dikkat çekerken, son bölüm İncil'de geçen kasırganın gazabına bir göndermedir.

Yüzyıllık Yalnızlık, fantastik ve şiirsel bir dille kurgulanmıştır. Parodi, hiciv zaman zaman kendini gösterir. Ama asıl yaslandığı anlatım tarzı büyülü gerçekçiliktir. Romanda gerçek ve gerçeküstü iç içe anlatılır. On bir ay ve iki gün süren yağmur fırtınası, muz işçilerinin kıyımının bir gecede halkın belleğinden silinmesi, Ursula'nın ölümünden sonra yere düşen binlerce kuş ölüsü bu yaklaşımın yansımasıdır. Mesela tüm kasaba uykusuzluk hastalığına yakalanır: "Uykusuzluk bütün yiyeceklere, içeceklere bulaşmıştı. Böylelikle, hastalığın kasaba içinde kalmasını sağladılar. Bu karantina öylesine etkili oldu ki, gün geldi, olağanüstü durum olağan sayıldı, yaşam yeni bir düzene girdi, çalışma eski temposunu buldu ve o gereksiz uyku alışkanlığına kimse kafasını takmaz oldu." Ardından unutma hastalığı baş gösterir. Bir başka yerde de her şey olağan akışı içinde akarken birden gökten çiçek yağar: "Çok geçmeden marangoz tabut için ölçü alırken, pencereden baktıklarında, minicik sarı çiçeklerin yağmur gibi indiğini gördüler. Çiçekler bütün gece süren suskun bir sağanakla köyün üzerine yağdı. Bütün çatıları örttü, bütün kapıların önüne yığıldı ve dışarıda yatan bütün hayvanları soluksuz bırakıp öldürdü. Gökten öyle çok çiçek yağdı ki, sabahleyin sokaklar kalın halılar döşenmiş gibi oldu ve cenaze alayının geçebilmesi için çiçekleri küreyip atmak zorunda kaldılar." Bu kasabada ölüm soyut bir durum olmaktan çok somut bir olgudur. Ölecek insanın karşısına gelip oturur ve öleceği güne kadar onun küçük işlerine yardım bile eder. Bir rahip sıcak kakaoyu içip havaya yükselebilir: "Ayin sırasında kendisine yardım eden çocuk, buğusu üzerinde bir fincan koyu kakao getirdi. Peder Nicanor kakaoyu bir dikişte bitirdi. Cübbesinin yeninden çıkardığı mendille ağzını sildi, kollarını iki yana açtı, gözlerini yumdu. Ve Peder Nicanor, yerden on beş santim kadar havaya yükseliverdi. Tanrının büyüklüğüne bundan daha inandırıcı kanıt olmazdı doğrusu. Birkaç gün daha kapı kapı dolaşıp, sıcak kakaoyu başına diktikten sonra bu uçma numarasını tekrarladı."

Márquez romandaki bu büyülü gerçekçilik unsurlarına insanların niye şaşırdığını anlayamaz. Neredeyse tüm bu gerçeküstü durumların Latin Amerika'da konuşulduğunu, bilindiğini ve yüzyıllardır inanılarak anlatıldığını belirtir. Buralarda gerçek ve gerçeküstü iç içedir, kehanet ve mucize olarak değil gerçek olarak inanılır. Mucizeler sakin bir dille aktarılır, genele yayılan örtük mizah gerilimi yumuşatır. Mizah, aşk, bağlılık, politika ekseninde bir dünya örülerek gerçekle bağlantı kurulur. Bütün bunlardan dolayı Márquez kendini "gerçekçi" bir yazar olarak nitelemiş, yazdığı her şeyin gerçek olduğunu belirtmiştir.

Ne var ki pek çok olay, pek çok karakter, durumlar, savaşlar romanın okunmasını zorlaştırır. Kalabalık kadrosu nedeniyle isimler, tipler birbirine karışır, özellikle aile soy ağacını izlemek okuru yorar. Erotizm, ensest vurgular rahatsız edicidir. Maconda'nın yüz yıllık tarihindeki tekrarlar, göndermeler romanı sıkıcı hâle getirir. Kuşakların takibi işi iyice karıştırır. Toplumsal olaylar ve bireysel anlatımlarda geçişlerde sıkıntılar gözükür. Bunlar da Yüzyıllık Yalnızlık'ın eksileridir.

Márquez insanların yenilgi ve zaferlerini anlatırken mitlerden, halk efsanelerinden yararlanır. Kitabın üslûbunu da şöyle ifade eder: "Yüzyıllık Yalnızlık'ın o üslûpla, büyükannemin konuştuğu şekilde yazılması gerektiği sonucuna vardım. Kitaba en uygun dili bulmaya çalıştım ve büyükannemin hiç ekleyip çıkarmadan, sanki her şeyi gözleriyle görmüş gibi bana anlattığı en dehşetengiz olayları aklımda tuttum. O zaman fark ettim ki, büyükannemin hikâyelerini anlatışındaki imgelem zenginliği, ağırbaşlılık, benim anlatacaklarımı da gerçekliğe uygun kılacaktı."

Yüzyıllık Yalnızlık aslında ütopik bir tarih yazma girişimidir. Efsanelerden, masallardan beslenen, hayal gücüne yaslanan yapısıyla çağdaş bir mit olma peşindedir. Márquez bunu da büyülü gerçekçiliğin sunduğu dil imkânı ile gerçekleştirir.

Edebiyat ve ideoloji

Márquez, otoriter yönetimlerin halklar üzerindeki baskısının nelere mal olduğunu anlatırken; başkanların, diktatörlerin en acınası, en gülünç, en zayıf yönlerini vurgular. Buna karşılık; ezilen insanların gururlarını, kalp genişliklerini ve cesaretlerini öne çıkarır. O hep "taraf" olmuş, ezilenlerin, yoksulların yanında yer almıştır. Siyasi eğilimi/dünya görüşü, eserlerinde merkeze oturmasına karşın, sanatın kendi kurallarına, gereklerine ve estetik oluşuna sonuna kadar sadık kalmıştır. Siyaset ve sanat ilişkisinin nerede olabileceğinin incelikli örneklerini vermiştir. Yaşanan coşku, dram ve trajedilerin edebiyat dilindeki karşılığını, imgelerini, biçimlerini ustalıkla ortaya koymuştur. Hayatı, toplumsal sorunları ideolojik kodlar üzerine oturtmakla birlikte, bunları retorik ve didaktik söyleme yaslı angaje tutumla değil, insani bir dramla sanatın diline dönüştürmüştür. Sonuçta gerçeğin örtüsünün aralanmasında hayal gücünün ve fantastiğin katkısını edebî bir dile dönüştürmüş, büyülü gerçekçilik akımıyla edebiyat dünyasına yepyeni bir renk katmıştır.

Dünya görüşünün elbette eserlerine yansıyacağını düşünen Márquez, bunu bir zorlama ile yapmayacağını bunun doğal bir durum olduğunu, eserlerinde mesaj iletmek gibi özel bir tutum içinde olmadığını belirtir: "Ben hiçbir zaman mesaj iletmeyi düşünmem. Zihni yapım ideolojik ve bundan kurtulamam-kurtulmaya çalışmayı da istemem. Chesterton, Katolikliği bir balkabağından ya da bir tramvaydan hareketle açıklayabileceğini söylüyordu. Sanırım aynısı Yüzyıllık Yalnızlık için de söylenebilir; hem denizciler hakkındaki bir hikâyenin ya da bir futbol maçının tarif edilmesinin de hâlâ ideolojik bir içeriği vardır. Bu örnekte, Katolikliği olmasa da, tanımlayamadığım başka bir şeyi açıklayan, taktığım ideolojik gözlüktür. Ben kendime ait bir kitapta önceden şunu ya da bunu söyleyeyim diye bir tasavvura kapılmam. İster örnek alınası ister ayıplanası olsun, sadece karakterlerimin davranışlarını takip ederim."

Gabriel García Márquez, "bence dünya sosyalist olmalı, bir gün olacak da; biz sadece daha erken olması için katkıda bulunmalıyız" diyerek dünya görüşünü açıklar, resmi görevleri ideolojik nedenlerle reddeder, Küba Devrimi'ni destekler ve ilk günlerde orada olur. Sanat ve siyaset görüşünü açıklarken, bir duruşu olmakla birlikte edebiyat anlayışının gelişmesine paralel olarak değişebileceğini belirtir. Ancak sanatını hiçbir hükümetin hizmetine vermeyeceği açıklar : "Ben edebiyatın bir ateşli silah olarak kullanılmasından yana değilim. Ama kendi iradenize karşın bile, ideolojik duruşunuz kaçınılmaz olarak yazdıklarınıza yansıyor ve okurlarınızı etkiliyor. Sanat her zaman siyasetin, ideolojinin, yazarın ya da sanatçının dünya görüşünün hizmetindedir. Ama sanatlar hiçbir zaman bir hükümetin hizmetine girmezler."

Gabriel García Márquez; William Faulkner, James Joyce, Virginia Woolf'un teknik desteğinde ("dilin özgürleşmesi", "iç konuşma" ve "zaman yönetimi"); Miguel Angel Asturias, Alejo Carpentier, Jean Rulfo, Carlos Fuentes, Mario Vargas Llosa gibi aynı coğrafyanın yazarlarının atmosferi altında, hayal gücünün, fantastiğin gerçeğin örtüsünün aralanmasındaki rolünü örnekleyerek, büyülü gerçekçilik akımıyla edebiyat dünyasında kalıcı bir iz bırakmıştır.

Aytül Özüm, Angela Carter ve Büyülü Gerçekçilik, Ürün Yayınları, 1. Baskı 2009, s. 14.

Özüm, A.g.e., s. 23.

Gene H. Bell-Villada, Bir Söz Büyücüsü: García Márquez, Kırmızı Kedi Yayınları, 1. Baskı 2011, s. 135.

Gabriel García Márquez, Anlatmak İçin Yaşamak, Can Yayınları, 5. Basım 2006, s. 282.

K. Deniz Öğüt, Bir Yaşam Öyküsü Márquez, Digital Kültür, 1. Baskı 2005, s. 34.

Gabriel García Márquez'le Konuşmalar, Derleyen: Gene H. Bell-Villada, Agora Kitaplığı, 1. Basım 2017, s. 11.

Gene H. Bell-Villada, A.g.e., s. 44.

Gene H. Bell-Villada, A.g.e., s. 192.





Yayın Tarihi : 1.5.2020

 
         
Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 409