Necip Tosun ::: ÖYKÜ DİLİ: GERİLİM VE PARADOKS / NECİP TOSUN         
Necip Tosun
İnceleme/Eleştiri 
 
 ÖYKÜ DİLİ: GERİLİM VE PARADOKS / NECİP TOSUN


Dil tartışmaları, tarihsel süreç içerisinde, Ferdinand de Saussure'den Jacques Derrida'ya, Fredric Jameson'dan Roland Barthes'e kadar pek çok dilbilimci ve yazar tarafından anlam, ses, köken, temsil, yansıtma, işlev, gramer, söylem bağlamında, kimi zaman derinlikli/zengin, kimi zaman boğucu/karmaşık bir düzlemde sürdürülmüştür. Dil tanımları, ona yüklenen anlamlar, bu süreçte zengin bir birikim oluşturmuştur. Wittgenstein'la başlayan bu ufuk açıcı birikim, Ferdinand de Saussure'le yepyeni bir boyuta ulaşır. Dilbilim disiplininin en etkin isimlerinden olan Ferdinand da Saussure dili şöyle tanımlamıştır: "Dil, bir tabaka kâğıda benzetilebilir: düşünce kâğıdın önyüzü, ses ise arkayüzüdür; kâğıdın önyüzünü kestiniz mi, ister istemez arkayüzünü de kesmiş olursunuz. Dilde de durum aynı: Ne ses düşünceden ayrılabilir, ne de düşünce sesten." Bu süreçte yapısalcılar dile yeni yorumlar getirirler. Öte yandan göstergebilim, yazınsal bir çözümleme ve okuma yöntemi olarak önemli bir dil tutumu sergiler. Artık metin incelemelerinde, eleştirilerinde dilsel yapılar, düzenekler, dilsel yapıların işleyiş biçimleri önemli olmaya başlamıştır. Roland Barthes, haz anlayışını temellendirirken gösteren-gösterilen, düzanlam-yananlam bağlamında dil olayına ilişkin seçkin görüşler üretir. Özellikle günümüzdeki postmodern yaklaşımlarla birlikte dil tartışmaları yepyeni bir boyuta ulaşır. Postmodern kuramcılar, dilin gerçekliği "temsil" eden değil, "kuran" bir işleve sahip olduğunu ileri sürerler.

"Yazınsal dil", dil tartışmalarının en önemli parçası olmuştur. Şiir dili, öykü dili, düzyazı-şiir ayırımı, bu tartışmaların odağında yer alır. Yazınsal metinlerde dil, sadece duyguları, düşünceleri aktaran bir "araç" değildir. Çünkü yazınsal dil bunların yanında yazarın sanat anlayışını, estetik tutumu da yansıtır. Kuşkusuz bu, biçemdir. Örneğin şiir ve öykü türü seçiminde ya da öyküdeki anlatım tercihinde (imgesel, sembolik anlatım gibi) dil kullanımı farklılaşır. Özellikle biçimsel yapıları ağırlıklı metinlerde dil, biçemin emrine girer ve yazar, bu biçem anlayışı doğrultusunda dili kurar. Dil bu metinlerde biçemin gereklerini yerine getirmeye çalışır. Giderek dil ve biçem iç içe geçer, birbirini belirler. Artık gündelik dil, sanat katına yükselmiştir. Yazarın kullandığı yeni dil, yeni sözcük değildir. Gündelik dilin sözcüğüdür; ama yazarın kullanımıyla yeni bir duruma kavuşmuştur. Bir başka deyişle, gündelik dildeki anlamını aşarak bir üstdile dönüşmüş, yeni bir anlam düzeneğine ulaşmıştır.

Dil aracılığıyla, düşüncedeki, ruhtaki çile, huzur, yangın, coşku dışa vurulur. Yazar açısından dil, sadece duygu ve düşüncelerin dışa vurulduğu bir araç değil, aynı zamanda biçimsel yapı oluşturmak, güzellik "yaratmak" için de kullanılan bir malzemedir. Bir başka deyişle yazar, dil aracılığıyla sadece bir aktarma değil bir inşa, yapı oluşturma peşindedir. Dil, yazarın biçim tercihine göre şekil alır. Bu, dilin, "araçsal işlevi"nin yazınsal eserlerde süratle kaybolduğu gerçeğini imler. Acaba dil, yazarın duygu ve düşüncelerini, biçimsel niyetlerini hakkıyla karşılayabilir, iletebilir mi? Dille özellikle genel fonksiyonu dışında insani hâller, duygular işaretlenmeye kalkışıldığında, amaçla sonuç arasında bir mesafe oluşmaktadır. Aslında bunda garipsenecek bir yan da yoktur. Çünkü insan ruhu elbette kelimelere sığmaz. Bu yüzden yazarlar ruh hâllerini, duygu titreşimlerini kâğıda dökmek isterken, amaç ve sonuç uzaklığıyla karşılaşırlar. Yazarlar, ruh ve düşünce dünyalarında olup bitenleri "sır havuzları"nda birikenleri temsil edecek, aktaracak bir sözcüğün, bir disiplinin peşine düşerler. Ama bütün bunların karşılığını dil evreninde her zaman bulamazlar. Çünkü o hâller dile geldiklerinde başka şeye dönüşmektedir. (Wittgenstein: Dil, düşünceyi örter.) Elbette dil gerçekliğin kendisi değil gerçekliğe yüklenen anlamlar, işaretler, simgelerdir. Max Frisch bu açmazı anlatırken dilin söylenmek isteneni değil, söylenebileni öne sürdüğünü belirtir: "Sözcüğe dönüşmüş her şeyin içinin belli bir ölçüde boşaldığını düşünmek bizi ürkütmesin öyleyse. Anlatılan yaşamın kendisi değildir. Ama anlatmak istediğimiz yaşamdır. Aynı heykelcinin çelik kalemiyle çalışması gibi çalışır dil de; gizli olanı, canlı olanı değil, boş olanı, söylenebileni öne sürer." Edebiyatçıların ellerinde dilden başka araçları da yoktur. Yazarlar, hem dili kullanmak hem de onu aşmak gibi bir açmazı yaşarlar. Bu nedenle yazınsal eserler aynı zamanda dil serüvenleridir. Bu açmazı yaşayan yazarlar, bir anlamda dili yeniden yorumlarlarken, dilin yeni imkân ve sırlarını keşfetmek durumundadırlar. Kısaca dil, yazınsal üretim sürecinde bir gerilim unsuru olarak yazarın hemen yanı başındadır. Aslında bu durum, dil ile biçimsel bir yapı oluşturma peşindeki yazarı, herhangi bir kişiden ayıran temel olgudur. Çünkü öykücü dille aynı zamanda yeni bir gerçeklik de yaratır: "Dil, bir zamanlar bildiğimiz üzere, yalnızca isimlendirmekle kalmaz, aynı zamanda gerçekliği var eder: Dil, kelimeler ve gerçekte olup bitenlerin anlatımları, yani hikâyeler vasıtasıyla gerçekleştirilen bir canlandırma edimidir."

Yazınsal türler içerisinde dille ilişkileri en gerilimli olan tür, şiirdir. Şairler neredeyse gündelik dili reddederler. Jean Paul Sartre: "Şairler dili kullanmayı reddeden insanlardır... şair dilin dışındadır." der. Octavio Paz da aynı görüştedir: "Şiirsel yaratı öncelikle dile karşı bir öfkedir. İlk işi sözcüklerin kökünü sökmektir." Şair, gündelik dili imgelere, simgelere kısaca bir başka şeye dönüştürür. Kullanılan sözcüklerin anlamı gündelik dildeki anlamlarının ötesinde bir anlama bürünmüştür. Şairlerin bu dili aşma girişimleri zaman zaman fantastik çabalara, giderek de dile karşı bir öfke ve başkaldırıya dönüşür. Ama şairlerin bütün bu başkaldırı ve öfkelerinin arkasında, ruhlarını daha dolaysız ve eksiksiz yansıtma amaçları yatmaktadır.

Kuşkusuz dilin kifayetsizliği sadece şiirin açmazı değildir. Başta öykü olmak üzere diğer yazınsal türlerin de problemidir. Çünkü bütün edebî türler bir dil serüvenidir. Bir çığlığı, bir heyecanı, bir gerilimi ya da derin bir iç sızısını en vurucu şekilde anlatmayı hedefleyen öykücü, kuşkusuz dille aynı problemi yaşayacaktır. Öykünün, özellikle günümüzde ulaştığı nokta dikkate alındığında, öykücü de şairin yaşadığı paradoksu yaşar. Ama burada bir ayırıma dikkat etmek gerekir. Öykü, nihayetinde bir anlatıma yaslandığı için, dille arasındaki "gerilim"in şiddeti şiire nazaran daha düşüktür. Yani öykü, gündelik dili tümüyle yadsımaz. Yadsımaz ama ona teslim de olmaz. Çünkü başta da belirttiğimiz gibi öykü, gündelik dilin altından kalkamayacağı insani hâlleri izaha kalkışmıştır. Bu anlamda öykü, düzyazı türleri içinde dille gerilimi şiirden sonra en şiddetli olan türdür. Peki öykü, gündelik dili hem reddetmeden hem de onu aşarak kendi dilini nasıl oluşturur?

Öykü hem fiziksel hem de duygusal bir atmosfer içinde var olur. Bu atmosferi yaratmanın birincil aracı ise dildir. Dil; olaylar, mekânlar ve duygular arasında bir biçim geliştirerek sözcüklerle, tümcelerle bir yapı kurar. Bu yapının iskambil kâğıdından mı yoksa mermerden mi olduğu, bu dil inşasının kaderini belirler. Tümce rastgele sıralanmış sözcüklerden oluşmaz. Mimari projenin gereklerine göre oluşur. Sözcük, cümle hâline gelmeden önce, tek başına sadece kendini temsil eder. Ama cümle hâline gelince bir başka gerçekliği, oluşu imler. Roland Barthes'ın dediği tam da budur: "Sözcükler herkesin malıdır, ama cümle yalnızca yazarın." Öyküde dilin gücü sadece kullanılan sözcüklerle değil, cümlelerle, belki daha çok, metnin bütününün oluşturduğu etkiyle sağlanır. Şiir için sözcük ne denli önemliyse öykü için de cümle o denli önemlidir. Ama bu sözlerden, öyküde cümlenin yaslandığı sözcüklerin gücünün yadsındığı sonucu çıkartılmamalı. Sözcük, kuşkusuz öykü için de çok önemlidir. Ama sözcüğün asli anlamlarına, gerçek fonksiyonlarına ulaşması, şiirde olduğu gibi bir başına olmaz. Sözcük, cümle ya da metin içinde kullanıldığında gerçek amaca hizmet eder. Elbette öykücü sözcük seçiminde tipik bir düzyazı yazarı gibi davranamaz, özenle seçer sözcükleri. Ama başta da belirttiğimiz gibi bu etki, kullanılan cümlede ve metin içindeki atmosferde kendini gösterir, hayatiyet kazanır. Ludwig Wittgenstein tümce konusunda oldukça nitelikli düşünceler üretir: "Tümce bir sözcük karışımı değildir. Nasıl müzik teması bir ses karışımı değilse. Tümcelerin toplamı dildir. Tümce, gerçekliğin bir tasarımıdır. Çünkü, tümceyi algıladığımda, onun ortaya koyduğu olgu durumunu tanırım. Ve tümceyi de, anlam bana açıklanmaksızın, anlarım. Tümce anlamını gösterir. Tümcenin özünde, bize yeni bir anlam üretebilmesi yatar. Tümce, söylediğini gösterir, yineleme ve çelişme ise hiçbir şey söylemediklerini."

Kuşkusuz öykücü, sadece bir bilgi, anlam aktarıcısı olarak değil, bir güzellik yaratma, giderek bir "biçim yaratma" amacıyla dili kullanır. Bir sözcüğe, bir cümleye böyle bakar. Kendi kendine konuşmadığına, sadece düşünmediğine, yazdığına göre, en etkili biçimi bulmak ister. Ancak dil, onu kullanana bir güzellik olarak kendini sunmaz. Kendi olarak gelir. Dil herkese sadece kendi olanaklarını sunar. Yazar bunu hem gerçek anlamıyla, temsil gücüyle kullanmak hem de ondan yeni bir güzellik, biçim yaratmak durumundadır. Yazar, dili o hâliyle alır, farklı bir yapıyı inşa eder. Artık gündelik konuşmadaki anlamından bir başka şeye dönüşmüş, bir bildirişim aracı olmaktan çıkmış, yazının diline çevrilmiştir. Kuşkusuz yazar bunu da dilin yapısında mevcut iç katmanları açarak, zenginleştirerek yapar. Yazar, sözcükleri, başka bağlamdaki temsilinden koparıp kendi amacına uygun hâle getirir. Çağrışımlar, bağıntılar, göndermeler o amaca hizmet edecek şekilde kullanılır.

Öyküde dilin gücü "anlam"a yaslıdır. Burada dilin iyi kullanımıyla anlam parlatılır, billurlaştırılır. Böylece okuyucunun edindiği atmosfer derinleştirilip yoğunlaştırılırken anlatımda yalınlığa ulaşılmış olur. Başarılı öykücüler, sözcüklerin anlam zenginliklerini keşfederek, ses değerine önem verip dilin artık kaybolmaya yüz tutmuş anlam derinliklerini gün yüzüne çıkarırlar. Sözcüklerin anlam çeşitliliğinden, çağrışımlarından yararlanarak anlam açıklığıyla birlikte yan anlamlarını yakalamaya çalışırlar. Öykücüler bir anlam iletmeye çalışırken, öte yandan dilden, bir biçim, bir yapı oluştururlar.

Öyküde dil yetkinliğinin gerçekleştirilmesinde öykücülerin elinde pek çok imkân vardır. Öykücüler bu imkânları değerlendirerek öykü dilini oluştururlar. Bu imkânlardan biri "yerindelik" unsurudur. Yani öykücü gündelik, bildik bir sözcüğü anlatı atmosferi içinde (akış) metnin anlatım imkânlarını maksimize edecek bir yerindelikle kullanarak, sözcüğün en çarpıcı, en örtük fonksiyonlarını gün yüzüne çıkarır. Rasim Özdenören'in, "Ocak" adlı öyküsünde, mahpusluk sonrası evine dönen kahramanımız, öykü boyunca hep aile fertleriyle ilgilenirken karısıyla tek kelime konuşmaz. Öykünün sonunda karısı kahramanımıza sadece şu sözcüğü söyler: "Hayın." "Hain" sözcüğü aslında gündelik dilin yıpranmış sözcüklerinden biri olmasına karşın bu öyküde öylesine bir "yerindelik"le kullanılır ki sözcük âdeta büyülü bir anlama ulaşır. Karısı, kendisini bırakıp giden kocasına "hayın" derken, bu kelimeyle hem kocasına olan "sevgi"sini, hem "sitem"ini, hem de "özlem"ini ifade etmektedir. Bu etki, sadece sözcüğün gücünden değil, kullanıldığı yerden kaynaklanmaktadır.

Öyküdeki dil başarılarından biri de dildeki "sahiciliğin" yakalanmasıyla gerçekleştirilir. Öykücünün kullandığı dil, gerek kahramanlara (tiplere, karakterlere) gerekse atmosfere uyum içinde olmalıdır. Yaratılan karakterler bizatihi kendisi olmalı, kendisi gibi konuşmalı, kendisi gibi duymalı, hissetmelidir. O atmosferde ortaya çıkan çevre de dille uyum içinde olmalıdır. Tiplerin bütün insani hâlleri titizlikle örülmelidir. Ramazan Dikmen'in "Muhayyer" adlı öyküsünde Doğulu/Müslüman bir karakter çizilir. Kahramanımız öylesine gerçekçi çizilir ki, iç çekerken bile kendisidir: "Fâniliğin acı tortusu. Derin iç çekişler. Hak Hak!" Bu iç çekiş biçimi (Hak Hak!) küçük bir ayrıntı gibi gözükse de yazarın dil/kültür bağlantısını nasıl gözettiğini açığa çıkarması açısından önemlidir. Çünkü dil, içinde barındırdığı ve yarınlara taşıdığı anlam yükleriyle aynı zamanda bir kültürün de birikimidir. Burada anılması gereken öykücülerimizden biri de Leyla Erbil'dir. Onun cümleleri, çoğunlukla kopuk, bağlamsız ve düzeneksizdir. Oysa bu son derece bilinçli bir tercihtir. "Ben insanların tümünün yaralı ve hasta olduklarına inanıyorum. Sanatımın kaynağı da bu, her insanda gördüğüm zavallılıkla, delilikle ilgilidir." diyen Erbil, hastalıklı insanın Türkçenin normal düzeneğine uymadıklarını belirtir: "Bir manik depresifin rahatlıkla uzun ve soluksuz cümleler çıkarabileceğini biliyoruz ya da bir megalomaninin tekrarlar ve dönmelerle karışık obsesyonlara imza atabileceğini." Erbil, her öyküde kahramanın ruh hâline uygun bir dil anlayışını benimser.

Peki, genel gramer anlayışları karşısında öykünün konumu nedir? Tabii burada gramer kavramıyla dilin işleyiş biçimindeki düzgün, kabul edilebilir yapıyı kastediyoruz. Bilindiği gibi şiir, geleneksel grameri reddeder. Hatta gerçek şiirin bu kurallardan uzaklaştıkça yakalanacağı ileri sürülür. Benzer görüşe göre "Sözcükler dilbilgisi kurallarına göre değil, düşüncemizin buyruğuna göre sıralanır." Kuşkusuz yetkin sanatçılar, dilin imkânlarını zorlayan sanatçılardır ve kuralları da aşarak anlamlı bir güzelliğe ulaşırlar. Tabii dil kurallarının bilinçli, yaratıcı bir kaygıyla aşılmasını, dil barajını aşamamış yazarların dil yanlışlarını birbirinden ayırmak gerekir. Kısaca sanatçılar, dil kurallarını yazının önünde bir engel değil, metnin paylaşımını arttıran bir imkân olarak değerlendirirler.

Kimi yazarlar ise dile "araç"tan çok, bir "amaç" olarak bakarlar. Öykülerini, imgesel, sembolik bir yaklaşıma yaslarlar. Bu öyküler, çoğunlukla "anlatılamaz", bir başkasına "aktarılamaz" biçimde yapılandırılmıştır. Öyle ki "anlatmaya kalksak, anlattığımız şey o öykü olmaktan çıkacaktır. Dilin ve anlatımın belirleyici olduğu, biçembilim çalışmalarına elverir öykülerdir bunlar." Örneklerine bakılırsa dile bir "araç" değil de bir "amaç" olarak bakan yazarların, çok daha nitelikli ürünler ürettiğini görürüz.

Öykü tarihimize baktığımızda, dil tartışmalarının ağırlı olarak "dilimizdeki yabancı kelimeler, öztürkçecilik" dolayımında gerçekleştiğini görürüz. Ama dil olgusunu, daha temelli olarak ele alan ve öyküsünün ana sorunsalı yapan yazarların sayısı hiç de az değildir. Bu bağlamda özelikle Bilge Karasu, Sevim Burak, Leyla Erbil, Ferit Edgü, Rasim Özdenören, Hulki Aktunç, Selim İleri, Ramazan Dikmen, Hüseyin Su, Nazan Bekiroğlu, Murat Yalçın öykülerinde dili ana meseleleri yapmışlardır.

Öykücülüğümüzde dil bilinci yüksek yazarlardan biri Bilge Karasu'dur. Bilge Karasu öykülerinde dili bir "araç" olarak görmez. Metinlerinde dilin olanaklarını zorlar, araştırır. Bunu edebiyatın doğal işlevi olarak görür. Yoğun, çok katmanlı, çağrışımlı cümle peşindedir. Kuşkusuz bu da imge yaklaşımının bir sonucudur. Dilin değişen, gelişen yaşamını, anlam öbeklerini, kavramları kuşatabilmek için yeni, riskli kelimeler kullanmaktan çekinmez. Dilin yaşamla, düşünceyle sürekli iletişim içinde olduğuna inandığı için, dili yeniden, yeniden "kurmaya" çalışır. Onu sadece bir kurallar dizgesi değil, bir süreç olarak algılar ve değerlendirir.

1950 kuşağının önemli temsilcilerinden olan Ferit Edgü, dil arayışları ve varoluşsal sorunlar etrafında gelişen simgesel, düşsel, zengin bir öykü evreni yaratmıştır. Öykü serüveni boyunca "nasıl yazmalı" sorusunun peşinde, hep yeniyi aramış, kişisel bir üslup yaratmaya çalışmıştır. Edebiyatı bir dil olayı olarak gören Edgü, her şeyin dil içinde, anlatılmak istenen olayların, yaratılan kişilerin bu dil yapısı içinde var olduğunu düşünerek, dilsel arayışlara girer. Öykülerinde, betimleme ve ruh tahlillerinden ziyade, simgesel, imgesel, rafine bir dil kullanır.

Öykücülüğümüzde dili incelikle, bilinçle kullanan yazarlarımızdan biri de Selim İleri'dir. Dili öylesine kusursuz bir yerindelikle kullanır ki "anı" ve "hatıra" kelimelerini aynı sayfada kaynaştırarak anıtlaştırır. Dil onda gürül gürül akan bir coşkuya dönüşür. Dolaşımdan çıkmış pek çok kelime, onun öykülerinde yeniden hayat bulur, özgürlüğüne kavuşur. O kelimelerle savaşmaz, kendi amacına uygun hâle getirip dönüştürür ve kendine ait kılar. İleri, atmosfer yaratmada, psikolojik tahlillerde dilin gücünü yetkin bir şekilde kullanır.

Hüseyin Su'nun öykülerindeki dikkat çekici özellik, dil işçiliğidir. Su, titiz bir dil işçiliği sergiler. Dilin iyi kullanımıyla anlam parlatılır, billurlaştırılır. Onun asıl başarısı, sözcüklerin anlam zenginliklerini keşfederek, ses değerine önem verip dilin artık kaybolmaya yüz tutmuş anlam derinliklerini gün yüzüne çıkarmasıdır. Sözcüklerin anlam çeşitliliğinden, çağrışımlarından yararlanarak anlam açıklığıyla birlikte yan anlamlarını yakalamaya çalışır. Artık kullanım alanı epey daralmış yer yer yöresel diyebileceğimiz bir dilden, geleneksel deyişlerden yararlanır. Su, Anadolu'yu anlatsa bile şive batağına düşmez. Türkçe dil mantığı ve grameri açısından öyküleri kusursuzdur, denilebilir.

Murat Yalçın'ın öyküleri, ağırlıklı olarak dil ve kurgu etrafında döner. Yalçın, dilin araç işlevine şüpheyle yaklaşır. Pek çok öyküsünde dil ve yazının işlevini tartışır. Öyküler, dilin kullanım olanaklarını araştıran, metnin teknik işçiliğini sorgulayan, tümüyle deneysel çalışmalardır. Okuru, bildik dil anlayışına ve anlamlara yabancılaştırmaya çalışır. Duygu ve düşünceyi ifadedeki yetersizlik, dile olan kuşkuyu derinleştirir. Yarım bırakılmış cümleler, ilginç kısaltmalar, hiç rastlanılmamış noktalama işaretleri, yeni imlerle bir çıkış arar. Bunlar da düşüncenin işleyişine bağlı olarak dilin farklı işlevler yüklenebileceğini örnekler.

Bilge Karasu, Leyla Erbil, Ferit Edgü, Rasim Özdenören, Hulki Aktunç, Selim İleri, Hüseyin Su, Nazan Bekiroğlu, Murat Yalçın yanında daha pek çok öykücü dil bilincini öykü anlayışlarının ana meselesi yapmışlardır. Kuşkusuz dil evreninin düzeni, kuralı, imkânları, kabiliyet ve zaafları hep tartışıldı, tartışılmaya da devam edecek. Ama tartışılmayacak olan dile yaslı, malzemesi dil olan sanatların dile gerekli özeni göstermeden, dilin imkân ve zenginliklerini zorlamadan hem kaliteyi tutturamayacakları hem de yarınlara taşmayı başaramayacaklarıdır. Öykü de bu sanatlardan biridir.

(Necip Tosun, Modern Öykü Kuramı, Hece Yayınları, 3. Baskı 2018, s. 131)

Aktaran Fredric Jameson, Dil Hapishanesi, YKY., 2. Baskı 2003, s. 15.

Max Frisch, "Yazarlık Üzerine", Hüseyin Salihoğlu, 20. Yüzyıl Edebiyat Sanatı, İmge Yay., 1. Baskı 1995, ss. 186-187.

Alberto Manguel, Kelimeler Şehri, YKY, 1. Baskı 2009, s. 18.

Ludwig Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus, Metis Yay., 4. Basım 2006, s. 29.

Necmiye Alpay, "Öykü ve Dil", Radikal Kitap, 17 Şubat 2006.





Yayın Tarihi : 27.5.2020

 
         
Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 267