Necip Tosun ::: ÖYKÜDE BİR DİP AKIŞI: ATMOSFER / NECİP TOSUN         
Necip Tosun
İnceleme/Eleştiri 
 
 ÖYKÜDE BİR DİP AKIŞI: ATMOSFER / NECİP TOSUN


Öyküde atmosfer; kurgudan, olay örgüsünden farklı, bütün bir öyküye yayılan, betimlemeyle, mekânla, diyalogla, ritimle, bakış açısıyla oluşan güzellik ve etki yaratma aracıdır. Oluşturulan atmosfer, belli bir estetik süreklilik ve bütünlük içinde işleyen bir dip akıntısı gibi, anlamı ve odak alınan anlatıyı besler. Atmosfer, öykünün kuruluşunda, işleyişinde, anlatım düzleminde hayati önem taşır. Çünkü metnin anlam katmanları arasındaki bağlantıyı sağlar ve güçlendirir. Kurmaca dünyada iç tutarlılığın sağlanması için atılan ilmiklerdir. Atmosfer, anlatı düzleminde, gösterme, resmetme, canlandırma işlevi görür. Bu anlamda hem resmin, fotoğrafın hem de müziğin imkânlarından yararlanır. Ancak sadece fotoğraf, resim aktarımı değil, aynı zamanda duygu aktarımı; okurda, olayla, durumla ilgili duygudaşlık yaratma çabasıdır.

Atmosfer, anlatılan şeyin geçtiği/yaşandığı basit bir sahne dizaynı değil, yazar için baştan sona anlatılan temanın etkisini artırmaya, açığa çıkarmaya yarayan bir dizi tutumla oluşur. Karakterin ruh durumunu, mekânın konumlanışını, nesnelerin görünüşünü ortak bir çizgide buluşturan bakış açısıdır. Yazar, yalnızlık, sevinç, çelişki, hüzün gibi duygu ve durumları aktarırken renklerden, seslerden, ışıklardan bir atmosfer kurar. Kurduğu her cümlede yaratacağı atmosferi düşünür ve onun bağlamında ilerler. Atmosfer, bir arka plan, manzara ve dekordan çok, odak anlatıyı, yazarın niyetini temsil eden, zenginleştiren, derinleştiren bir yaklaşımdır. Bu anlamda çevre, mekân, fotoğraf değil, sadece bu öykü için "inşa edilen", sesler, fotoğraflar, durumlardır. Öyküye giren her şeyin yeniden yorumu, anlatımın isterlerine göre düzenlenişidir.

Bir kurmaca yazarı, öncelikle okuru, gündelik hayattan uzaklaştırarak metnin dünyasına yaklaştırmak, bir başka deyişle kurmacayı inanılır hâle getirmek ister. Bunu da kuracağı, yaratacağı atmosferle gerçekleştirir. Yazar bu atmosferi iyi oluşturamaz ya da yarattığı atmosfere uygun bir dünya kuramazsa okur kurmacaya giremez ve daha girişte çöker. Bu inanç oluşturma işi oldukça güçtür; çünkü okur, okuma ânında hem gerçek dünyadadır hem de kurgusal dünyada var olmak durumundadır. Oysa gündelik uğraşların bellekteki uğultusu, yan odadan gelen televizyonun sesi, ödenmeyen faturaların kaygısı okuma ânında okurun hemen yanı başındadır. Kuşkusuz okuma ortamı mutlak yalnızlıktır ve insan böyle durumlarda anı, izlenim, sorun sağanağına yakalanır. Yazarsa, okurun belleğindeki hayatı kapamak, örtmek ve ona başka dünyaların kapılarını aralamak arzusundadır. Onun belleğine, hayal gücüne hâkim olmak ister. Dolayısıyla bir şey vaat etmesi, elindeki metni okumaya devam etmesi için ona bir gerekçe üretmesi gerekir. Okur eline kitabı aldığında bu apaçık bir ilk niyettir (okuma ve kendinden uzaklaşma) ve yazar bu niyetin sürdürülmesini arzular. İşte yazar, okurun okuduğu cümlelere bir hayatiyet katarak, öykünün dünyasıyla gerçek dünya arasındaki orantısız boşluğu/kopukluğu kapamaya çalışır. Bunu da ağırlıklı olarak atmosferle gerçekleştirir.

Sözlü kültürdeki hikâye anlatıcıları, dinleyenler bizzat karşılarında olduğu için yüz yüze olmanın avantajını kullandıkları gibi mimikler, jestler, tonlamalar, müzik kullanımı gibi yan unsurlarla da hikâyenin atmosferini kolaylıkla oluşturabiliyorlardı. Dinleyicilerin dikkatleri dağıldığında yeni hamleler yaparak onların hikâyeden kopmamalarını bir şekilde sağlıyorlardı. Ancak günümüz öykücülerinin bu atmosferi yaratmak için ellerinde sadece sözcükleri var ve tüm bu etkileri yazıyla yapmak durumundalar; yalnızlar ve karşılarında okurları yok. Onlar da "sözcük"lerle atmosfer yaratmak için betimleme, mekân, diyalog ve ritim gibi anlatım araçlarını kullanırlar. Korku, dehşet, coşkunluk, sevinç gibi duygu ve durumları metne yansıtarak bir atmosfer yaratırlar. Bunu yaparken de estetik arayış içerisinde olurlar. Çünkü öykü her zaman, estetik, plastik bir sunuşa ihtiyaç duyar ve seçicilik, yoğunluk, öykünün asgari gerekleridir.

Betimleme ve mekân, atmosfer yaratmanın en temel araçlarıdır. Öykü, romana göre kısa ve zamanı az olduğu için metinde bu araçların da en uygun bir şekilde kullanılması gerekir. Bunun için de öyküye giren her şeyin yaratılmak istenen atmosfere katkısı olmalı, her cümle vazgeçilmez; mekân, betimleme işlevsel olmalıdır. Öykülerde eşya, çevre ile anlatım ve üslûp tam bir uyum içerisinde yerini almalıdır. Böylece betimleme, verilmek isteneni tamamlayan, zenginleştiren ve anlamı derinleştiren bir görev üstlenir. Örneğin bir çarpılmışlık, çöküntü, dağılmışlık anlatılıyorsa öyküye giren betimlemeler bu temaları zenginleştirir: Evler temelinden çatırdar, kapı tahtaları çürür, odaları sis basar ve mekân nem kokar. Atmosfer yaratmada dil de işlevseldir. Öykü bir düzyazı olmasına karşın, düzyazının sınırlarını aşan bir dil anlayışıyla oluşturulur. Yoğun, çok katmanlı ve çağrışıma yaslı cümlelerle, anlatılandan daha fazla şey söylenir. Bu dil arayışı da öykücüleri imgesel anlatıma götürür.

Öykü ister gerçek ister fantastik/gerçeküstü öğelere yaslansın, ister lirik ister dramatik olsun, gerek duyduğu yegâne şey, her tercihin gereklerine uygun atmosferin varlığı ve kendi içinde tutarlılığıdır. Öyküyü oluşturan tüm öğeler, diyaloglar, betimlemeler bu dünyayı izah etmeli, atmosfere katkı sağlamalıdır. Öykülerde kimi zaman sadece diyaloglarla atmosfer yaratılabildiği gibi (Hemingway'in öyküleri), kimi zaman susmalarla, boşluklarla da yaratılabilir (Katherine Mansfield'in öyküleri). Aslolan seçilen anlatıma okuru katabilmektir. Örneğin fantastik öyküler de o dünya içinde tutarlı olmalıdır. Bu öykülerde öyle tekinsiz bir atmosfer yaratılır ki artık burada her şeyin olabileceğine ikna oluruz. Diyaloglarla atmosfer yaratma peşindeki öykücü de estetik kaygıyla hareket eder. İyi yazarların elinde diyaloglar, konuşmalar gündelik hayattaki gibi değildir; değişmiş, dönüşmüştür. Karakterlerin ruh yapısı diyaloglarla ortaya çıkarılırken, diyalogların sıralanışı, kurgunun, atmosfer yaratmanın bir parçasıdır. Bütün insani davranışlar da atmosfer oluşturma amacıyla düzenlenir.

Atmosfer, bir berber dükkânına, bir vapura, bir trene hayat vermek, nefes aldırmak, bir canlı gibi hayatın içine katmaktır. Ziya Osman Saba'nın "Neveser"de, Umran Nazif'in "Süslen Berberi"nde, Mustafa Kutlu'nun "5402"de yaptığı tam da budur. Bu anlamda atmosfer, her gün etrafımızda gördüğümüz eşyaların, araçların, nesnelerin etrafındaki gölgeleri kaldırarak yeniden var edilmesi, bir karakter olarak ortaya çıkarılmasıdır. Ziya Osman Saba "Neveser"de bir vapurun öyküsünü anlatır. O, bir vapurdan, bir ulaşım aracından çok, ruhu, kalbi olan, nefes alan bir canlıdır. Ama onun kaderi de bir insan gibidir, bir ömrü vardır ve nihayete erecektir. Boyaları dökülecek, işe yarar makine parçaları sökülecek ve bir köşede ölüme terk edilecektir. İşte öyküde vapuru bir araç olmaktan çıkarıp yaşayan bir varlık, bir organizma hâline getiren, bizde bu duyguları uyandıran atmosferin gücüdür. Yine bütün toplumsal yaşamının temsil edildiği bir yer olan "Süslen Berberi"nin kapanışının bizi etkilemesi bu yaratılan atmosfer dolayısıyladır. Yaratılan bu atmosfer, onu sıradan bir dükkân olmaktan kurtarmakta, bizde bir duygudaşlık yaratmaktadır. Çünkü bir dünya ancak yaratılan atmosferde var olur ve hayatiyetini sürdürür. Mustafa Kutlu "5402"de bir marşandize hayat verirken atmosferin gücünden yararlanır. O asla sıradan bir tren değildir, insanların hayatlarından bir parçadır. Öykü boyunca trenin toplumsal hayattaki yeri, önemi, gördüğü fonksiyonlar, insanların ona bakışı anlatılır. Ama sonunda marşandizin o şaşaalı, görkemli günleri biter. Köhne, karanlık bir cer atölyesine çekilip unutulur. Artık o parlak günler geride kalmış, istasyon ve onun etrafında oluşan bir dünya yok olup gitmiştir: "5402, köşesinde derin bir 'ah' çekerek son nefesini verir." Ama öyküden geriye istasyon, onun sosyal fonksiyonu ve trenin insan yaşamındaki yeriyle duygusal enstantaneler kalır. Sonuç olarak bir berber dükkânı, bir vapur, bir tren, atmosferin gücüyle iç burkan, insancıl bir dramın aktörüne dönüşür.

Giriş, yazarın, cümle kapısını açarak okuru öykünün dünyasına buyur etmesidir. Bu anlamda atmosfer yaratmada öykülerin girişi çok önemlidir. İyi öyküler daha girişte atmosferini kurar, okurun ruhunu yakalar. Okur ilk cümlelerde öyküyü okuma gerekçesini bulur. Bazen okur, öykünün hemen başında sadece birkaç cümle ya da diyalogla yazarın yarattığı atmosfere düşüverir. Giriş öylesine etkileyicidir ki okuru sarıp sarmalar. Okur öyküyü okumaktan kendini alamaz. Hiç niyetimiz olmasa bile pek çok öyküyü sadece çarpıcı girişlerden dolayı okuduğumuzu hatırlayalım. Bu anlamda giriş, öyküde atmosfer oluşturmada, okurla buluşmada müstesna bir öneme sahiptir. Rainer Maria Rilke, Malte Laurids Brigge'nin Notları romanına şöyle girer: "Demek buraya yaşanacak yer diye geliyorlar; burası ölünecek yer desem daha doğru." Bu olağanüstü giriş, neredeyse tüm romanı okutmaya yeter de artar bile. Ne var ki atmosfer parçalı değil bütündür ve öykünün tamamına yayılır.

Atmosfer oluşturmanın en önemli yöntemlerinden biri, okurda devam ve merak hissi uyandırarak "gizem"e yaslı anlatımdır. Bu süreçte bütün öyküye yayılan büyülü imgesel alan, gizem ve örtülü anlatımla cümle cümle örülür. Kuşkusuz hayal gücü ve hisler, her şeyi açıkça anlatarak değil, gizleyerek, örterek, ima ederek harekete geçirilebilir. Bu anlamda yazar, okurda devam, merak hissi uyandırmak için kimi arzularını karşılayıp kimini erteleyerek onu anlamın peşinde koşturur. Yazar, metin boyunca okura kapılar açar, kapılar kapatır, aktaracağı duygunun, anlamın etrafını süsler, ışıkları yakar, karartır, kahramanın bilincinde gezinir, böylece bir dünya oluşturur. Bir ressam gibidir, bir illüzyonist. "Bekleyin," der sürekli, "bekleyin." Fırça darbeleriyle bazen gölgeler yaratarak anlamı karartır, bazen ışıl ışıl aydınlatır. Asıl etkiyi yaratacak odak için karartmalar, gölgeler oluşturur, hayatın gereksiz yerlerini dışarıda bırakır, seçtiği yeri, odak aldığı yeri adım adım açar, oraya doğru yol alır. Bunları da gizem ve merak duygusuyla oynayarak, mekân enstrümanını kullanarak yapar.

Ayhan Bozfırat'ın, "İstasyon" öyküsü, sadece atmosfer yaratarak öykünün nasıl etkili bir şekilde anlatılacağının iyi bir örneğidir. Ülkede yaşanan baskıcı idareyi, kaotik ortamı, simgesel bir dille ve atmosferin gücüyle anlatır. Baskıcı idare, "tren idaresi" olarak sembolize edilir. Tren idaresinin yaptığı hukuksuzlukların, katliamların bir şekilde üstü örtülmektedir. Kimse bu sisteme/düzene karşı koyamamaktadır; çünkü korku bütün toplumu kuşatmıştır. Ülkeye tam bir karmaşa ve kaos hâkimdir. Ağırlıklı olarak diyaloglara dayalı anlatımda, çağrışım ve gizem unsurlarına yaslanarak atmosfer yaratılır. Büyük bir istasyonda inen kahraman, kalacağı yere gitmektedir. İstasyonda herkes birbirini aramakta ama kimse kimseyi bulamamaktadır. Ay ışığı korkutucudur. Tren rayları ürpertici bir şekilde parlamaktadır. İnsanlar kucaklarında gözleri açık cesetler taşımaktadır. Kahvede oturanların gözleri cesedin gözlerine benzemektedir. Kahraman karanlıkta ilerlerken ceset taşıyan insanlara sorduğunda "tren kazası" derler. Neden gizli götürüyorsunuz dediğinde ise, "Tren idaresi için iyi değil, kazaların çokluğu halkı ürkütür," cevabını verirler. Eve gelip yerleştiğinde, tren istasyonunu görmemesi için perdeleri çekmesi önerilir. Çünkü tren yolunu görmek iyi değildir. Ayrıca adama, istasyonda gördüklerini unutması söylenir. Bu tren idaresinin hoşuna gitmez, tehlikelidir sonu. Soyutlamaya yaslı bu sembolik anlatım, atmosfer yaratmada kusursuz bir şekilde kullanılır. Pek çok gerçek, sembolik bir dille anlatılırken yazar bütün anlamı, atmosferin gücüyle, imkânlarıyla gerçekleştirir.

Edgar Allen Poe "Usher Evi'nin Çöküşü"nde, atmosfer yaratmanın benzersiz bir örneğini sergiler. Poe, daha öykünün girişinde öylesine etkileyici cümlelerle bir atmosfer kurar ki, birazdan Usher Evi'nde olacak tekinsiz olaylara adım adım bizi hazırlar: "Kasvetli, karanlık, sessiz bir sonbahar gününü, iç karartıcı bir arazide at sırtında geçirmiştim. Gökteki bulutların alçaklığı boğucuydu. Sonunda, akşamın gölgeleri uzarken, karşımda hüzünlü görünüşlü Usher Evi belirdi. Nedendir bilmiyorum ama binayı görür görmez ruhuma dayanılmaz bir keder çöktü." Öykü boyunca, tuhaf biçimli gri otlar, korkunç görünüşlü ağaçlar, gözleri andıran boş ağaçlarla tablo renk renk çizilir: "Bunun göğün atmosferiyle ilgisi yoktu; çürük ağaçlardan, gri duvardan ve sessiz gölden pis bir şekilde yayılıyordu bu atmosfer. Ölümcül ve mistik, donuk, ağır, belli belirsiz, kurşun rengi bir buğuydu." Öykü daha sonra bilinmezliğe, soru işaretleriyle dolu olağanüstü olayların yaşanacağı sona doğru yol alır. Anlatıcının gördükleri, kendi kendine sorduğu sorularla büyülü bir atmosfer yaratılır ve adım adım bir kasvet, korku, fantastik tablo ortaya çıkarılır. Bu atmosferde, kanlı kefenler, konuşan ölüler, çöken konak, oluşturulan büyük tablonun bir sonucu olarak sıradanlaşır, olağanüstü olağan hâle dönüşür.

Öykücü, atmosfer oluştururken metne ses, koku, renk katar. Böylece âdeta tüm duyularımıza hâkim olmak ister. Kahramanı sokağa çıkarır; sokaktan iğde kokuları gelir, dut zamanıdır yollara dutlar dökülmüştür, sağdan soldan korna sesleri gelmektedir. İşte okur, kahramanla birlikte sokakta yürümeye başladığı, bu kokuları hissettiği, korna seslerini duyduğu zaman yazar atmosfer yaratmada başarıya ulaşmıştır. Yazar artık mekânı, aktarmak istediği anlamın aracına dönüştürmüştür. Çünkü öykücünün kurduğu atmosfer öyküde aktarılmak istenen etkinin, verilmek istenen anlamın en yaşamsal öğesidir. Anlam, bu atmosfer içinde yaşayacak, var olabilecektir.

Atmosferin okur boyutu ise anlatılan dünyada ona bir yer tayin etme çabasıdır. Sadece yazılanların değil, yazılmayan, anlatılmayanları okurun anlaması, boşlukları doldurması için yazarın onu öykünün atmosferine alması gerekir. Böylece yazar/anlatıcı ile okur aynı düşü görmeye başlayacaktır. Bu ortak düş ise, aynı atmosferi yaşamalarıyla mümkün olacaktır. Çünkü artık girdiğiniz bu atmosferde yazarla aynı düşü görmeye başlamışsınızdır. Ancak, sadece sahnelemeyle, dekorla atmosfer yaratılmaz, aksine atmosfer bütün anlatıma yayılmıştır. Öyle ki kimi öyküler sadece atmosfer olarak var olurlar. Atmosfer öyküler dendiğinde ilk akla gelecek isim William Faulkner'dir. O neredeyse sadece atmosfer yaratmak için yazar. Onun metinlerinde, olay, konu tümüyle anlamını yitirmiştir. Yazar söyleyeceği her şeyi kurduğu atmosferde söylemiştir. Atmosferi en işlevsel kullanan yazarların başında o gelir. Olup biten ve olacak şeyler, kurulan atmosferden anlaşılır. Atmosfer bu anlamda pek çok fazlalığın önüne geçer. Öyle etkileyici bir atmosfer yaratılır ki, orada hiçbir şeyin söze dökülmesine gerek yoktur, söylenmek istenen her şey söylenmiştir. Bir başka deyişle söylenmesine gerek kalmadan ayan edilmiştir. Söz artık fazlalıktır, anlamsızdır ve anlatıma yüktür. Flannery O'Conner'ın "Irmak" adlı öyküsünde, hiç acıdan, tacizden bahsedilmeden, sadece oluşturulan atmosferle okurda duygudaşlık yaratılarak bir çocuğun intiharı anlatılır. Çocuğun çıkışsızlığı ve intiharı, İsa'ya ulaşma arzusuyla yumuşatılır ve dramatik durum iyi kurgu ve diyaloglarla oluşturulur. Gündelik işler, gündelik ritüeller sergilenirken alttan alta yeni bir hayat kurulur. Okur artık yeni dünyanın gerçeklerine ulaşmış, anlatıdan onun gereklerini beklemektedir.

Öykücü bir fikrin/düşüncenin doğruluğunu ispattan çok, bir ayrıntıyı dilin gücüyle biçimlendirip dünyaya kazandırır. Çünkü bir şeyi ima etmiş olmak, onu kaosun içinden çekip almak, bir atmosferle adım adım tanımlamak, bütün boyutlarıyla etkisini okura geçirmek demektir. Ayrıntıyı, ima edilen şeyi, seçip sanat katına yükseltmek yerine, kabaca bir bütün olarak aktarmak, onu, ait olduğu bütüne, yani kaosa yeniden iade etmek ve etkisizleştirmek demektir. İyi öykücüler, gerilim ve merak unsurlarıyla bir ayrıntının üzerinden görünmeyen gerçekleri sezdirmeleriyle başarıya ulaşırlar. Bir başka deyişle öykücüler, kavram ya da görüntü üzerine konuşmazlar, bir ayrıntıdan kavram ya da görüntü oluştururlar. Bunu da anlatımlarını orantı, ritim ve yaşamsal izdüşüme yaslayarak ve dilin gücünü kullanarak gerçekleştirirler. Bu süreçte okur beklentisine denk düşecek "bilgi"leri sürekli dışarıda tutarak, ilmik ilmik metni örerek ve okurun beklentisini kabaca tüketmek yerine büyüterek farklı bir dünyaya taşırlar. Çünkü o duyguyu tüketmek yerine gizemle besleyerek çoğaltmak, zenginleştirmek isterler. Görülmeyeni göstermek için bunu yapmak durumundadırlar.

Bu anlamda öykücü hayata teslim olmaz. Çünkü hayat yanıltır; bugün gördüğümüz şeyi yarın bozar, dağıtır, bir başka biçime sokar. Bu yanılgıya teslim olan öykücü, hayatın oyununa gelmiştir. Öykücü, hayatın değişen görüntüsünden çok, bir öz, bir birikim, sarsıcı bir etkiyi "kişiselleştirip" yeni bir fotoğraf ortaya çıkarabilirse hayatı etkili bir duyguya ve izlenime dönüştürebilir. Bir başka deyişle hayat kişileşmeden (ki yazarın biçemi ve seçme ustalığından oluşur) yeniden yaratılamaz. İyi öyküler sadece bir şey anlatmazlar, bir anlam aktarır, okurda bir keşif duygusu uyandırırlar. Bunu da atmosferle gerçekleştirirler. Atmosfer, konudan/temadan ayrıştırılamaz. Zaten yaratılan güzellik bu bileşimdir. Halıya dokunan ceylan artık başka bir şeydir. Hayatta olduğu gibi değildir, dönüşmüştür. Tüm sevdiğimiz öykülerin öncelikle bizde bir duygudaşlık yarattıklarını, sonra da bütün bir öyküde dilin gücüyle büyülü bir atmosfer oluşturduklarını görürüz. Bu duygudaşlık çiğ bir duygunun öne çıkarılmasıyla değil, bir atmosfer içinde gizlenerek, kristalize edilerek sunulmasıyla hayat bulur.

Öykücü bir olayı, bir gerçeği, hayatı direkt olarak aktarmaz, onun yerine geçecek küçücük bir sahneyle dramatize eder, kendi diline dönüştürür, hayattan koparıp sanatın verimi hâline getirir. Bunun için de ihtiyacı olduğu en önemli enstrüman atmosferdir. Katherine Mensfield, "Sinek" adlı öyküsünde, aktarmak istediği gerçeği (savaşın mahkûm edilişi) direkt olarak söylemez, gizler; ama sahne kurarak dramatize eder. Öyküdeki mesajı, anlamı, savaş karşıtı sloganlarla değil, savaşta kaybettiği oğlunun acısını sinekle oyalanarak unutmaya çalışan adamın kayıtsızlığıyla verir. Bu tahammül edilemez kayıtsızlık çok daha vurucu, dramatik bir etki yaratır. Ayrıntı dediğimiz, atmosfer dediğimiz şey tam da budur. Savaş kötüdür demek hayattır, ama adamın sinekle uğraşması öyküdür. Bir başka deyişle öykü, mutlaka olağanüstü olaylarla, mucizelerle, şaşırmalarla derdini anlatmaz, daha basit bir sahnelemeyle çok daha etkili anlatabilir. Bu da atmosferle gerçekleştirilir.

Atmosfer yaratmadaki başarı, öykünün yazılma serüveniyle sıkı sıkıya ilişkilidir. Öykü kimi zaman bilinmeyen doğru yapılan bir yolculuktur. Bilinçaltı izdüşümleri, çağrışımlar ve görüntüler eşliğinde yapılan bu yolculukta anılar, fotoğraflar zihne üşüşür, sözcükler birbirine çarpar, kırılmalar, bütünleşmeler olur ve yolculuk sürer. Yaşanmışlıklar ve hayaller iç içe geçer; yazar konuşturur, susar, cevap verir, kahramanlar yaratır, seslendirir, imgelerin peşine düşer, yaşanmışlıkları yeniden kurgular, bozar, dağıtır. Bazen hiç düşünmediği bir kahramana çarpar. Tam o anda yeni bir öykü doğmuştur. Bir anne kızının saçlarını taramaktadır, çocukluk sevgilimiz pencereden el sallamaktadır. Ama yoluna devam eder öykücü. Çünkü bir kurmaca içinde olduğunu bilir ve bunun dışına düşmemek için atmosferi özenle oluşturur. Bu anlamda yazarlar, bu süreçte okurdan önce pek çok keşif süreci yaşarlar. Yazar, geçmişe doğru yapılan bu yolculukta bazen vardığı yer konusunda kendisi bile hayrete düşer. Bu anlamda öykü, ille de bir yere varmak değil, yolculukta kaybolmaktır. Ama bu yol yeni bir yoldur, odağın daha da parladığı, anlamın yeni yüzlerinin ortaya çıktığı yeni bir yol. Yazar bu yolculuğu, bir atmosfer kurarak yapar ve bu yolculuğa okurla birlikte çıkar.

Odak, merkezî nokta, niyet, öykünün yazılma gerekçesidir. Biçim, yapı, olay örgüsü, karakter bu çıkış noktasını, anlamı en iyi aktaracak olan araçlardır. Öykü, yazarda özgürce oluşur, ama "odak" sürekli bu serbest dolaşımı denetler. Yazar yazma anında, Poe'nin sözünü ettiği önceden belirlenmiş tasarımın (işleyeceği biricik ve tek etki) yönünde gitmekle birlikte çağrışımlara da açıktır. Tek etkiyi (niyet) derinleştirebilir, onun anlamına yeni kapılar açabilir. Bu anlamda öykücüler bir izlenimden, bir ayrıntıdan yola çıktıkları için daha en başta öyküyü bütünüyle tasarlayamazlar. Yazma anında öykü tamamlanmış değildir. Sadece bir odak ve anlamı verecek etki belirlenmiştir. Bu ayrıntıyı anlatırken anlık çağrışımlar ve oluşan atmosfer baskın olur. O atmosferi oluşturacak dilin, çağrışımların peşinden giderler. Yaşamsal tanıklığın, dilsel, öyküsel ifadesinin yol göstericiliğinde metinlerini coşkuyla oluştururlar.

Bir kokudan, sokağın bir görüntüsünden, balkonda sallanan çamaşırlardan yola çıkan öykücü bir hayat kurar. Bu süreçte bir kütüphane masası, bir eldiven, duvardaki slogan yaşamsal bir portre olarak canlanır. Bu nesnelerin üzerindeki yaşanmışlık izleri, yazarın dikkatiyle, duyarlığıyla ve çok özel yazma bilinciyle kişiselleşerek bir atmosfere dönüşür. Tek başına yaşamsal tanıklık hiçbir şeydir. Ama bu çağrışıma yaslı anlatımdan, kontrolsüz bir dağınıklığı değil, yaratım sürecine teslim oluşu, onun doğasına bağlılığı kastediyoruz. Çünkü söz konusu olan oluşturulmak istenen atmosferin özgürlüğüdür. Amaç tasarlanmış odak etrafında özgürce dolaşmaktır. Anlatıcı/yazar bu atmosferi iyi oluşturamazsa kurmaca dünyanın "sanki" sahnesi okur gözünde hemen çöker. Bu nedenle anlatıcı yazma anında düş görüyorsa asla uyanmamalıdır. Pek çok yazarın, öykülerinin oluşum sürecini anlatırken, kendilerinden geçerek, bir başkası olarak yazdıklarını, ancak öykü bittikten sonra rahatladıklarını söylemeleri tam da bu gerçeğin ifadesidir. Çünkü yaratma ânının ruh hâlini dayatan bu atmosferdir.

Her hikâye anlatım biçimini kendi getirir. Yazar sadece bu biçimleri arar, yazmak için bunu bekler. Hikâye bu yeni biçimle var olur. Atmosfer bu biçimin ortaya çıkması için kurulması gereken dünyadır. Bütün öykü, tek bir fotoğrafı, tek bir anlamı ortaya çıkarma peşindedir. İşte atmosfer, yazarın, öyküdeki bu fotoğrafı, anlamı ortaya çıkaracak şekilde bütün öyküyü aynı renkte boyamasıdır. Böylece öyküde yaratılan atmosferle estetik bir motif yanında birlik ve bütünlük de sağlanmış olur.

(Necip Tosun, Modern Öykü Kuramı, Hece Yayınları, 3. Baskı 2018, s. 97)


Yayın Tarihi : 27.5.2020

 
         
Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 369