Necip Tosun ::: LEYLÂ ERBİL: BOZGUNUN VE BAŞKALDIRININ ESTETİĞİ / NECİP TOSUN         
Necip Tosun
İnceleme/Eleştiri 
 
 LEYLÂ ERBİL: BOZGUNUN VE BAŞKALDIRININ ESTETİĞİ / NECİP TOSUN


Leylâ Erbil (1931-2013), Türk öykücülüğünde yenilikçi biçimsel arayışlar dendiğinde ilk akla gelebilecek üç-beş isimden biridir. Erbil, 1950 kuşağının yenilikçi ikliminde dilde, biçimde özgünlük arayışı içerisinde olmuş, öykücülüğümüze entelektüel bir düzey, felsefi bir derinlik kazandırmıştır. Kadın sorunlarını cüretkâr bir tutumla ele alırken, biçimsel anlamda da geleneksel öykü anlayışının tümüyle dışında bir biçim yeniliği peşinde olmuştur.

Leylâ Erbil öykücülüğünün ana çizgisini; Freudyen öğreti, varoluşçuluk ve sınıfsal çelişkiler olarak sıralayabiliriz. Erbil, varoluşçuluğu toplumsal sorunlar ve cinsellik temaları bağlamında değerlendirir. Öykülerinde "kara edebiyat"ın, yeraltı edebiyatının, gerçeküstücülüğün, hiççiliğin sınırlarında gezinir. "Dünyanın en despot, en buyurgan, erkek egemen toplumunda" yaşadığını düşünen Erbil, öykü dünyasını da bu olumsuzluklarla mücadeleye adamıştır. Bu mücadelede uzlaşmayı, serinkanlılığı değil, öfkeli, kışkırtıcı, sivri bir dili benimser. Çünkü o, açıkça despotizme savaş ilan etmiştir. Savaş da elbette öfke ve kinden beslenir. Bu yüzden onun öykülerinde savaşın kuralları işler ve serinkanlı, sakin bir tutum yerine, gerilime yaslanan bir anlatımı yeğler. Öykülerde sivri bir dille toplum, çevre ve otoriteyi en ağır biçimde eleştirir.

Erbil, ikili insan ilişkilerindeki savaşın, bozgunların tam ortasına kurar kamerasını. Mikrofonu bu yaralı insanlara uzatır. Doğal olarak da anlatımdan âdeta kan damlar. Tema olarak işlediği "bozgun" ve "başkaldırı" onda bir biçim olarak da dışlaşır. Bir bozgun ancak bozgun diliyle ve biçimiyle anlatılabilir düşüncesindedir. Öyküler bu yüzden bazen kontrolsüz bir sayıklamaya dönüşür. Kahramanların ruh hâllerine denk düşen bir eksikliğe, parçalanmışlığa... Bu hastalıklı hâllerin derli topluluğu, düzenliliği düşünülemez elbette. O da düzenli, dört başı mamur bir olay anlatmak yerine, zihinsel gelgitlerin, bilinç kaymalarının düzensiz sayıklamalarını aktarır.

Onun öykülerinin rengi siyahtır. Tüm öykülerde incinmiş, kırılmış, kıstırılmış hayatların peşine düşer. Ona göre anlatılmaya değer olan sadece ve sadece bozgunlardır. Okur daha ilk cümlelerde bir bozgunun orta yerinde bulur kendini. Bu öykülerde umuda, iyimserliklere, aydınlıklara yer yoktur. Apaçık sorgulama ve yüzleşmenin öyküsünü yazar. Öfkeli, kışkırtıcı, rahatsız edici bir dille yapar bütün bunları. Kanayan yaraların etrafında gezinir. Bütün bunları görmezlikten gelmeyi ihanet olarak görür. İnsanın kötücül, hastalıklı yanlarında derinleşir.

Erbil hep kırılmış, içine eğilmiş (düşmüş mü demeli) kahramanları anlatır. Dostsuz, kimsesiz, dayanaksız insanları. Tüm kahramanları boşluk, hiçlik, inançsızlık içindedir. Çoğu Shakespeare'in yanlışlarını bulacak kadar bilinçli, entelektüeldir. Ama bu konumları bile onları bunaltıdan, boşluktan kurtaramaz. Kimi kitapları yakar, kimi okuduklarını aşağılar. Yani hiçbir hayat biçiminde kurtuluş, umut ışığı yoktur; her yol kaçınılmaz bir biçimde yenilgiye çıkmaktadır. Onun öykülerindeki ayrıksı özellik tam da budur: Bu hayat böyledir ve çıkış yoktur. İnsanın yazgısı bu labirentte yok olmaktır. Geçmiş bugünün iz düşümüdür ve insanın her ânını besler. İzler yaralayıcı ve kalıcıdır. Bir ömür sürer. Bugünü kuşatır ve bozgunu sağlar.

Kendi doğrularına sahip çıkamama, boyun eğme, ikiyüzlü ilişkiler, oturmamış kişilikler, rol yapan insanlar sıklıkla gündeme getirdiği konulardır. Öykülerde aile kurumuna, toplumun sahte namus anlayışına, kadının algılanma biçimine, erkeksi düzene, kendilerini aşağılatan kadınlara ağır eleştiriler getirir. O, her tarafın "erkekler" tarafından kuşatıldığını düşünür. Dilin, devletin, toplumsal yaşamın, dinin, her şeyin "erkeksi" olduğuna inanır. Bu yüzden kadının yeniden kendini var etmesi gerektiğini ileri sürer. Bunun yolu da başkaldırmaktan geçer. Muhalifliğini ağırlıklı olarak "cinsiyet" anlayışına yaslar. Öykülerinde bu cendere (çevre, toplum, gelenek) içindeki psikolojisi sarsılmış kadınları, delileri, hastalıklı insanları anlatır. Onlar, cinselliklerini yaşayamadıkları için anne babaya, toplumsal yapıya, otoriteye karşı çıkıp, erkeksi dünyayı yıkmaya çalışırlar.

Geçmişte yaşanmış olumsuz cinsel tecrübelerin izleri, kahramanların bir ömür peşlerinden gelir. Öykülerde doğallığından koparılmış cinselliğin nasıl hastalıklı bir hâle dönüştüğü sergilenir. Özellikle genç kızlara yönelik baskılar onları ömür boyu sürecek açmazlara sürükler. Evlilik kurumuna eleştiriler getirir. Bu kurum hep erkeksi dünyanın çıkarlarına hizmet etmekte, kadının kıstırılmışlığını hazırlamaktadır. Bu yanıyla da erkeksi hayatın tek yanlı aracıdır. Kurallarla, ayıplarla ve kurumlarla bertaraf edilerek bir çerçeveye hapsedilmiş kadına kalan ise yanlış zamanlarda yanlış çözümler üretip kendi kıyımını hazırlamaktır.

Roman ve romansları dışında Hallaç (1960), Gecede (1968), Eski Sevgili (1977) adlı üç öykü kitabı bulunan Erbil'in bu kitaplarına baktığımızda, kadın ve kadın sorunlarını merkez alıp toplumsal, tarihsel yapıyı irdelediğini görürüz. Onun öykü serüveni varoluşsal sorunlardan cinsel sorunlara oradan da devrimci mücadeleye evrilir. Ama neyi anlatırsa anlatsın kadınlık hâlleri öykülerinin ana izleğini oluşturur. Erbil'e göre, kadın sorununu çözememiş toplumlar neye bağlı olurlarsa olsunlar, nasıl yönetilirse yönetilsinler bir yerde tıkanırlar. Bu bağlamda ülkemizdeki tüm sorunların kaynağında kadına olumsuz bakış yatmaktadır. İlk öykü kitabı Hallaç'ı tümüyle varoluşçuluğa yaslar. Yenik, boğuntulu, çıkışsız, mutsuz kahramanlar topluma, çevreye başkaldırır. Hep aynı kahramanı anlatır gibidir. Onun kahramanları "yüzyıllardır tek ayak üstüne cezaya kaldırılmış bir öğrenci denli" mutsuz, itilmiş, yalnızdırlar. Git gide içeri kaçar, kendi içine çekilir ama dışarıdakiler sürekli çoğalır. Kitabın bir Samuel Beckett alıntısıyla başlaması boşuna değildir: "Hiçbir şey hiç'ten daha gerçekçi değildir." Bunalım, öykülerde, varoluşçuluktan beslenen bir yalnızlık, cinselliğini yaşayamama, kadınlığını kabul ettirememe olarak dışlaşır. Kitap aynı zamanda dönemin yenilikçi akımlarının cesur bir uygulamasıdır. Erbil, biçimsel, yaratıcı denemelerin en üst sınırlarında dolaşır. Geleneksel öykü anlayışını tümüyle reddeder. Giderek bir anlamı ve bir hikâye kurmayı bile. Bilinçaltının gelgitleriyle oluşturur metinleri. Özne kadın ve onun toplum, çevre içindeki kıstırılmışlığıdır. Freudyen öğretinin ruhsal çözümlemeleri, Beckett'in olayı, tasviri, giderek edebiyatı reddeden anlatı anlayışını âdeta kahramanlar üzerinde "test" eder. Topluma, toplumsal yapıya ağır eleştiriler getirir. Ama bu eleştirinin kaynağı sınıfsal değil bireysel, kişisel varoluş sorunlarıdır. Özellikle insan ilişkilerindeki ikiyüzlülüğü, açmazı işler. Despotizm, erkeksi yapı içindeki kadın mutluluğu olanaksızdır. Bu ilk kitaptaki tutum nedeniyle bireyci olarak nitelenecek, toplumcu sanata, sınıfsal çelişkilere ilgisizliği eleştirilecektir.

"Bilinçli Eğinim I"de, var olmak için toplumun çürümüşlüğüne başkaldıran kadın, parası olduğu hâlde hırsızlık yapar. Bu bir başkaldırı örneğidir ve var olmanın bir gereğidir. Öykü boyunca, "geleceğe ilişkin sorumluluk", "başkalarından kaynaklanan kötülük", "kendi özgürlüğünü elinde tutmak", "yeni bir olay yaratma yetisi", "olguların beni değil benim onu yönetmem" gibi varoluş felsefesinden kaynaklanan kimi felsefi sorunlar, öğretiler tartışılır. "Bilinçli Eğinim II"de, annesi ile babası ölmüş kadının hayatla yüzleşmesi anlatılır. Kadın mutsuz bir çocukluk geçirmiştir. Baba denizcidir ve sürekli dışarıdadır. Hep annesiyle birliktedir. Annesinin kadın algısını eleştirir. Özellikle "insan sorumluluk sahibi olmalı" sözünü. Anne ve baba, kızın mutluluğunu önleyen iki kişidir. Ölüm karşısındaki çaresizlik onu çılgına çevirir. "Diktatör"de ise dilsiz evlilikler, dilsiz kadınlar yanında üvey anne sorunu ve bunun çocuklara yansıması işlenir: Baskı, boğuntu, kıstırılmış yaşamlar ve çıkışsızlık.

İkinci kitap Gecede, onun birinci kitapla ilgili olarak ileri sürülen bireycilik suçlamasını aşma, toplumsal duyarlıklara eğilme girişimidir. Hallaç'tan biraz farklı bir kitaptır. Aynı yaklaşım sürmekle birlikte, sosyal konuların da öne çıktığını görürüz. Biçimsel yaklaşım ise öykülerin yine en büyük özelliğidir. Erbil, Gecede çıktığında (1968) Cumhuriyet gazetesinde "insanı Marksist ve Freudist açıdan ele alan" başlığıyla tanıtım ilanı verir. Kitaba da adını veren öyküde erkeklerin kadını cinsel bir obje olarak görmesi eleştirilir. Burjuvazinin, aydınların kadın-erkek algılarına hırçın bir başkaldırı, içeriden bir eleştiridir.

"Vapur" ise fantastik, gerçeküstü temalarla yazılmış bir öyküdür. Öykünün kahramanı bir vapurdur. Tümüyle simgesel bir anlatımla isyancı bir vapur anlatılır. Haksızlıklara başkaldıran vapur, halkı uyandırmaya çalışır. Halk bu olaya güler, eğlenir, vapurun bu isyanını algılayamaz, onun yanında yer almaz. Vapurla bir aydın simgelendiği söylenebilir. Ama sonuçta halk bu vapuru (aydını) anlayamaz. Ortaya tam bir hayal kırıklığı çıkar. Sonunda "yeni bilinçler" yaratmak üzere başka ülkelere doğru yola çıkmıştır. Ya da çaresiz ve umutsuz olduğu için kendine kıymıştır.

Üçüncü kitap Eski Sevgili yine cinsellik ve toplumsal olaylar çerçevesinde oluşur. "Konuşmadan Geçen Bir Tren Yolculuğu"nda, toplumun/çevrenin "tanımladığı" kadın olayına başkaldıran bir tip gündeme getirilir. Toplumun koyduğu kurallarla kişinin doğruları çatışmakta, ortaya tam bir karmaşa çıkmaktadır. Başkaldıran birey sonunda yenik, ezik bir şekilde sayıklamaktadır. "Biz İki Sosyalist Erkek Eleştirmen"de, Türk edebiyatındaki eleştiri kurumu, buradaki "erkeksi" yaklaşımlar eleştirilir.

Onun Türk öykücülüğündeki en ayrıksı yanı, denediği biçimsel yapılar ve Türkçe kullanımındaki muhalif tutumudur. O öykülerini bildik, alışılageldik yapıların dışında kurar. Beckett, Kafka, Joyce, Faulkner, Woolf tonları farklı olsa da biçim anlamında takipçisi olduğu yazarlar olur. Biçimsel anlamda bu yazarlara sadıkken, tematik açıdan da Marx, Freud, zaman zaman Dostoyevski'yi değerlendirir.

İç monolog ve bilinç akışı en çok denediği biçimsel yapılar olur. Bu arada ironi ve kara mizah da sevdiği anlatım tarzlarındandır. Bilinçlenmiş kadının cinselliği tersinden bir güç olarak erkeklere karşı kullanmasını kara mizahla dışlaştırır. Buna bir öç alma yöntemi olarak da bakılabilir. Kara mizah, erkeksi düzeni kavrayamamış kadın kahramanı hicvetme aracı olarak kullanılır. Kimi öykülerde de gerçeküstü, simgesel anlatımı tercih eder. Bunlardan en başarılısı "Vapur" öyküsüdür. Ama mektup biçimi hiç şüphesiz en sevdiği anlatım biçimidir ("Çekmece", "Tanrı").

Kullandığı biçimsel tekniklerden biri de öykülerin içine çeşitli belgeler, fotoğraflar koymasıdır. "Gecede" ve "Çekmece" öykülerinde bunları kullanır. "Çekmece" öyküsünde, bir liman fotoğrafı, evin yıkım kararını gösteren resmî yazı fotokopisi ve kahramanın öldüğünü gösteren gazete fotokopisi yer alır. "Tanrı" öyküsünde de bir kartpostal kullanır. Kolaj, montaj, iktibas tekniğine başvurur. Böylece öykünün hem kurgusal yanının altını çizmek, açık etmek, hem de gerçeklikle bağlantısını sıkılaştırmak ister.

Ağırlıklı olarak postmodern yazarlarda görülen, anlatıcının öykünün içinde yer alması durumu, onun da tercih ettiği bir yöntemdir. Hallaç'ın pek çok öyküsünde yazar yerini alır ve okura bir öykü okuduğunu hissettirir. Anlatıcı bu savaşta taraftır ve tam bu yerlerde anlatıcının sesi, duyguları, yorumları bizzat Leylâ Erbil olup çıkar. Erbil, kimi, neyi anlatırsa anlatsın, öykünün tam merkezine kendisini konumlandırır.

Yenilikçi tutumu dilde de sürer. Dili gerer, yeni anlamlar üretmeye çalışır, kendi deyimiyle öz Türkçecilerden de öz Türkçeci bir tutum sergiler. Kimi kez de dili hiçliğe, anlamsızlığa sürükler. Öykülerinde uzun cümleler kurar. Dilin bir anlaşma aracı olmasına aldırmaz. Kahramanı nasıl konuşuyorsa öylece aktarır. Büyük harf, küçük harf, nokta, virgül ona yetmez. Dilediği gibi kullanır. Virgüllü soru işareti kullanmak ister ama bu ne daktiloda ne de bilgisayarda vardır. Bu yüzden dil onun yapmak istediği pek çok şey için temel bir enstrümandır. Cümleleri çoğunlukla kopuk, bağlamsız ve düzeneksizdir. "Ben insanların tümünün yaralı ve hasta olduklarına inanıyorum. Sanatımın kaynağı da bu her insanda gördüğüm zavallılıkla, delilikle ilgilidir." diyen Erbil, hastalıklı insanın Türkçenin normal düzeneğine uymadıklarını belirtir: "Bir manik depresifin rahatlıkla uzun ve soluksuz cümleler çıkarabileceğini biliyoruz ya da bir megalomaninin tekrarlar ve dönmelerle karışık obsesyonlara imza atabileceğini." Her öyküde kahramanın ruh hâline uygun bir dil anlayışını benimser.

"Yazarken asla okuyucuyu düşünmedim. Kendi dilimi, metni yaratmaktan başka, okuru eğlendirmeyi, kaç satacağını, beğenilip beğenilmeyeceğini, eleştirmenlerin hoşlanacağı gibi yazmayı filan hiç düşünmedim." diyen Erbil, bazen ruhun labirentlerinde dolaşırken ışığı iyice kısar. Görüntüyü bulanıklaştırmaya, flulaştırmaya çalışır. İnsanın etrafındaki, görünen her şeyi, dekoru, tasviri değersizleştirir. Anlattığı bireyi bazen çevresinden soyutlayarak, zihnine hapseder ve orada derin yüzleşmeleri aktarır. Bazen kahraman nefes alıp veren bir canlı değil, bir görüş bir yorum olarak dışlaşır. Bu bölümlerde, kapalı, iyice kapalı bir anlatımı tercih eder.

Leylâ Erbil, edebiyatı avutucu bir insanlık eylemi değil, işlevsel bir imkân olarak görür. Ancak inandığı doğruları, gerçekleri, serinkanlı bir üslupla anlatmak yerine, rahatsız edici, kışkırtıcı bir biçimle öyküler. Bunu da okuru savaşın tam orta yerine sürükleyerek yapar ve savaşın kurallarını uygular. Sonuçta uzun bir zaman dilimine yayılan öykü serüveninde aynı izlekleri anlatmasına karşın, özgün biçimler deneyerek tekrar sorununu aşmış ve hep yenilikçi kalmayı başarmıştır.

(Necip Tosun, Öykümüzün Kırk Kapsı, Dedalus Yayınları, 2. Baskı 2018, s. 237)

Yılmaz Varol, "Söyleşi: Öyküde 1950 Kuşağı Leylâ Erbil", Düşler, Öyküler, Sayı: 4, Mayıs 1997.



Yayın Tarihi : 19.7.2020

 
         
Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 165