Necip Tosun ::: KIZILIRMAK TÜRKÜSÜ / NECİP TOSUN         
Necip Tosun
Öyküler 
 
 KIZILIRMAK TÜRKÜSÜ / NECİP TOSUN


İğde kokuları taptaze bahar akşamının içinden gelip yüzüne vuruyor, baharın ürpertici serinliği ile iğde kokusu iç içe geçiyordu. Güvercinler, serçeler uçuşuyordu havada. Söğütler, kavaklar, selviler ırmak boyu uzanmışlar, bahara eşlik ediyorlardı. Artık batmak üzerine olan güneşi, gürül gürül akan ırmağı, uğultulu ormanı ve herkesi gözetleyen dağları sanki ilk kez görüyormuş gibi coşkuyla seyrediyordu. Yıllar sonra tıpkı filler gibi en başa, hikâyenin başladığı, huzur içinde öleceği yere, ırmağa dönmüştü. Belki gizemli ve büyüleyici doğanın ortasında durup düşünebilir, paramparça olan ruhunu bir araya getirebilirdi. Aylardır ırmağın nazlı nazlı akışına bakarken zihninde kaybolmuş günler, rüyalar, hayal kırıklıkları, zaferler ve mağlubiyetler akıyordu. Burada, yüzüne, kalbine, bakışlarına usul usul sinen neyi atladık sorusuna bir cevap arıyordu. Bütün yolculukları yapmış, bütün maceraları yaşamış biri olarak ırmağın kenarında yaptırdığı küçük kulübesinde sadece bekliyordu. Hayatı boyunca bu ırmakta yüzmüş, şelalelerinden düşmüş, dingin sularında dinlenmiş, dağları, ormanları aşmış, batmış, çıkmış, nefessiz kalmış, sırtüstü dinlenmiş, karanlıklarını ve aydınlıklarını yaşamıştı. Yıllar sonra evine dönen bir denizci gibi doğduğu topraklara yeniden dönmüş ama mal mülkle gelmemiş, anlatmakla bitmeyecek bavul bavul hikâyeler biriktirmişti.

Şimdi burada, ırmak kıyısında, kavak, söğüt ağaçlarının arasında, gecenin yıldızlarının, ay ışığının altında yeniden düşlere dalmıştı. Kendini her şeyden arınmış hissediyordu; arzulardan, kavgalardan, sevinçlerden, acılardan. Geceye yaslanmış kırlara, bayırlara, ışıl ışıl ırmağın suyuna bakarken, damla damla boşalan hayatını, paramparça olmuş varlığını nerelerde harcadığını düşünüyordu. Toz olup savrulmuş ruhunu olsa olsa hikâyenin başladığı yerde bir araya getirebilirim duygusuyla yeniden buraya dönmüştü. Küçüklüğünden beri her ırmağın bir türküsü olduğunu düşünürdü. Derinlerden gelen, insanı büyük yolculuklara, düşlere çağıran bir türkü. Kızılırmak'ın da bir türküsünü keşfetmiş, yıllarca bu türküyü dinlemiş, bu türkünün peşinden gitmişti. Yeniden ırmağın ışık oyunlarına, havada uçuşan serçelere, güvercinlere bakarken, o melodiyi arıyor, o melodinin sözcüklerdeki karşılığını bulmaya çalışıyordu.

Küçükken burnunu ırmağın mavi/yeşil sularına değdirircesine yaklaştırıp sormuştu: "Bu ırmağın adı niçin Kızılırmak?" "Çok kan aldı," demişlerdi, "her mahalleden bir kişi boğuldu burada, bu yüzden adı Kızılırmak." Kasabalılar, ırmaktan hep korkmuşlar, ona, çocuklarını ellerinden alan korkunç bir yaratık olarak bakmışlardı. Bu korkudan dolayı kasabalılar çocuklarının ırmağa gelmesini yasaklamışlardı. Ama o bir şekilde ırmağı keşfetmişti. Her yaz gizli gizli, ailesi duymadan Kızılırmak'a yüzmeye gelir, bütün gününü burada geçirir, bitmez tükenmez yolculuklar tasarlar, suyun sesinde, mavinin derinliğinde kaybolur, kasabadan kurtulmanın düşlerini kurardı. Onun için ırmak kasabadan kurtuluşunun simgesiydi. Billur gibi suyun içindeki çakıl taşlarına bakarken, dünyalardan dünyalara geçer, ırmağın coşkun sularına kapılıp o rüyalara kavuşmak isterdi. Irmağın o bazen coşkun bazen dingin akışına bakarken zamanın, hayatın kalbine doğru yol aldığını bilir o yolculukta olmak isterdi. Belki de kasabalıların ırmak korkusunun arkasında bu rüya yatıyordu. Kasaba halkı insanlar suya bakarak rüyalara dalıp kasabayı terk etmesinler diye kasabayı ırmağın kenarlarına kurmamış, gidip en ücra köşelere, dağlara, kayalara kurmuşlardı.

O da yeniden buralara döndüğünde kasabaya değil de ırmağın kenarına yerleşmişti. Kasabada özlediği, karşılaşmak istediği hiç kimse yoktu. Bir savunma hattı kurmuştu geçmişiyle arasına. Geçmişine ait her şeyi unutmak istiyordu. Çünkü geçmişe ait hiçbir fotoğraf onu yansıtmıyordu. Ama insan unutmak isteyince unutamıyordu. Bu yüzden albümlere bakamıyor, hangi kendisiyle karşılaşacağından çekiniyor, hep aldanmış bir yüzle karşılaşıyordu. Yaşanmış her şeyi gökyüzüne savurmayı özgürlük sanmıştı. Ama içi bomboş olmuş, her yere savrulacak hâle gelmişti. Kendi rengini kaybetmiş, silik, soluk, alaca bir şeye dönüşmüş, yönsüz, coşkusuz akıyordu. Parçalanan varlığı, ırmakla birlikte yuvarlana yuvarlana aşağılara doğru akıp gidiyordu. Kasabalıların bir yüzleri vardı. Aynı yüzle gülüp aynı yüzle ağlıyorlardı. Şimdi kasabaya inse kırk yıllık arkadaşını aynı yüzle bulacağından emindi. Çünkü hiç rüyaları olmamış, hiç yollara düşmemişlerdi. Kasabanın verdiği yüzü yıllarca yanlarında taşımışlardı. Onunsa yüzü yoktu. Daha doğrusu birçok yüzü vardı. Hangi yüzle gülüp hangi yüzle ağlayacağını bilemiyordu. Hayal kırıklıkları ilk rüyasından bu yana söndürülemez bir ateş gibi bütün bir hayatını sarmıştı. O ise bir battaniye ile boğmuştu onları. Hayat boyunca kendini birçok renkle, rüya ile düşünce ile karıştırmış, renkten renge, şekilden şekile girmiş sonra sormuştu: ben kimim. Hiçbir kimliğini bir başkasının içinde eritememişti. İçindeki buz dağını eritebilmek, gördüğü tüm alevlerden ateş alabilmek için koşmuş, sonra kendini bulamamış, varlığı bir daha toparlanmamak üzere paramparça olmuştu. Hakikatten yapılmış gölgelenecek, sığınılacak bir yer aramıştı hep. Ama hakikat çok derinlere gömülüydü. Bazen hakikati buldum sanıyor, içi içine sığmıyor ancak çok geçmeden üzerine bir şimşek düşmüş gibi tuzla buz oluyor, avuçlarında, küçücük zerreciklere ayrılıyordu.

Aslında o, denizini kaybetmiş kayıp bir ırmaktı. Yolunu, derelerini, şelalelerini kaybetmiş, dağda kaybolmuş bir ırmak... Hep ırmak olarak kalmış, deniz olamamıştı. Sürekli yolda olmuş, kafasını sağa sola vurmuş, denize ulaşamamış, biriktirdiklerini denizde eritememişti. Bu yüzden her parçası bir yanda kalmıştı. Şimdi içi bomboş sadece bekliyor, denize karışıp yok olmak, denizde huzura kavuşmak istiyordu. Yolculukta hep mücadele etmesi gerekmişti. Önünde, üstünde akacağı yataklar yoktu, dağlar aşa aşa el yordamıyla kendi yatağını bulmuştu. Her kurulan seti yıkıp geçmiş ama sonuçta yine de denize ulaşamamış, bir dağda kuruyup gitmişti. Belki de tersine akmış, zamanın kalbine değil, başka yönlere akmış, yanlış yollara sapmış, gerisin geriye kendine, başladığı yere dönmüştü. Bu yolculukta tıpkı bir ırmak gibi ruhu renkten renge girmişti: Kırmızı, yeşil ve siyah. Bazen Tuna bazen Kızılırmak bazen de Yeşilırmak olmuştu. Hayatı boyunca her rüyasının peşinden gitmiş, kendini sarp kayalara vurmuş, parçalanmış, küçük zerrecikler olarak kıyıya vurmuştu. Bütün bir dünya serüveninden sonra durulmuş, ırmağın kıyısında bir kulübe yapmış, ırmağın koruyucu gölgesine sığınmıştı. Şimdi ırmağı sadece seyrediyordu.

Üç ayrı kimliği yaşamıştı. Birbirine düşman, birbirinin inandıklarını reddeden, üçü de kendi inancı için ölümü göze alan üç insan. Her üç kimlikte de tanıdığı insanlar, inandığı doğrular, hissettirdikleri duygu ve ruh farklı olmuştu. Birbirleriyle hiçbir irtibatları yoktu. Keşke el ele birlikte dolaşabilselerdi. Ama mümkün değildi. Biri döğüşe, kavgaya, biri camiye, biri inançsızlığa çağıran üç ayrı kişilikti. Birbirlerini bırakmışlar yeni kimliklerine koşmuşlardı. Üçünün şimdi bir araya gelmesi imkânsızdı. Onları bir bir kaybetmişti. Birini bir hapishanede birini camide birini de bir kumar masasında kaybetmişti. Şimdi parçalanmış ruhunu birbirine ulayamıyor, üçü de ayrı yerde can çekişiyordu. Yolda karşılaşsalar bir selam bile vermeden birbirlerinin yanından geçip gidecek derecede birbirine yabancı, düşman kimlikleriyle iç içeydi.

Oysa insanların içini titreten bir türkü gibi yaşamak istemişti. Bu yüzden insanları sevmişti, şehirleri, gemileri, ırmakları sevmişti. Otellerden otellere savrulmayı, yenilgi ve mağlubiyetleri sevmişti. Uyuklanan tren istasyonlarını, gemi beklenen limanları, dostları karşıladığı otogarları sevmişti. Polis korkusuyla asılan afişli geceleri, denize inen sokakları sevmişti. Uçan halılara inanıyordu, cengnamelere, saray basan Kürşatlara... Hayatın yaşatan gücünü her zerresinde duymuştu. Sinemayı, denizi, dağları sevmişti. Işıltılı gözleri, mücadeleci delikanlılıkları, insanları değiştiren büyük romanları, öyküleri, şiirleri sevmişti. Bir renk denizi olan insan kalabalıklarının arasından süzülüp geçmeyi sevmişti. Sokağı okumayı, ev içlerini, ruhları okumayı sevmişti.

Ne var ki aşkla bağlandığı insanlar, sarıldığı sloganlar, kötülüğü önlemesini beklediği inançlar onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Yalan ve içtenliksiz dünyaya hayır diyerek kurtulacağını ummuştu. Ama olmamıştı. İnsanın avunmaya, aldanmaya en çok da inanmaya ihtiyacı olduğunu görüyordu. Samimiyeti ve inancıyla yol almıştı. Zamanla her şey boşluğa düşmüş, şimdi burada sadece ırmağa güvenen biri olmuştu. Yol arkadaşları, ölümü göze aldığı dava arkadaşları, manifestolar onu yapayalnız bırakmıştı. Her şeyi silmiş, görünmez kılmış, sessize almıştı. Biliyordu, aslolan bu rüyanın, yıkıntıların arasında kaybolmak değil yeniden, yeniden doğacak bir yolu bulmaktı. Bu ırmak ona yeni bir yolu işaret edecek miydi? Şimdi dalgındı, bütün olup bitenlerin arasından kendisini çekip çıkarması zordu. İnandığı her düşünce haraç mezat pazarlarda bir simgeye dönüşmüştü. Oysa o her birine inanmış, hayatını vermiş, kavgalarını yapmıştı.

Acı olan şuydu: Üç beden reddedilmiş ama can çekişerek son bedende varlığını sürdürüyordu. Hiçbir şey unutulmadan, üç ruh da tüm hatıralarıyla iç içe geçmiş bir vaziyette aynı beden ve ruhta yer alıyordu. Ruhu budanmış, körelmiş, içine çekilmişti. O coşkunluk kalmamıştı. Eski arkadaşlarına rastladıkça "ben o değilim, başka biri oldum" diyemiyordu. Kimliğinden kuşkuya düşüyordu: kimsin sen? Genç olan ben ile yaşlı olan ben karşı karşıya geliyor ve aynı kişideki bu zamanlar üstü buluşma beraberinde bir anlaşmazlığı ve krizi doğuruyordu. İnsan değişiyor sonra geçmişine, kendisine bile tahammül edemiyordu. O dönemin duyguları, anlayışları farklı, içinde bulunulan ânın gerçekleri farklıydı. Bu bir bakıma başka insanlarla anlaşamayan insanların kendisiyle bile anlaşamayacağının hikâyesiydi. Kendisini tamamlayamayan insan yaşadıkça kendisinin en uzağına düşüyordu. İnsanın kaosu da tam burada, bütün bunları birbirine ekleyip bütünleştirememekten doğuyordu.

Lisede gözyaşları içinde İstiklal Marşı okurken de, bir parti kongresinde put diye, dinî inançlarıma aykırı diye İstiklal Marşı'na eşlik etmeyip, ayağa kalkmayıp protesto ederken de, İstiklal Marşı'nın ulusları savaşa, ayrılığa kışkırtan gerici bir ulusal müzik olarak aşağılarken de samimiydi. İnsan sürekli değişiyordu. Duyguları, düşünceleri, doğruları, istekleri sürekli değişiyordu. Hiçbir doğru onlarca yıl kalmıyordu. İnsan inkâr ede ede, sile sile, kendini yalanlaya yalanlaya ilerliyordu. Birikmiyor, eksile eksile yürüyordu. Aslolan belki bunlardan elene elene elde kalan değişmeyendi. Bütün bunları, bu ayrı ayrı birbirine benzemeyen notaları, bir ezgiye dönüştürüp, ruhunu onarabilir miydi? Hiçbir bestenin benim demeyeceği, dayatmayacağı ama temsil de edileceği bir büyük ezgi mümkün müydü?

Her değişimde kanlar, terler içinde görülmüş bir rüyadan uyanmış gibi titrer, yenilenir, uyandığına sevinir, yeni bir hayata doğduğunu fark eder, korkak, ürkek parmaklarıyla bu dünyaya dokunur, sonra bu yeni hayatın ta kalbine doğru ilerlerdi. Susamış atlar gibi dört nala yeni hakikatin pınarlarına koşar, doya doya içer, sonra meydana, savaş alanına çıkar, günün tüm renkleri soluncaya, masal bitinceye kadar devlerle savaşır, savaşırdı. Ama devrim yarım kalmış, hidayet, büyük turan yarım kalmıştı. O bırakmamıştı, tüm rüyaları onu terk etmişti. Aslında inançlarının yetimiydi. Arkalarında derin boşluk hissetmiş, gözyaşı dökmüştü. Büyük rüyalar gören, dizginlenemez, sabırsız bir taydı. Ama başına gelen belalardan bir gün bile yakınmamıştı. Yoldaşlık günlerini yaşamıştı, ülküdaşlık ve ihvan günlerini. Hepsinde de ateşli, belalı günleri ona düşmüştü. Anlamıştı: en çok inanmışını, en gözü kara savunanını vururdu hakikat. Kan, barut, kavga günlerinde her şeyin inançla aşılacağına inanmıştı. Aydınlık günler bu karanlıklardan doğacaktı. Yıldızlara yürümüştü ama bütün ışıkların yalancı, yanıltıcı parıltılar olduğunu fark etmiş, onların bir bir söndüğüne şahit olmuştu. Dünyayı değiştirmek için bütün saldırılara, hapislere, ölümlere hazır olması gerektiğini biliyordu. Ama olsundu. Dünya denilen dev dalgaların arasında karanlıkları aydınlığa çıkaracağına inancı tamdı.

Kekeme hikâyeler, kötü çevrilmiş şiirler, sahibini reddeden türküler gibi bakıyordu geçmişine. Hatalar, yanlışlar mezarlığı... Bir anılar mahşeriydi geçmişi, boğulmamak elde değildi. Bazen, odada, bahçede dolaşırken küçük bir nağme çarpıyordu kulağına, birkaç sözcük: Ömrü özetleyen türküler, gençliği kışkırtan marşlar, inancı besleyen ilahiler. Neresinden başlasa bu nağme onu alıp götürecek, geçmişin labirentlerinde kaybedecekti. Çıkış yoktu. Sarılacak, onu yatıştıracak, ateşini alacak, öfkesini dindirecek bir kucak bulamamıştı. Ölüme koşarken Tanrı'nın kollarına koştuğunu biliyordu. Adam kaçırırken de kumar oynarken de ibadet ederken de. Gözleri keder örtüsüyle kaplanmıştı, ne yaptığının hiçbir önemi yoktu. O kapkara bulutları, kafasını sağa sola vura vura, en uçta dolaşa dolaşa yırtmaya, dağıtmaya çalıştı. Kalbine saplı bir mermi ile dolaştığını, yaşamakla ölmek arasında bir sınır olmadığını kimseye anlatamadı. Kimi cesur kimi meczup kimi gerilla dedi. Günahta masumdu, sevapta masumdu, savaşta masumdu. O galibiyet ve mağlubiyet nedir bilmiyordu. Başarı ve başarısızlık aynı öneme sahipti ve onun dışındakilerin yorumlarıydı. İyilikten kötülüğe, imandan inkâra kolaylıkla geçebiliyordu. Çünkü o ateşler içinde Tanrı'nın kollarına koşuyordu. Küçük mutluluklar onu kesmiyordu. Canını yakacak, onu rahatsız edecek şeyler arıyordu. Onu kendinden uzaklaştıracak dahası hep kaçtığı kendindeki beni öldürecek kitap, örgüt, arkadaş aramıştı. Yok olursa tamamlanabilecekti. Bir toprak vaat edilmemişti ona. O zaman toprağı onun alması gerekmişti. Bataklıklara, aşılmaz denizlere ve sarp dağlara vurmuştu. Yolda kırılmış kafileler görmüştü, baskın yemiş kervanlar. Kimse ona denizi aşabileceğini söylememişti. Kur'an kursundan kumarhanelere, örgüt evlerinden mescitlere savrulurken tek amacı var olmaktı. Hep keskinleşmek için kendini bileyledi. Düşmanlar yarattı. Hırsının, var olma arzusunun seline kapılıp, önüne gelene çarpan azgınlaşmış insanın, kafasını, paramparça etmeden durulması, berraklaşması imkânsızdı.

İnsan ırmak yolculuğunda üçe ayrılıyor her bir parçası bir başka yerde kalıyordu. Biri yeşil sularda diğeri kırmızı sularda üçüncüsü ise siyah sularda. Oysa farklı ırmaklar neyi yaşarsa yaşasın, nereden geçerse geçsin sonunda aynı denize dökülecek, zerresine kadar birbiri içine geçecek, birbirinden ayırt edilemeyecek aynı kişi olacaklardı. Hayat gökkuşağı gibiydi. Onun tek rengine bakıp yorum yapmamak lazımdı. İnsan tüm rengini yaşıyor sonunda bütün renkler birleşiyor hayat oluyordu. Her hayatın, her acının, her yüzün bir müziği, bir kitabı, bir sevgilisi, bir belası oluyordu. Duvarlardaki uğruna ölünen kurtarıcılar hep değişiyordu. Asıl büyük beste bütün bu olanlardan sonra ortaya çıkmalıydı. Nasıl bir müzikte dümdüz giden notalardan bir armoni çıkmaz, inişler çıkışlar, farklı tonlar gerekliyse, hayat da böyle inişli çıkışlı, sesli sessiz, yaşamların bütününden oluşan bir beste olmalıydı. Bu yüzden hep aynı yolu yürüyen ve hep aynı notaya basan sıradan insanlar asla iyi bir beste olamazdı. Ancak farklı farklı yollardan yürüyen insanlar bir besteyi oluşturabilirlerdi. Çünkü risk alırlar, notalardan notalara geçer, mayınlar ve ateşler içinde dolaşıp bir beste olurlardı. Hayatını bu farklılıkları bir araya getiren ve yıllarca dinlenecek ırmak yolcularına kılavuz olacak büyük bir besteye dönüştürmeliydi.

Şimdi yıllardan sonra başladığı yere döndüğünde yüzünde ne bezginlik ne yenilmişlik görüntüsü vardı. Tam tersine yüzüne, her şeyi görmüş, yaşamış olmanın rahat, bilge gölgesi düşmüştü. İnanmanın da inkârın da bedelini ödemişti. Son bir adım atmalıydı. Tüm yaşadıklarını anlamlı kılacak son bir adım. Paramparça olmuş rüyalarını bir araya getirmeliydi. Bunu ırmakta gerçekleştireceğinden emindi. Renk renk düşlerin yatağı burasıydı. Yeni dünyayı bu ırmakta yıkananlar anlayabilecekti ancak. Bu ırmakta rüya görenler, bu ırmakta fırtınaya yakalanalar... Bu kasabada hiç kimse gidenlere ağıt yakmaz, nereye, niye gittiğini merak etmezdi. Dönüşlerinde de de hikâyelerini merak etmezdi. Ama o bu hikâyeyi yazacak bu büyük besteyi ortaya çıkaracaktı. Bu yüzden dönüp buraya gelmişti.

Geçtiği her yeri bereketlendiren, amacı denize ulaşmak olan ırmağı hep büyülü bir şey olarak görmüş, akıp giden hayatın en iyi sembolü olduğunu düşünmüştü. Yağmur birikintileri, dereler, küçük ırmaklar burada birleşir, büyür, sonra ırmak coşar vadileri, ovaları, dağları aşıp denizlere, okyanuslara kavuşurdu. Çünkü hayat gibiydi, çağlıyor, coşuyor, durgunlaşıyor, mevsimlerden mevsimlere geçiyordu. İnsan da ırmağa giriyor, batıyor, çıkıyor, nefessiz kalıyor, su yutuyor yolculuğu devam ediyordu. Irmak böyleydi: hayatın öfkesini de merhametini de içinde barındırıyordu. Irmaktan kristalleşmiş özlü sözler, testten geçmiş erdemler, herkese yetecek iyilikler, herkesi yaşatacak hayatlar çıkarmak mümkündü. Sular birbirinin üstüne binerek, kayalara çarparak bir ritimle akıyorlardı. İçinden yaşamanın alındığı bir hayat kumsalda yarısı gözüken bir midye kabuğundan farksızdı. Bir türküydü evet. Irmak hep bir melodiyle var olabiliyordu. Dünyanın en güzel türküsünü söylüyordu. İşte o da ırmağın bu türküsünü bir çözebilse, onu sözcüklere aktarabilse bütün bu çektiği acılara, kaybettiği kayıp yıllarına değecekti. Notalar arasında gezinirken bir işaret, bir sözcük arıyordu. Her şeyi izah edecek o sözcükleri bulsa, birbirlerini tamamlayan sözcüklerle iyi birkaç cümle kurabilse her şey yoluna girecekti. Sonrası zaten kendi kendisini yazardı. Aslolan suyu yoluna koymak, dere yatağını bulup can suyunu dökmekti. Şimdi sadece sözcükleri, yerli yerine oturacak notaları arıyordu. Bazen o kadar çok ırmağa bakıyordu ki, ırmağın rengi gözlerine vuruyor, gözlerinin içinde şırıl şırıl bir ırmak akıyordu. Bazen de sığırcıkların, güvercinlerin ırmağın üzerinde süzülüşlerine dalıp gidiyordu. Irmağa baktığında yanlış yaşanan hayatları berrak bir şekilde görüyordu. Bu doğruyu görebilmesi için bir ömür bu akıntıda, kafasını sağa sola vurması, bataklıklardan, buzlardan, çöllerden geçmesi gerekmişti. Gerçeği bu kadar zor elde edip sonra sözcüklere dökememesi onu büsbütün yaralıyordu. Irmak kenarlarında tek bir uyarı ilanı yoktu. Ne derinlik boyu ne dip akıntı hızı ne şelale bilgisi. Kenarlardaki ağaçlardan, geçilecek köprülerden, şelalelerden söz eden yoktu. Anaforlardan hiç. Oysa burada fırtınalar oluyor, ağaçlar devriliyor, dağlar yerinden oynuyor, kayalar ırmağa dökülüyordu. Irmak yükseliyor, yükseliyor, her şeyi yutuyor, içine alıyordu. Irmak hiç olmadık yerde birden derinleşiyor bu yüzden de hiçbir yerde boy vermenin bir anlamı olmuyordu. Her şeyi insanın bizzat kendisi yaşayarak tecrübe etmeliydi. İnsan ırmak yollarını bilmediği için kolayca hayatını heba edebiliyordu. Çocukken, daha doğru dürüst yüzme bile bilmezken, ırmağa doğru uzanmış bir ağaç dalını bir güvence olarak gözüne kestirir, sonra akıntıya kendini bırakır, tam ağacın dalının yanına geldiğinde dala yapışır ırmaktan çıkardı.

Sağa sola uçuşan kargalara, güvercinlere, serçelere baktı. Hep birlikte çığlıklarla, bir ırmağın üstünde uçuyor bir gökyüzüne fırlıyorlardı. Bir karga sürüsü süratle bir dala konacakmış gibi oraya süzülüyor ama son anda karar değiştirip dala konmuyor farklı bir yöne yöneliyor, sürekli karar değiştiriyor, ikiye ayrılıyor, sonra yeniden birleşiyor, ayrılıkları ve birleşmeleri göze batmıyor, sanki bir kuş sürüsü oldukları bile fark edilmiyordu. Birbirleriyle kavga ederken uçmanın keyfiyle hareket ediyor, âdeta uçmanın, hayatta olmanın keyfini çıkarıyorlardı. Biliyorlardı, gökler onlarındı ve sonsuzdu. Dalışları ve kanat vuruşları öylesine estetikti ki kavga ve coşku iç içe geçiyordu. Sonra hiçbir şey olmamış gibi bir dalda boydan boya diziliyorlardı. Kuşlar konuşmuyorlar uçuyorlardı, seviyorlardı, ötüşleri aynı anlama geliyordu. Her hareketlerinin birbirlerinde karşılığı aynıydı. İnsan sadece bu görüntülere baksa bir çıkış yolu bulabilirdi.

Hep bir cennet aramıştı: Kızıl'da, Yeşil'de, Siyah'ta... Hiç umudunu yitirmemişti. Kıyıdakiler onun yaşadıklarını sadece izlemişlerdi. O ise bütün renklerin içinden geçmişti. Hep derinlerde yüzmüş şimdi yüzeye çıkmıştı. Tüm yaşadıkları silikti, boğuktu, anlaşılmazdı, sadece bir görüntü, hiçlikti. Susunca insan her şeyi daha iyi anlıyordu. Ama anlatmak için konuşması gerekiyordu. Dilini çözecek ilk sözcüğü bulmak anlama uğraşından daha zordu. Belki bir fotoğraf belki bir anı canlanacak belki de kulağına bir sözcük fısıldanacaktı. Aslolan onları anlatacak bir sözcük değildi, onlar geçip gidecekti, aslolan onları ölümsüz kılacak, değişmez, kalıcı kılacak sözcüğü, tümceyi bulmaktı. Hikâye olunmayan hiçbir gerçek kalıcı olamazdı. Besteye dönüşmeyen hiçbir notanın anlamı olmazdı. Bu beste, bu hikâye, insanlar için bir sığınak, bir ırmağa girme, düş görme kılavuzu olacaktı.

Yine kendi içine düşmüş, gözleri yaşarmıştı. Islak kirpiklerini açamıyor, bugünün farklı bir gün olduğunu seziyordu. En uzun yolculuğun sonuna gelmiş gibi, birazdan kanatlanacak gibi içi içine sığmıyordu. Ağaçların dallarına, gövdelerine dokunuyor, birkaç çürük gövde parçasını temizliyor, kendi kendisiyle konuşur gibi mırıldanıyordu: "Şimdi ırmağa ineceğim, ırmağa doğru sarkmış ağaçlara bakacağım, ırmak kenarındaki küçük kulübelere... Varlığımın akışını doğaya doğru çevireceğim. Gürül gürül akan bir ırmak gibi kendi bentlerimi yıkacağım. Üç kendimle buluşacağım, aynı ırmakta yüzeceğiz, bakın diyeceğim hepimiz aynı bedendeyiz, ırmakta, serin sularda yüzüyoruz. Üçünüz de aynı bedene sığabildiğinize göre oturup anlaşabiliriz. Birinizin varlığı niye diğerinizin yokluğuna bağlı olsun. Aralarına görünmez kanallar açıp bütünleşeceğim. Belki orada taşıdığım tüm damgalar silinecek, herkesi temsil eden yepyeni bir ben olacağım... Şimdi gel, yaklaş, ellerimizi ırmağa doğru uzatalım, uzasın ellerimiz, uzasın, bir akıl ve merhamet olarak yurdu sarsın, sarsın... Orda hayatın yüreği olalım, atalım, atalım..."

Irmağın derinliklerinden gelen bir ses duydu. Irmak onu çağırıyordu. Belli belirsiz bir şelale sesine benziyordu. Nihayet beklediği an gelmişti. Sanki hayatta kaçırdığı her şeyi bulacakmış gibi kayığa yöneldi. Bu sesi tanırdı. Yıllardır bu sesle yaşamıştı. Çok az kullandığı kayığı telaşla hazırladı. Yavaş yavaş kürekleri çekerek alaca karanlıkta yol almaya başladı. Yanında ne pusulası vardı ne de haritası. Zaten bu ırmak haritaya sığmazdı. Irmak akıntısız ve durgundu. Kıyılarda tam bir sessizlik hâkimdi. O ses dışında en ufak bir ses işitilmiyordu. Arada bir yüzeye çarpan balıkların çıkardığı küçük şapırtı sesi duyuluyordu o kadar. Gözleri ışıl ışıl ırmağın parıltılarındaydı. Kayık bazen kayaların üstünden geçiyordu bazen derin durgun sulardan. Gözlerini bir noktaya dikmiş sanki bir daha bu sudan hiç çıkmayacakmış kararlığıyla şelalelere doğru hızla akıyordu. İnsanlığın hep pusulası olan, tarih boyunca kavimlere yol gösteren ırmak onu yanıltmış olamazdı. Dışarıdan bakıldığında batan güneşin etkisiyle kayık kendi kendisine tutuşan bir eşya gibi âdeta yanıyordu. Irmağın üstünde kırmızı, yeşil, siyah renklerde alevler yükseliyordu. Renk renk alevler birbirine yaklaşıyor, iç içe geçiyor sonra ayrılıyorlardı. Durgun su göz kamaştırıcı bir ihtişamla bütün bir ovayı süslüyor, tüm doğanın kalbine doğru akıyordu. Göğsü inip kalkıyor, derin derin nefesleniyor, yaklaşan şelaleye kavuşmak için daha hızlı, daha hızlı kürekleri çekiyordu. Şelalenin sesi gitgide gürleşti, artık bir çığlık gibi kıyı boyu uzanan ağaçlarda yankılanıyordu.

Gökyüzüne baktı. Gök değişir gibi olmuştu. Her yer akşam kızıllığına bürünmüş, ortaya mucize gibi bir manzara çıkmıştı. Irmak renkten renge giriyordu. O ışıkta çakıl taşlarını görebiliyordu. Beşik gibi sallanan kayıkta ritme ayak uydurmuş huşu içinde gidiyordu. Bir kırmızı bir yeşil bir siyah olan ırmağın içinde şelalenin sesini bastıran bir melodi duymaya başladı. Bu, daha önce hiç duymadığı, içini ısıtan, kalbe ulaşan bir ezgiydi. Tüm renkleri, yaşadığım tüm notaları bütünlüğe kavuşturmalıyım diye düşündü, üç yüzü bir araya getirmeli, bütünleşmeliyim. Gözlerini şaşkınlıkla açtı: ileride tüm renkler birleşmişti: kırmızı, yeşil, siyah. Bütün yolculukları bir araya getiren güçlü bir melodi belli bir ritimle zihninde akıyordu. Kürek çekmiyordu, akıntıda sürüklenmeye bırakmıştı kayığı. Şimdi hikâye bütün açıklığıyla ortaya çıkıyordu. İşte tam burada bu duyguyu anlatabilirse hikâye hakikate değecekti. Kendinden, benliğinden, her şeyden vazgeçmiş, aradığı sözcüğü, aradığı besteyi bulmuştu. Yer gök birleşmişti. Hafif bir esinti yüzüne çarpıyordu. Hayatın, anlamın yüreğine doğru aktığından emindi. Çünkü buradan, ırmağın içinden her şeyi görüyordu. Sırlar ifşa olmuş gibiydi. Anlamıştı: bilgelik asla ulaşılamayacak sandığımız eşiği aştığımızda bahşediliyordu.

Saf bir ruhun içine doğru aktığını hissetti. Suyun üstünde süzülürken bir an önce eve dönmek isteyenlerin heyecanlı, mutlu yüzü ayın tüm ışığını toplamıştı. Yaşadıkları bir söz dağarcığı hâlinde zihninde uçuşuyor, hikâyeye yerleşiyor, o sadece kelimeleri yerli yerine koymaya çalışıyordu. Şelalenin sesi büsbütün kesilmişti, yeniden kürekleri çekmeye başladı, tıpkı çocukluğunda olduğu gibi ırmağa sarkan ağaca doğru kayığını yönlendirdi. Hayır, arkadaşları gibi boğulmayacak, ağaca tutunup dışarı çıkacak, insanlara hikâyeyi anlatacak, melodiyi aktaracaktı. Hikâyenin içinde köpükleri görebiliyor, uğultuları duyabiliyordu. Bu rüyadan uyanırsa sözcükleri kaybederim, besteyi unuturum korkusuyla daha hızlı küreklere asılıyordu. Hikâyenin büyüsü, müziğin uyarıcı etkisiyle titrediğini hissetti. Kalbi mutluluk ve şükrandan patlayacak gibi çarparken, ay ışığı, doğruca yanaklarına dökülen sevinç gözyaşlarına vuruyordu.

(İtibar, Ekim 2019)


Yayın Tarihi : 15.12.2019

 
         
Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 427