Necip Tosun ::: ADA TÜRKÜSÜ / NECİP TOSUN         
Necip Tosun
Öyküler 
 
 ADA TÜRKÜSÜ / NECİP TOSUN


Gözlerini açtı.

Perde aralıklarından sızan güneş ışıkları gözlerine vurunca ışığın geldiği yöne doğru baktı. Güneş ışıkları çalışma masasının üstündeki izmaritleri boşaltılmamış küllüğü, bilgisayarı, üst üste yan yana kimi açık kimi ters çevrilmiş kitapları, çayı yarıya kadar içilmiş bardağı aydınlatıyordu. Kedi sanki onun uyanmasını bekliyormuş gibi güneş ışığının vurduğu yere dikilmiş, ona bakıyordu. Göz göze geldiler. Yataktaydı. Uyku mahmurluğu ile etrafına bakındı. Son günlerde rüya ile uyanıklık hâli iç içe geçiyor güçlükle uyanıyordu. Alnındaki terleri sildi. Yastık, yatak terden sırılsıklam olmuştu. Yanakları alev alevdi. Dışarıdan martı sesleri geliyordu. Yataktan güçlükle doğruldu. Sırılsıklam olmuş üstünü değiştirdi. Ocağa çay suyu koyup, pencereleri açtı.

Büyükada'da sabah oluyordu. Masmavi Marmara bütün güzelliğiyle karşısındaydı. Kıpırdamadan bir süre manzaraya baktı. Hafif bir esinti palmiyeleri, çam ağaçlarını, begonvilleri hışırdatıyor, esinti sadece vücudu değil ruhu da serinletiyordu. İskeleye doğru uzanan sokakta akşamın curcunasından hiçbir şey kalmamış, sokak sadece kedilere, köpeklere ve martılara kalmıştı. Ada şimdi bu hayvanların elindeydi. Ada sakinleri henüz uykudaydı. Sabah vapura yetişecek üç beş aceleci yolcu iskele yoluna düşmüş, iskele civarındaki esnaf ilk müşterilerine hazırlık yapıyordu. Yol boyu begonvillerin süslediği sokakta henüz söndürülmemiş sokak lambaları geceyi hatırlatıyordu.

Bu Ada'da doğmuş olmayı hep bir şans bilmişti. Deniz, orman ve gökyüzünün kollarında geçirdiği çocukluk ve ilk gençlik yılları en büyük mirası olmuştu. O zamanlar sadece Ada'nın çağırdıkları burada yaşarmış diye inanılırdı. O da kendini bu şanslılardan saymıştı. Tıklım tıklım dolu balık lokantaları, nadide çiçekleri, havası, denizi her şey, her şey onun hayatını renklendirmişti. Burada yıllardır doğayla, bahçeyle, hayvanlarla iç içe bir yaşam sürmüştü. Mavi, karanlık ve ışığın hâkim olduğu bu yere hayatını vermişti. Akademide resim hocalığı yaparken bile Ada'da oturmuş, güçlükle de olsa derslerini aksatmamaya çalışmıştı.

Burada kaç gece, kaç sabah sularla ışıkların esrarlı oyunlarını seyretmişti. Yazılamaz bir şiir, çizilemez bir resim, bestelenemez bir şarkı olarak göklerden denize ışıklar, renkler akar, ruhları, gönülleri doldururdu. Tılsımlı ışıklar içinde kaybolunur, birçok yalı ve köşkten bu rüya sahneleri izlenirdi. Manzaradan yayılan şiir, musiki insanları sarardı. Ada halkı bunu gökten yağan bir rahmet olarak görür, bir resim seyreder gibi, dua eder gibi manzaraya dalarlardı. Bu güzellik onlara da yansır, kalpten kalbe akan bir duygu ve düşünce ile birbirlerini, neye inanırsa inansın inançlarını, çilelerini, kaderlerini severlerdi. Sanki içlerinden derin bir musiki parçası akar bu da onların birbirini sevmesini sağlardı. Ada güzelliği ile her inançtan, her yaştan insanı eşitler, uysallaştırır, hastalara hastalığını, dertlilere dertlerini unuttururdu. Yoksullarla zenginlere eşit mesafede durur, ayrım yapmazdı. Ormanda gezmenin, denizi seyretmenin, zengin dostlukların bir masal gibi insanları sardığı zamanlardı. Herkes her şeyin hem dünyevi hem uhrevi derinliklerinde yaşardı. Güzellik güzelliği çağırırdı, tabiat müziği, müzik resmi, resim şiiri... Hayat her gün yeniden, yeniden doğardı. Güneş sabah doğarken de akşam batarken de hayatın eşsiz döngüsünü ve güzelliğini insanlara hatırlatır, hediye ederdi. Gece ve gündüz burada ayrı dilden konuşur, dikkatli gözler, dikkatli kalpler ikisinin aynı dünyanın farklı yansıması, farklı şarkısı olduğunu bilirlerdi. Sular aydınlanırken de kararırken de aslında aynı şarkıyı söylerdi. Hayat, bunun aynı beste, aynı tablo, aynı şarkı olduğunu keşfetmekti. Burada tabiatın eşsiz şarkısı, yazın, baharın, sonbaharın ve kışın farklı melodileriyle bir bütünlük oluştururdu. Bu gerçek de sadece burada keşfedilirdi.

Ada; müzik, edebiyat ve resim demekti. Denizin, gökyüzünün, ormanların ve bitkilerin en iyi hissedildiği yerde, sakin, sessiz ortamda bunları yaşamak demekti. Bu yüzden de şarkıların, şiirlerin, öykülerin, resimlerin mekânı olmuştu. Herkes Ada'ya resim yapmaya gelmiş o ise burada resme doğmuştu. Burası gerçekten de bir sanatçının yaratıcılığını besleyen bir mekândı. Deniz, dağ, her tür çiçek, orman bu küçücük kara parçasına sıkıştırılmıştı. Sokaklarında güller, begonviller, erguvanlar, leylaklar, karanfiller, mimozalar, yaseminler fışkıran Ada tam yaşanacak yerdi. İnsan sokağa indiğinde palmiyeler, fıstık çamları, zakkumlar altında yolların hiç bitmemesini isterdi. Köşklerin bahçeleri bir sanat eseri gibiydi. Akşam güneşi burada bir başka batar, deniz batan güneş ile birlikte renkten renge girerdi. Saf ve temiz havasının altında, billur gibi tertemiz denize, yosunlara, renk renk balıklara bakıp dünyalardan dünyalara geçerdi. Faytonla Tur'a çıkılır, çamlar, serviler arasından mehtap seyredilirdi. Lunapark gazinolarına, açık hava sinemalarına, seyyar tiyatrolara, balolara savrulan heyecanlarını, Çınar Meydanı'na gelen cambazları hatırlıyordu. Akordeonlarla, gitarlarla, mandolinlerle, iskeledeki eğlencelerle büyümüştü. Mızıkacı Ömer'i, alev yutan Yorgo'yu unutmamıştı. Saygınlık, nezaket, terbiye ve zarafet yıllarına yetişmişti. Ressamların, bestekârların, tiyatrocuların buraya yerleşmesi boşuna değildi. Lodosu, fırtınası, kışları da vardı elbette. Ama onun için hepsi güzeldi. Burada şehrin gürültüsünde kaybolan hayat duyulur, hissedilirdi. Sessizlik esas, gürültü istisnaydı. Hayat, sabahla birlikte ortaya çıkar, bütün gün Ada'yı dolaşır, gece sürer, sabaha ulaşırdı.

Şimdi bütün bir hayatını geçirdiği Ada'nın günden güne yok oluşuna, hem insanlık hem de doğa olarak bitişine tanıklık ediyordu. Annesini, babasını buraya gömmüştü. Emekliliğinde de Ada'yı terk etmemiş onların kaderiyle kaderini örtüştürmüştü. Onun gözünde artık o güzelim mehtaplar kaybolmuş, tüm renkler Ada'yı terk etmiş, sesler kesilmiş, tılsım bozulmuştu. Kayıklar ve sandallar devrilmiş, müzik susmuş, aşkla bakan gözler sönmüştü. Yorgun, yenik ruhlar ortadan çekilmiş, şiir, resim ve müzik Ada'yı terk etmişti. Ada derinlerden, köklerinden çürümeye başlamıştı. Ada hayatının en güçlü tanıkları olan yalıların, köşklerin önünden geçerken onların kendinden yardım istediğini, küçük fısıltılarla hakikati söylediklerini işitirdi. Bütün ömrünce şarkılarla, mehtapla, çiçek kokularıyla büyümüş bu mekânlar şimdi sanki gizli gizli iç çekiyor, yaklaşan felaketin korkusuyla neşesiz, derin bir hüzünle yardım bekliyorlardı. Şimdi Ada, Marmara'nın üstünde çürümüş bir nilüfer olarak yüzmekteydi. Ama bu derinlere işlemiş çürümeyi kimse hissetmiyor, duymuyor, görmüyordu. Ne kor rengi güneşi seyretmek ne pırıl pırıl denizde yüzmek kalmıştı. Etrafındaki tüm güzellikler zamanla yok olmuştu. Ada'yı şimdi tanıyamadığı bir nesil işgal etmişti. Vapurda herkesin bir yeri olduğu günleri yaşamıştı şimdi insanlar birbirini tepeleyerek biniyordu vapurlara. Ada vapuru batmıştı. İskele duman içindeydi. Tur Yolu kapanmış, Dil Burnu çökmüştü. Güzelim mesire yerleri çöplük olmuştu. Bir faytona ezilmeden pislik kokan yollardan geçip kıyı kahvesine ulaşabildiğinde, gelen vapurlardan inen insanların Ada'ya kucak kucak alev taşıdığını görüyordu. Dün akşam bu güzelim sokaklarda değil de ateş üstünde yürümüştü sanki.

Ada, acemi elinden çıkmış kusursuz bir manzara tablosu gibi karşısında duruyordu. Erkenci bir vapur iskeleye yanaşıyordu. Anakaranın ışıklı çizgisi önünde kıpırtısız Marmara uzanıyordu. Gökyüzü lekesizdi, donuk ve mat. Gözleri bu manzarayı çekip kaydetti: Kararmış kilisenin çanlarına, çatı kiremitlerinin eskimişliğine, artık sararmaya yüz tutmuş begonvillere kadar, her şeyi. "Gerçek ne kadar yanıltıcı" diye düşündü, "her şeyi nasıl da inandırıcı bir şekilde gizliyor. Hakikat bunun tam tersi oysa." Manzaraya biraz daha bakınca ateşten kuşları seçebildi. "Bu bir yangın" diye mırıldandı, sesi kırıktı, sızlıyordu, "Apaçık bir yangın. Ama kimse görmüyor, kimse hissetmiyor. Ne acı!" Gece martı sesleri hiç kesilmemişti. Haykırışlar, ağlayışlar bütün gece sürmüştü. Martıların sadece ekmek derdinde olmaları mümkün değildi. Ekmek arzusu için bu kadar acı çekilmezdi. Gece uyuyamamış dönüp durmuştu.

Yavaş yavaş kahvaltıyı hazırladı. Kahvaltı ederken bir yandan da yapmakta olduğu tabloya bakıyordu. Çay içerken birkaç yudum sonrası öksürmeye başladı. Genzini öksürerek temizledi. Her sabah uyandığında genzini yakan bir duman içini kaplıyordu. Duman kokusu aylardır Ada'nın her yanını sarmıştı. Gece boyu yollarda, sahilde, dar sokaklarda, begonvillerin, çamların arasında süzülüyor ama kimse farkına varmıyordu. Sadece kendisi öksürüyordu. Hep, yangın çok büyürse Ada'dan kaçış bile yok diyordu. Tüm vapurlar cayır cayır yanacaklardı. Derinden gelen fırtınanın uğultusu, alevlerin ısısı sadece ona çarpıyor, Ada'nın sıcaklığı günden güne artıyordu. Gün boyu itfaiye merkezini dolaşıyor, ne kadar yetersiz olduğunun üzüntüsünü yaşıyordu. Her akşam denize baktığında, denizin alevlerin şeklini aldığını, tutuşmuş gibi bir uçtan bir uca yandığını görüyor, insanların hayranlıkla onu izlemelerine şaşıyordu. Yangın bir ziyaret, derinlerden gelen bir karardı. Şimdi eyleme geçilmişti. Ama kimse bunu fark edemiyordu. Nesnelere dikkatlice bakınca bir alev oldukları görülüyordu.

Kahvaltısını yaptıktan sonra yaptığı resmin karşısına geçti. Hayata resimle tutunmuştu. Bir yandan akademide hocalık bir yandan resim yapmış ama bu dünyada bir yer edinememişti. Şimdi emeklilikten sonra içine çekilmiş, geçmişine, geleceğine bakıyordu. Resimde her şeyi denemiş, onca derin bilgisine rağmen kendine ait bir dünya yaratamamıştı. Tam bir hayal kırıklığı yaşamış yaptığı resimleri emekliliğine yakın elden çıkarmıştı. Evinde hiç resim kalmamıştı. Şimdi burada yeni bir dünyanın eşiğindeydi. Bir veda tablosu olacak son bir resim yapmak istiyordu. Neyi kaçırdıklarını resmetmek istiyordu. Tüm olup bitenlerin nasıl sanatçı sezgisiyle önceden görülebildiğini belgelemek, geleceğe bırakmak istiyordu. Bu can çekişen bir insanın son renkleri, son sözleri olacaktı. Ona göre sanatçı, herkesin bildiği durumları, olayları gazeteci gibi anlatan değil, olaylar olmadan önce hisseden, kimse duymadan işiten kişiydi. Sanatçı, büyük olaylara, yıkımlara gidilen yolları hisseder ve eserlerinde bunu sezdirirdi. O da bu yaklaşan şenlik ateşlerini resme aktarmak istiyordu. Şimdi belleğinden, duyarlığından, görebildiklerinden tuvale tek şey süzülüyordu: ateş...

Ada'da gün boyu süren uğultuyu, kargaşayı, gözyaşlarını tuvale aktarabilirdi. Kimsenin hissetmediği fırtınanın sesini, alevlerin ısısını buraya yansıtabilirdi. Fokur fokur kaynayan denizin sesini, yakıcı dalgaların çırpınışını, ölü balıkların kıyıya vuruşunu renk renk, ton ton verebilirdi. Ada'da dolaşan kayıp ruhları, boşalan mezarları, balkonlardaki soluk hayaletleri çizebilirdi. Ada'ya yerleşmiş emekli resim öğretmenleri gibi Ada güzellemesi yapmayacaktı. Bunu zaten Ada'daki sanat ve kültür derneğindeki emekli memurlar yapıyordu. Bu tabloyla hayatını bütünlüğe ulaştırmak istiyordu. Gitgide hastalıklı bir hâlde sadece bu resmi yapmak için dünyaya geldiğini düşünmeye başlamıştı. Eski resimleri belki de hayata tutunmak için yaptığı acemice araştırmalardı. Şimdi asıl resmini yapıyor, hayatını sona ekliyordu. Bu resim bir bağışlanma arzusu, bir duaydı. Elinde fırça yepyeni bir sanat heyecanına kapılmıştı. Fırça hep aynı renge kayıyordu: Ateş kırmızısı...

Geçenlerde Ada'nın kimsesiz sokaklarında, artık her ayrıntısını ezbere bildiği karanlık sokaklarda bir başına dolaşırken beyaz bir at görmüştü. Ada'yı bir baştan bir başa dolaşan beyaz bir at. Karanlıklardan çıkıp gelmişti. Ay gibi parlıyordu. Kendini ona benzetti. O bir uyarıcıydı, yaklaşan kıyameti insanlara haber vermek istiyor gibiydi. At bütün gece bazen ağır adımlarla bazen tırıs ile gece boyu sabaha kadar Ada'yı bir uçtan bir uca dolaşmıştı. Çıkıp bakan bile olmamıştı. Kaygılı, öfkeliydi. Varıp insanların kapısına dayanmıştı. Gözyaşlarına bakan yoktu. Bir başka gün de kilisenin yanışına tanıklık etmişti. Önce içinden parlak bir ışık gözükmüş, ardından ışık büyümüş, pencere kenarlarını, kuleyi, bahçeyi kaplamış, pencerelerinden alevler fışkırmaya başlamış, bahçedeki ağaçları kül etmişti. Yangın âdeta gürlemiş, kıpkırmızı olmuş rüzgârla birlikte her şeyi yutmuş, alevler bir şenlik ateşi gibi gökyüzüne yükselmişti. Duvarlarda çatlaklar, yarıklar oluşmuş, tahta işlemeler kömür olmuş, çan küllere karışmıştı. Martılar çığlık çığlığa olayı haber vermeye çalışmış ama bu olayı kendisinden başka gören olmamıştı. Oysa kilisenin yanından her geçişinde içten içe yanan ağaçları, suyu çekilen havuzu, camlardaki alev izlerini görmüştü.

Sabahlara kadar Ada'nın iç çekişlerini, uğultusunu dinliyordu. Tarifsiz çınlamaları, tuhaf, tüyler ürpertici seslerini... Ada anlamlandıramadığı bir dille âdeta bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Kaç kez uykusunun en derin yerinde bu seslerle uyanmış, balkona çıkıp uzun uzun uyuyan insanların kayıtsızlığını izlemişti. Bir kıyamet resmi yapmalıydı, ormanları, bulutları renklerle alev alev tutuşturmalıydı. Karamsarlık, dekadan, çöküş eleştirilerine aldırmayacaktı. Kimseye bir şey söylemek istemiyordu. Bakan tutuşmalıydı, o kadar. Bu yıkımı, yok oluşu, kıyameti anlatabilecek miydi?

Yaklaşan kaosu renklerin diliyle haber vermeli, belgelemeli, başka hiçbir dille ifade edilemeyecek duyguları tabloya aktarmalıydı. Tabloya bakan melodiler işitmeli, renkle ve notaların dünyasında gezinmeli, yürekleri kanatlanmalı, ruh dünyalarında olup bitenleri çoğaltmalıydı. Bu resmi yapabilirse hayatını bütünlüğe eriştirecekti. Resim yaşanan olayları değil onun değişmez hakikatini ortaya çıkaracaktı. Renklerle, fırça darbeleriyle hakikatin örtüsünü yırtıp atacaktı. Dile getirmenin anlamsız olduğu şeyleri göstererek anlatmak istiyordu. Eğer yangından geriye kalabilirse kıyametin nedenini izah etmiş olacaktı.

Resim geveze olmamalı ama her şeyi göstermeli, söyleyeceği tek bir şey olmalıydı. Her fırça darbesi bir düşünceyi ifade etmeli, her renk bir duyguyu temsil etmeliydi. Her rengin bir ruhu olmalıydı. Resme giren her eşya, nesne mimari yapıyı bütünlemeli zıt anlamlar büyük fotoğrafta kaosu ortaya koymalıydı. Herkes kendi içinde eriyip bütüne katılmalıydı. Lirik, destansı bir ağıda dönüşmeli ama kaos bakışlara aktarılmalı izleyeni nefessiz bırakılmalıydı. Renkler arasında kurduğu ahenk, zıt renklerle oluşturduğu uyum aynı amaca hizmet etmeliydi. Saf, zarif ve kuşatıcı olmalıydı. Palete yeşil, kırmızı, mor, sarı renkleri sıkıyor, fırçasıyla karıştırıyor, tuvale dokunduğunda ortaya ışıl ışıl yanan bir resim çıkıyordu. Hareketli, sıcak, yanan fırça ile ateşi simgeliyordu. Renk ve çizgilerle bir Ada ağıdı bestelemek istiyordu. Bakanda hiç silinmeyecek müstesna bir beste olsun istiyordu. Son bir ses vermek istiyordu insanlara.

Ada artık hayatın değil ölümü beklemenin bir yeriydi. Büyük umutların değil, için için susuşun, sönüşün, tüte tüte yok oluşun yeriydi. Taş Mektep için için sönüyor, kül oluyordu, Nizam Caddesi'nin yaşlıları iniltilerle ölümü bekliyordu. Sahillerin suyu çekilmiş, denizin rengi kaybolmuştu. Eskimiş, tükenmiş ne kadar sanatçı, yazar varsa buraya gelmişti. Burada dernek kurmuş hatıralarıyla avunuyor, eskiden kendilerini tanıyan üç beş kişiyle karşılaşmanın iç kıpırtısını yaşamak istiyorlardı. Ada kitapçısı bu insanların anı kitaplarıyla doluydu. Hep birbirinin benzerleri vardı burada. Yılkı atları gibi Ada'ya bırakılmışlardı. Ama hiçbiri bunu gündeme getirmez, adanın güneşinden, denizinden söz ederlerdi. Cennetin bütün güzelliklerini barındıran Ada sonunda nefes alınamaz bir zindana dönüşmüştü. Işıltısı azalmış bir mum gibi sönüp gidiyordu.

Delirmişlerin, yenilmişlerin hayatın dışına vuranların yeriydi burası. Gece biri fanilasıyla balkona çıkıp deliliğini haykırabilir, beyaz saçlı bir ihtiyar kadın artık çoktan ölmüş bir çocuğunu eve çağırabilir, seksen yaşında bir kadın saatlerce ayak parmaklarının ojesi ile uğraşabilirdi. Şimdi burada akşam balkonda hışırtılı televizyonların karşısında ölümü bekleyen ihtiyarlar kalmıştı. Ada'ya insan sürgün olarak gelmiyorsa niçin geliyordu. Açıktı, kırgın hayat yorgunları ölmeye geliyorlardı buraya. Ada, pencerelerin camına yaslanmış, balkona oturmuş sessiz ihtiyarlarla doluydu. Pencere perdeleri arkasında ölümü bekleyen, yenik, kıyıya vurmuş insanlarla. Ada tam bir kâbus olmuştu. Her yerde maziye dalan insanlar vardı. Geçenlerde eve dönerken denize bakan benzersiz bir köşkten ihtiyar bir kadın görmüştü. Kadın başını yerden kaldıramayacak kadar ihtiyardı. Kafası yerde köşkün önündeki ağaçlara tutuna tutuna ilerliyordu. Ne kadar ibret verici bir fotoğraftı. Karşısında dünyanın en iyi manzarası olmasına rağmen o bakamayacaktı. İhtiyar kadına bakarken Rilke'yi hatırlamıştı: "Demek buraya yaşanacak yer diye geliyorlar. Burası yaşanacak değil ölünecek yer." Ada'ya ölmeye gelmişlerdi.

Yaklaşıyordu. Ayak seslerini duyuyordu. Heyecanlı, öfkeli bir şekilde geliyorlardı. Derinlerdeki bir kanalı yırta yırta geliyor, adayı kuşatıyorlardı. Bu öyle bir gelişti ki mezarlarda ölülerimiz bile kalmayacak diye düşünüyordu. Maskeli balonun davetlileri, vapurlarla, kayıklarla, deniz otobüsleriyle akın akın Ada'ya geliyorlardı. Martılar, kediler, köpekler, faytondaki atlar hayretle gelenleri izliyorlardı. Bir tek fareler durumu kavramış, olabileceklerin korkusuyla iyice deliklerine çekilmişlerdi. Gelenler ise kararan nesneler olarak evlerine çekilip kayboluyorlardı. Gelecek olan, kasvetli, terk edilmiş yalılardan, kiliselerden, karanlık mahzenlerden boğuk ve derinde bir sesle geliyordu.

Bilgisayarı açıp Bach'ın Matthaus Passion'una tıkladı. Günlerdir bunu dinliyordu. Bir rüya gibi, bir ağıt gibi, yitip giden güzellikleri bir hatırlatış gibiydi. Müzik mazide yaşanmış hayatın gündüzlerini ve gecelerini, üzüntü ve sevinçlerini harekete geçiriyor, karıştırıyor ve bu karışımdan bugünü, ânı yaratıyordu. Güzel bir şiir dinler gibi, müthiş bir resme bakıyor gibi ezgiye dalıp gitmişti. Bu sesi, tüm notalarını, hiç değiştirmeden renklerin diline dönüştürebilirdi. Palette boyaları birbirine katıp ateş kırmızısını buldu. Hayat, kaostan uyum çıkarma sanatıydı. Nasıl bir müzikte dümdüz giden notalardan bir armoni çıkmazsa, inişler çıkışlar, farklı tonlar gerekliyse, hayat da böyle inişli çıkışlı, sesli sessiz aralıkların bütününden oluşan bir besteydi. Sıradan insanlar asla bir beste olamazlardı. Çünkü hep aynı notaya basarlardı. Oysa uçurumun en ucuna gelmiş insanlar ancak bir besteyi oluşturabilirdi. Çünkü risk alırlar, mayınlar ve ateşler içinde dolaşır gibi notalar arasında dolaşırlardı. Bu yüzden müzikteki bu uyumu da en iyi bu uçtaki insanlar sağlayabilirdi. Çıkışsızlık ve çaresizlik insana neşeyle bile uçurumlara koştururdu. Ama aslında onların bir umut yolcusu olduğu sonradan anlaşılıyordu. Sonuçta kimsenin göze alamayacağı şeyleri göze almış, ölümsüz besteleri ortaya koymuşlardı. Tuvale baktı. Dalgaları, nereden geldiği belli olmayan yankıları, köşklerden gelen uğultuları, hiçbir şeyden habersiz iskeledeki müzik seslerini, acıyı bastırmaya çalışan televizyon tartışmalarını buraya yansıtabilirdi. Dans eden alevler bütün bir tabloyu kaplamalıydı. Ada volkanik bir patlama gibi çizilmeliydi. Denizle gökyüzü birbirine karışmalı, ateş bir girdap gibi her şeyi içine almalıydı. Doğanın ihmal edilmiş dehşeti renklere, tonlara yansımalı, ışık, renk, çizgi ve boşluklarla yaklaşan kıyameti temsil etmeliydi. Bu tablo sonuçta dehşetin edebiyattaki, müzikteki karşılığına denk olmalıydı. Müziğin ezgisi kulağına değdikçe içinde bir şeyler uyanıyordu: İnsan çıldırma noktasına gelmeden notalara sarılmıyor, tam o anı, bir çığlığı notaya döküyor besteci, insan bu yüzden onu dinlerken o gerilimi yaşıyordu. Müziksel kıvılcım insanın tam kalbine değiyor, tutuşturuyordu. İlahi bir şeydi bu, öylesi yüce duygulara çağırıyordu insanı. Bir tazelik, yenilik fışkırıyordu âdeta. Bir hakikati fısıldar gibi ve sadece size söyler gibi öyle abartısız ama çarpıcı.

Şu an resmi yaparken de aynı duyguyu yaşadığını hissediyordu. Paletteki bütün renkleri tuvale aktarmaya çalışıyor, sanki notalar içinde geziniyordu. Boyanın sadece renk olmadığını, biçimin içinde dalga dalga bir ruh olarak yaşadığını görüyordu. Fırçalar kendiliğinden boyaya gidiyor, tuvale darbelerle ilerliyordu. Hiçbir sahici anı yakalamayan resimleri geride kalmış gibiydi. Özgünlük ve ustalığın her şeyden önce duyumsamak olduğunu seziyordu. Aktarmak istediği gördüğünden daha farklı bir şeydi. Görüntüyü de aşan bir şey... Resim bir duyumsamak, canlandırmak, hayat vermek işiydi. Şimdi o notaları resme aksettirmeye çalışıyordu. Paletinden her vuruş alev gibi çıkıyor, ağaç, bulut, deniz bir şekilde alev oluyordu. Her türlü renk, nesne bir şekilde aleve dönüşüyordu. Derinlerden gelen bir duygunun fırçayı, renkleri kendi etkisi altına aldığını görüyordu. Işıklar ve gölgeler denetimsiz resme yerleşiyordu.

Tutku, arzu ve vecd içinde kendini kaptırmış terler içinde kalmıştı. İçi içine sığmıyordu. Bir coşku anında renklerin peşinden gidiyordu. Sanki hayatında ilk kez resim yapıyordu. Acemilik heyecanı ile ustalık serinkanlılığı resme yansıyor âdeta resim kendini yaptırıyordu. Arada bir geri çekilip yaptıklarına bakıyor, bunu ben mi yaptım şaşkınlığı yaşıyordu. Resmin sahibi değil olmak için değil görevini yapmış olmak duygusuyla renk denizinde yüzüyordu. Resmi doğrudan kendisi için kalbinin sesini dinleyerek yapıyordu. Her şeyden boşanmış bir renk, biçim, ışık dünyası yaratıyordu. Hiçbir eksiklik bırakmıyor sanki yanmayan yerin altına ateş sürüyordu. Hiçbir şey durmuyor, her şey akıyordu. Geçtiği tüm kırılmalardan, yol ayrımlarından, ömrünün en sancılı günlerinden süzülüp renge dönüşen duyguları resmediyordu. Rüzgârları, kuşları, alınan selamları ve yolları... Vapur sohbetlerinden, umutlardan, yüzleşmelerden damıtılan duyguların izinde yürüyordu. Ömrünün bütün sabahlarından, yorgun gecelerinden geçerek kendisine yaklaştığını görüyordu. Ateşi, bu alevleri Tanrı'nın gönderdiğini hissediyor içindeki tüm hırsları, arzuları bir bir yaktığını, insanın kendini yitirmeden hakikati bulamayacağını görüyor, bu ateşi bir müjde, arınması, kendini bulması için bir müjde olduğuna inanıyordu. Bu ateş sadece onu değil Ada'yı da kendine getirecekti. Görüyordu, alevler tüm Ada'yı, çevreyi aydınlatıyor, karanlıkları boğuyordu. İnsan cehennem ateşini, arınma ateşini bu dünyada istemişti, o kadar. Ateş insanı yok edip, arındırıp yeniden doğuracaktı. Çünkü ateş nasıl vücut için bir savunma mekanizması, bir alarm ise ve bağışıklık sistemini harekete geçirirse burada da aynı şeyi yapıyordu. Çünkü ateş sadece yakmıyor aydınlatıyordu da. Belki de insanlık buradaki ışıkla aydınlanacaktı. Ada'nın kendisini yok eden ışığı belki de verdiği ışıkla tüm karanlıkları aydınlatacaktı. Böylece yangın, her şeyi var edecek bir yok oluş olabilirdi. Ada bir pervane olarak kendini ateşe atıyor, ortaya şenlikli bir aydınlık çıkıyordu. Anlamıştı: İyi olan ne varsa çürüdü, bu yüzden diriliş ancak bir yangınla mümkün.

Şövaleden uzaklaşıp tabloya bir kez daha dikkatlice baktı: Ada bir uçtan bir uca duman ve alevlere boğulmuştu. Koca koca yalılar çatırdaya çatırdaya eriyip kül oluyordu. İnsanlar, telaşla, korkuyla kıyıya doğru kaçıyor, patlayan alevler, kıvılcımlar sahil boyu gemileri, sandalları, motorları da tutuşturuyordu. Bir kızıl ejderha alevli diliyle mahalle aralarında süratle dolaşıyor, değmediği konak, yalı bırakmıyordu. Bir hayvan cenneti olan Ada'nın hayvanları nereye koşacaklarını şaşırmış tuhaf sesler çıkararak ateşten uzaklaşmaya çalışıyorlardı. Martılar dumansız gökyüzüne doğru süzülmüşlerdi. Bazı anneler çığlıkla evin içinde dalıyor, alevler ve dumanlar içinde kayboluyordu. Konaklar çökerken oradan fırlayan alev parçaları yanındaki evleri yangına boğuyordu. Alevler Ada'yı bir uçtan bir uca kırmızıya boyuyordu. Halk birbirini ezerek dumandan ve kızıl alevden korunmaya çalışıyordu. Deniz baştan sona yanıyordu. Kızıl ejderha korkunç seslerle saldırdığı binaları bir süre sonra çatırtılarla, gürültülerle yerle bir ediyordu. Çöken binaların altındaki inleyişler Ada'yı kaplıyordu.

Son fırça darbesinden sonra yüzünde bir sıcaklık hissetti. Yanakları al al olmuştu. Sanki tablo bir uçtan bir uca yanıyordu. Çizdiği her şey bir aleve, ateş topuna dönüşmüştü. Tablo duruyor ama yangın büyüyordu. Ateş kuşlarının kanat seslerini, yalıların çatırtılarını, çöküş seslerini duyabiliyordu. Odaya tablodan, alev, duman yayılıyordu. Perdeler, kitaplar, müzik çalan bilgisayar, palet, boyalar tutuşmuştu. Kendisi de içten içe alev almıştı. Kedi çığlık çığlığa odayı terk etmişti. Her şey yanmasına rağmen bitmiş tablo sapasağlam duruyordu. Kendisi yok oluşa doğru sürüklenirken, eseri bütün görkemiyle orada duruyordu. Boya yoktu, şekil, renk yoktu, ateşin bizzat kendisi vardı. Gözlerini güçlükle açıp dumanların arasından hem yangın olan hem de yanmayan tablosuna, sanki büyülü bir şeye bakıyormuş gibi baktı. Kendisinden bir parçayı, bir ateşi tabloya koyduğundan emindi. Tam o anda tablodan yükselen bir müzik odada yankılanmaya başladı. Bir yakarış, bir çığlık, bir hıçkırık gibi, tüm insanlığı tefekküre çağırır gibi derinden derine akan bu yakarış ezgisi, kaçırdığı hayata, yaşadığı pişmanlıklara verilmiş doğru bir cevap gibi geldi, yüzünde bir gülümseme belirdi. Notalar sanki kalbinde titreşiyordu. Nereden geldiğini bilemediği bir esinti, yüzüne, ellerine vurdu, tüm vücuduna tatlı bir serinlik yayıldı.

Gözlerini açtı.



Yayın Tarihi : 14.1.2020

 
         
Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 407