Necip Tosun ::: SÜT KOKUSU / NECİP TOSUN         
Necip Tosun
Öyküler 
 
 SÜT KOKUSU / NECİP TOSUN


Ne kadar hızlanırsan hızlan, hiçbir şeye yetişemeyeceksin, her şey ya senden önce ya da senden sonra olacak. Acını azaltmayacak bu hız, yüzüne vuran rüzgâr; hep yanacaksın. Gitmiş olmakla varmış olmayacaksın, hep bir şeyler eksik kalacak. Vicdan azabını dindirmeyecek bu hız, yetişmiş olmakla yaran iyileşmeyecek, anla artık. Hayır, annene yetişemeyeceksin, çünkü yaşadığın her gün ana rahminden uzaklaşmaktır, bunu bil. Ne götürüyorsun ona, dön bak, bavulunda ne biriktirdin? Annene yapamadıkların geçiyor aklından değil mi, son konuşmalarınız, son veda gibi konuşmanız. Hep böyle sürecek sandın, oysa her şey birden kesilir, insan kendine çarpar, tüm biriktirdikleri bir bir yere saçılır, bakarsın bütün bunlar ben miyim diye. Hadi, hafızanda vicdanını rahatlatacak görüntüler ara: mesela hastanede başucundasın, uykusuzsun, gözlerin kıpkırmızı, annen uyandığında ilk kez seni görüyor, şefkatle uzanıp elini tutuyor, sıkıyor, sıkıyor... Peki ya yapmadıkların, yapamadıkların?

Görüyorsun değil mi, bıraksan kendini, bir rüzgâr olup uçacak, yok olacaksın. Derin derin iç çekmesen ateşinden tutuşacak, kendi dumanında boğulacaksın. Dünya nasıl da anlamsız değil mi? Bir anda nasıl da siliniyor camda bir parmak izi gibi. Hayır, acıyan kalbini sakla. Unutma: o kadar derine gömülmüş ki, ne kadar uzanırsan uzan, hayat boyunca acının en ucuna değemeyecek, sonunu bulamayacaksın. Hayat böyle işte: birden hiç beklemediğin bir anda elin yaranın kabuğuna değer, kanar, kanarsın. Şimdi bir haber aldın, arabadasın ve kanıyorsun.

Boşuna hızlanma, önündeki herkesi geçmeye çalışma, her şey olacak ve sen tüm bu olup bitenlerin peşinden geleceksin. Her şey olacak ve kendini buradan izleyeceksin. Mesela bir an gözünü kesik şeritten ayırsan, solunda uzayıp giden kavak ağaçlarına, ağaçların üzerinde uçuşan serçelere, masmavi gökyüzüne dalsa gözlerin, bir şey kaçsa gözlerine, sabun köpüğü mesela...

Eve varacaksın, evet, evet, ama bak neler olacak:

Birazdan arabadan inecek, yıllardır uğramadığınız evinize girerken, pencereye bakıp her gelişinizde heyecanla sizi gözleyen annenizi arayacak gözleriniz, perdelerin kıpırdamasını, annenizin hafifçe aralanan perdeden görünmesini, heyecanla sizi seyredişini bekleyeceksiniz. İçiniz kıpır kıpır olsun isteyecek, adımlarınızı hızlandıracaksınız. Ama bütün bunların hiçbiri olmayacak; perdelerin arkasında hiçbir hareketlilik olmayacak, anneniz orada olmayacak. İşte o anda, ilk kez sizi karşılayanın olmadığı ev anlamını yitirecek, artık o ev olmayacak, taş olacak, kireç olacak, beton olacak; var olacak ama kendi olmayacak. O vakit niçin buraya geldiğinizi, niçin burada olduğunuzu kendi kendinize soracak, orada, ilk kez geçmişle bağlarınızın tümüyle koptuğunu hissedeceksiniz. Evet, çocukluğunuzun "o ölürse ben ne yaparım" korkusuyla geçtiği anneniz orada olmayacak. Ama siz yine de eve, bir boşluğa doğru yürüyeceksiniz. Ağır ağır bahçe havuzunun yanından geçecek, artık içinde kimin yaşayıp kimin yaşamadığını çıkaramadığınız komşu evlere baka baka ilerleyeceksiniz. Bahçede duracaksınız. Kayısı, vişne, elma ağacına bakarken acaba bunlar meyve veriyor mu diye düşüneceksiniz. Kayısının eğilmiş, yaralı gövdesi içinizi sızlatacak. Sizi gören var mı tedirginliğiyle birden irkilecek, komşu evlere bakacaksınız. Sanki insan yok, hiç kimse yaşamıyor hissine kapılacaksınız. Yıllar sonra bir define olarak ortaya çıksın, zengin olayım diye toprağına avuç avuç para gömdüğünüz bahçeye, annenizin ekmek yaptığı, darbe sonrası kitaplarınızı yaktığı tandıra bakacaksınız. İçinize düşüyor gibi hissedecek çocukluğunuzun acılı, yoksul sesi yankılanacak kulaklarınızda.

Sonra ağır ağır balkon merdivenlerini çıkacaksınız. Sizi köşede babanız karşılayacak. Her yanı titreyen, artık bu dünyadan çoktan kopmuş babanızla, oturup, sanki burada hiç anneniz olmamış gibi, karşılıklı olarak bilinçli bir bilmezlikten gelerek onu hiç gündeme getirmeden konuşmaya başlayacaksınız. Babanız ölen komşulardan, akrabalardan bahsedecek, ama siz yıllardır gelmediğiniz evin içindeki eşyalara bakarken her yerde karşınıza anneniz çıkacak. Sonunda babanız sıradan bir konuymuş gibi annenize geçecek; "annen son gün 'beni balkona çıkar' dedi, balkona çıkardım, bahçeye, etrafa, komşu evlere, uzaklara, şehre uzun uzun baktı, sonra elini bomboş anlamında sallayarak 'her şey yalanmış' dedi, 'beni içeri götür.'" Siz artık babanızı duymayacak, gözleriniz odanın içinde dolaşacak, philips radyoya, annenizle babanızın resmine, annenizin gıcırtıyla sildiği pencere camlarına bakacaksınız. Yerinizden kalkıp, odalarda dolaşacak, bulunuşuna hep hayret ettiğiniz o yıllardır duvarda asılı duran şiire bakacaksınız: "Hafızın Kabri."

Köşedeki koltuğa oturacaksınız. Sanki bir kapı açılacak anneniz içeri girecek, derince iç geçirip size doğru yürüyecek, sarılacak, onca yılın hasretini giderecekmiş gibi sizi bırakmayacak, sizse utancınızı gizleyecek bu kolların hiç ayrılmasını istemeyecek, hep öyle sımsıkı kalmak isteyeceksiniz. Ama kapı açılmayacak... "Baba yurt dışındaydım, çok geç duydum, cenazeye yetişemedim" diyeceksiniz. Ancak bu sözler sanki okula geç kalmış bir çocuğun mazeret uydurması gibi, size çok incitici ve ağır gelecek. Söylediğiniz sözlerden utanacaksınız. Babanız cevap bile vermeyecek, yanınıza gelip gözlerinizin içine bakarak "Annen öleceğini bildi" diyecek. "Ölmeden bir gün önce hangimiz önce ölecek diye tartıştık. Ben kura çekelim dedim. Ama kurada hep annen çıkıyordu." Babanız devam edecek, "çünkü iki kâğıda da annenin ismini yazdım." Babanız gülümseyecek. Ölümü oyuna dönüştürmüş anneniz ile babanızın hâli içinizi sızlatacak: "Hangimiz önce..." Sizin gözleriniz annenizin her gün sildiği büfede, içindeki eşyalarda, "Hafız'ın Kabri"nde. İşte orada, temiz olacak diye her gün ablanıza kızdığı büfe, rengi için iki kez tekrar iade ettiği koltuklar, işte yıllarca borcunu ödediğiniz buzdolabı, her şey, her şey orada ama onun çınlayan sesi yok. Hayır, perdeleri açmamış olacak babanız. Perdeleri açıp mahalleye bakacaksınız. İlk gençlik çağınızdaki sevgilinizin evine takılacak gözleriniz, önündeki dut ağacına, evin özensiz boyasına, upuzun kırmızı çatılı evlere... İğde çiçeklerinin, fesleğen kokularının içinden geçip, henüz yeni sulanmış gölgeli bahçenize düşen bir radyo sesini hatırlayacaksınız: "Günaydınım, nar çiçeğim, sevdiğim." Kızaran yüzler, konuşamamalar, toz bulutu içinde yitip giden çocukluk aşkınız...

İşte orada, pencereyi açıyor, kızarmış nergislerin arasından süzülmüş gözlerle size gözüküyor. Her şey o kadar canlı ki, utancından bir kömürlüğe saklanmış çocukluk aşkınızı neredeyse uzanıp çıkaracaksınız o karanlıktan. Zaman, her şey, tüm yaşanmışlıklar, hafifçe sağa sola sallanan ipincecik bir tülün ardına saklanmış da uzansanız tümünü açacakmış gibi hissedeceksiniz. İşte faytonlar geçiyor yoldan, tekerlek sesleri kulağınızda, annenizi hastaneye götürüyorlar, ah onun çığlıkları, üstündeki taşın kaldırılmasını bekleyen bir yaralı güvercinin çığlıkları, hiç dinmeyen, her yana çarpa çarpa bir ömür ilerleyen içinizde ve her nasılsa, en derinde kanayan yaranın üstüne konan... İnsan ilk ve son kez çocukluğundan yaralanır bunu unutma, sonra bir ömür taşır bu yarayı, çünkü ilk yaralar insanın hep başucunda bekler, sadece hatırlatır kendini ara ara, tam da unuttuğunu sandığın anda, çünkü yaralar hiç kapanmaz, hep böyle insanı elinden tutar gezdirir bir ömür... Hayır ağlamayacaksınız, tutacaksınız gözyaşlarınızı, yutkunup, hızlı hızlı nefes alacaksınız, başka şey düşünmeye çalışacaksınız, mesela pencere camının lekelerini sileceksiniz toparlanmak için...

"Baba ben biraz dolaşıp geleceğim" diyerek çıkacaksınız evden. Mahallenizi dolaşmaya başlayacaksınız. Dizlerinizi yaraladığınız sokaklardan, ağladığınız parklardan geçeceksiniz. Sokağın başındaki bakkal hâlâ duruyor. İlk kez gazoz içip, bisküvi, lokum yediğiniz bakkala bakacaksınız. İnternet kafenin önünden geçeceksiniz. Açık hava sineması yok, yerine kapalı pazar yeri yapılmış. İstasyona doğru yürümeye başlayacaksınız. Orada kaybolmuş gençliğinizi ve eşsiz kederinizi göreceksiniz, unutulup gitmiş sandığınız puslu zamanlar usul usul içinize akacak, içiniz titreyecek, acıyacak kalbiniz... Anılar düşecek zihninize... Her nasılsa evden moraliniz bozuk çıkmışsınız, vakit akşam, açık hava sinemasında Türkan Şoray'ın "Cemo" filmine gitmeyi kuruyorsunuz, mahallenizdeki düğünden bir türkü sokağa taşıyor, siz istasyonun karanlık camlarına bakıyorsunuz, evde anneniz hasta... Sonra ne yapmıştınız, çıkaramayacaksınız... Ağır ağır istasyona doğru yürüyeceksiniz. Her sokakta terk ettiğiniz kendinize rastlayacaksınız, onlu yaşlarınıza, yirmili yaşlarınıza... Sobası tüten bir evden çıkmış, istedikleri alınmamış ilkokul çocuğuna, okul yolunda sevgilisi için ağlayan ticaret lisesi öğrencisine... Bu böyle, yaralar bıraktığın yerde aynen durur, geri dönüp onarmak için sizi bekler. Ne tuhaf diye düşüneceksiniz, çocukluğunuza ait bu pus, buğunun içinde, geçmişin hiç dinmeyen uğultusu ne tuhaf diyeceksiniz. Yaşayanlar silinip gitse de, yaşanmışlıkların orada öylece duruyor olması şaşırtacak sizi. Dün ne, yıllar ne, yaşanmışlık, geçmiş, anı ne? Geçip giden ne diye düşüneceksiniz... Sanki maçınız bitmiş, elinizde topunuz siz koşarak eve gidiyorsunuz. Yani kımıltısız bir eski zamanını yaşıyor olacak mahalle. Her şey canlanmak için bir komuta bakıyormuş gibi gelecek size. Çocukluğumu burada bırakmışsam ben bunca yıldır kimi büyümüşüm diyeceksiniz, kimi?

Sonra istasyon kahvesine oturup, Kaletepe'ye bakacaksınız. Büyük ofis deposu aynen duruyor olacak. Oradan bedava seyrettiğiniz maçları hatırlayacaksınız, susadığınız dik yokuşlarını, sonra dutları... Arkadaşlarınızla bu kasabadan kaçma planlarınızı, intikam yeminlerinizi, polis kovalamacılarına boğulmuş gençliğinizi hatırlayacaksınız... Güneş Kalatepe'nin üstünde tüm ağaçları ışıl ışıl yapmış olacak. Siz toz içindeki akasya ağaçlarına bakarken, önünüze konmuş çayı fark etmeyeceksiniz bile. Hafif bir rüzgâr terlemiş boynunuza vuracak, park havuzunun kirli sularının üst yüzünü hafifçe dalgalandıracak... Siz uzayıp giden tren raylarına dalıp gideceksiniz. Bir tren istasyona girecek. Herkeste bir telâş. Sonra annenizin sesiyle irkileceksiniz: "Dokun şuna" diyecek fesleğeni göstererek. Dokunacaksınız. "Şimdi kokla..." Ne kadar güzel, elinizi burnunuzdan ayıramayacaksınız... Bundan sonra masanızda hep fesleğen, koparılmış iğde çiçekleri... Annenizden...

Eve geldiğinizde babanız bahçede sizi bekliyor olacak. Sen daha hiçbir şey söylemeden, "Annen, kızının yanına gömülmek istedi" diyecek. "Tek vasiyeti buydu. Köye gömülmek. Rahmetli ablanın mezarının etrafını kazdık ama her taraftan kemik çıktı. Sonunda bir yer bulduk. Çok yağmur yağdı, çok. Güçlükle mezara indirebildik anneni." Rüzgârla birlikte bahçenin etrafındaki kavak yaprakları hışırdayacak. Siz anlatılan hiçbir şeyi duymak istemeyeceksiniz. Sonra anlamlandıramadığınız bir his sizi, annenize yönlendirecek: köye. "Baba akşama dönerim" diyeceksiniz. Ne yaptığınızı bilemeden telaşla hazırlanıp yola düşeceksiniz. Bu köy aynı zamanda sizin de doğduğunuz yer.

Her şey kontrolünüzden çıkacak, son sürat köye doğru yol alırken bulacaksınız kendinizi. Kavakların, tozlu yolların arasından, kurumuş pınarların yanından geçip, annenizin küçüklüğünde anlattığı eve, hep bir göç ortamının çizildiği eve doğru yol alacaksınız. Ancak köyü de çok iyi bilmiyorsunuz. Defalarca teklif edilmesine karşın doğduğunuz köyü ve evi görmeye gitmediniz. Yıllar sonra yakınınızın cenazesi için gittiğiniz köyde, hemen doğduğunuz evinizin yanından geçmiş, her tarafı dökülmüş, terk edilmiş artık kimsenin oturmadığı eve girmemiştiniz. Şimdi karşı konamaz bir güçle oraya doğru savrulduğunuzu göreceksiniz.

Yolda zihninizden hayatınız geçecek; her şey bir bir dökülecek; kibir, kin, kirlenmişlik... Safiyete doğru yol alacaksınız, ana rahmine doğru. Yıllardır taşıdığınız pişmanlıklarınızı, yaptığınız yanlışlıkları, uğradığınız iftiraları ve ihanetleri savura savura gideceksiniz. Köye yaklaştığınızda, her şeyden boşalmış, hafiflemiş adını koyamadığınız bir hafiflik çökecek üstünüze. Bütün ovayı kuşatan yemyeşil çimenlerin üstü sarı, kırmızı, mavi çiçeklerle dolu olacak, adını bilmediğiniz böcekler çın çın ötecek, kırlangıçlar ağaçlardan ağaçlara uçacaklar, yeşilliğin, dinginliğin sizi kucağına çağırdığını hissedeceksiniz. Bozulmuş, taşlı tarlalar göreceksiniz, göğe asılı kalmış gereksiz bulutları, kayalıkları ve uçurumları... Üzüm bağlarından, sürülmüş tarlalardan geçeceksiniz.

Köy yoluna girdiğinizde asfalt sona erecek, demiryolu köprüsünden aşağı bakacaksınız, aşağıda yemyeşil, bulanık Kızılırmak akacak, nehrin hemen bitişiğindeki kavak ve söğütler uzayıp gidecek, arabanız onların gölgeleri üzerinde sarsıntılarla yol alırken, arkanızda bir toz bulutu, serçeler, kargalar uçuşacak sağa sola, bir çoban köpeği bir süre eşlik edecek sonra peşinizi bırakacak... Köye doğru yavaş yavaş ilerlerken, fesleğen kokularını hissedeceksiniz. Bozuk bir yoldan geçecek, kurumuş derenin yanından köy meydanına geleceksiniz. Arabayı caminin yanına bırakıp, yürümeye başlayacaksınız. Her köşe başında akasya, çınar, salkım söğütler... Nereden, hangi evden geldiği belli olmayan köpek sesleri duyacaksınız, sonra yemyeşil olmuş köyün ortasındaki kurumuş pınarın yanından yürüyüp sağda solda açmış çiçeklerin kokusunu içinize çekeceksiniz. Bomboş köyün ıssızlığını dinleyecek, camiye, yıkık dökük evlere, uzakta, tepedeki mezarlığa bakacak, sonra doğduğunuz eve yaklaşacaksınız.

Evin bahçesinde duracaksınız. Toprak damının üstünde otlar bitmiş, taş üstünde taş, taş üstünde taş... Kapının biri sökülmüş dışarıya bırakılmış, damı taşıyan tüm ağaçlar bel vermiş. Sanki bu evi hak etmek için arınmanız gerekiyormuş, bir bağış verilmiş gibi hissedeceksiniz kendinizi. Yavaş yavaş bahçeden içeri girecek, ayaklarınızın altındaki sararmış yaprakları eze eze ilerleyeceksiniz. Bahçe kapısını itip açacaksınız. Evin girişinde teneke kutularda sardunyaları, fesleğenleri göreceksiniz. Kurumuş bir asma ağacı pencerelerden kapı üstüne kadar gelmiş oradan aşağıya sarkıyor olacak.

Sonra bir ses duyacaksınız. İçli bir ağıt, sıvaları dökülmüş duvarlara çarpa çarpa büyüyecek sonra açık kapıdan çıkarak size ulaşacak: bu ses annenizin sesi olacak. İrkilecek, içinize kadar titreyeceksiniz. Kapıyı açtığınızda annenizi orada, tam köşede size banyo yaptırırken göreceksiniz. Eteğinin bir ucunu beline tutturmuş, yüzü ter içinde olacak. Nefesiniz tutulmuş, izleyeceksiniz. Toz zerrecikleriyle dolu güneş ışınları, tam da annenizin solgun, terli yüzüne düşecek, siz büyülü bir dünyanın eşiğinde kendinizi izliyor olacaksınız, rüya mı gerçek mi bir türlü anlayamayacaksınız. Anneniz içe işleyen bir türkü eşliğinde size banyo yaptırıyor olacak. Sesi, terk edilmiş, bomboş evde çınlayacak, sonra ağlama sesinizi işitecek: Anneniz türküsünü kesecek ve size, "ağlama" diyecek, siz "anne gözüme sabun kaçtı o yüzden ağlıyorum," diyeceksiniz. Araba hızla akacak yolda. Siz gözünüzü ovuşturacaksınız, "anne, sabun kaçtı gözüme su dök!" diyeceksiniz, "çok yanıyor gözlerim, hiçbir şey göremiyorum." Anneniz su getirmeye gidecek, önünüzdeki cama bir perde inecek, yol birden bitecek. Siz frene basmaya çalışırken, her şey kararacak, kulağınızda çınlama sesleri içinde, yoldan kayacak, sanki anafora kapılmış gibi dönecek, döneceksiniz, korna sesleri duyacaksınız, çarpışma sesleri, "anne diyeceksiniz, anne..." Ters çevrilmiş bir arabanın tekerlekleri boşlukta dönecek, dönecek, siz hiçbir şey hatırlamayacaksınız, sanki o an annenizin süt kokusunu yeniden hissedecek, her şeyden sıyrılmış, pişmanlıklardan, ihanetlerden, acılardan kurtulmuş bir hâlde, bir çocuk safiyetiyle annenizin göğsüne yaslanıp, uyuyacak, uyuyacaksınız.


Yayın Tarihi : 10.5.2020

 
         
Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 645