Necip Tosun ::: OĞUZ ATAY’DAN BERBERİNE MEKTUP / NECİP TOSUN         
Necip Tosun
İnceleme/Eleştiri 
 
 OĞUZ ATAY’DAN BERBERİNE MEKTUP / NECİP TOSUN


Oğuz Atay'ın Londra'da ölüm döşeğindeyken berberine yolladığı mektup onun bütün bir hayatını, sesini kimseye duyuramayışını net bir şekilde ortaya koyar. Aslında Oğuz Atay'ı, Oğuz Atay yapan da budur. Bu mektup, onun aradığı içtenliği, samimiyeti; aydınlar, edebiyatçılar içindeki yalnızlığını hatta tüm edebiyatını ifşa eder. Oğuz Atay, beynindeki tümör teşhisiyle Londra'da bir hastanede yatmakta neredeyse kaçınılmaz sona, ölüme doğru ilerlemektedir. O sırada berberi İlhami'den bir mektup alır. Bu mektubun onun için önemi büyüktür. Ona şöyle bir cevap yazar: "Sevgili İlhami gönderdiğin kartın beni ne kadar sevindirdiğini bilemezsin. Diyebilirim ki Türkiye'den gönderilen mektuplar içinde en çok senin kartın beni heyecanlandırdı. Ben de burada 'yahu İlhami de beni merak eder' diyordum. Çok sağol beni hatırladın." Türk edebiyatında yol açıcı, öncü bir yazar olmasına karşın hak ettiği ilgiyi göremeyen bir büyük edebiyatçının berberinden gelen bir mektuba bu kadar sevinmesi emsalsiz bir yalnızlık örneği ve çevre eleştirisidir. Bu mektup biraz da Oğuz Atay'ın edebiyat ve sanat çevrelerindeki kırılmışlığını, okunmamışlığını, çetelerce yok sayılışını giderek insana olan güvensizliğini temsil eder.

Aslında Oğuz Atay'ın edebiyat ortamındaki yalnızlığı yenilikçi ve biricik olmanın sonucuydu. İlk söyleyen olmanın ve aykırı bulunmanın yalnızlığı. Vasat ve sıradan olmamanın, edebiyat kanonunca dışlanan bir seçimin sonucuydu. Samimiydi, öyle ki, yarın yapılacak bir devrime hazırdı, çıkarılacak bir dergiye, gazeteye. Ne Yapmalı'nın kitabını bile yazmıştı. Ama sonradan anlayacaktı ki etrafı boştu. Kendi kendine konuşmuş, kendi kendiyle mücadele etmişti. Aynı düşünce içindeki insanları tanıdıkça hayal kırıklıkları yaşamaya başladı. Bu düşüncenin öncülerinin çoğunda, kibir, insani zaaf ve zayıflıklar görüyor ve inancı büyük ölçüde yara alıyordu. Çevresine, insanlara, ülkesine olan güvenini yitirmişti. Her şeyden önce bireyin kendini geliştirmesi ve her şeyin onda bittiği düşüncesi haklı çıkmıştı. Onun yalnızlığı bu anlamda kaçınılmaz bir sonuçtu. Yazmak ise onun için yalnızlığa bir çare, tutamak arayışından başka bir şey değildi. Mutsuz, kıstırılmış, örselenmiş dünyasında bir pencereydi.

Köy ve işçi temalı, mesaj yoğunluklu eserlerin ve ideolojik tutumların baş tacı edildiği 1970'lerde, edebiyat dünyasının Oğuz Atay'ın yabancılaşmayı, yozlaşmayı, aydın eleştirisini gündeme getiren, ruhsal çözümlemelere ve yüzleşmeye yaslanan yapıtlarına ilgisiz kalmasında şaşılacak bir şey yoktur. Atay'ın Günlük'lerine baktığımızda, bu yazınsal tutumun bilinçli bir seçim olduğunu anlarız ve Atay'ın her ne kadar, "neden yazdıklarımı anlamıyorlar, neden çevrede kimse yok?"; "Ben buradayım sevgili okuyucum, sen nerdesin acaba?" dese de, aslında bu ıssızlığı çok iyi anladığını, hatta beklediğini söyleyebiliriz. Çünkü Günlük'lerinde, edebiyat ortamındaki düzeysizliği anlattıktan sonra "sıradan biri olarak yazarlığı sürdürmek mümkün. İstemiyorum." derken, sıradan yazarlığa direnerek seçimini de yapmaktadır. O, kimseye eklemlenmeden, piyasa isterlerine, geleneğe, klişelere bağlı kalmadan kendi yazarlık serüveninin peşinden gidecektir. Bu da daha baştan onun "yalnızlığı" kabullendiği anlamına gelir.

Oğuz Atay, memleket meselelerini, insanın bireyselleşme macerasını ve kendi kendisiyle yüzleşmesini anlatırken, "mesele" ve "yazın" arasındaki tehlikeli ilişkiyi de mükemmel birleşimi de iyi hesap eden bir tutumla hareket etmiştir. Atay, Günlük'lerinde mevcut sanat edebiyat ortamını değerlendirirken, edebiyatımızın klişelere teslim olduğunu, "mesele" ve edebiyatın birbirine karıştırıldığını, eleştirmenler ve reklamcıların bu durumun suç ortakları olduğunu söyler. Romanımızın temel sorununun kişilik olduğunu, insanımızın kişilik kazanma savaşının, bireyin kendisiyle hesaplaşmasının edebiyatımızda yer almadığını belirtir. Edebiyatımızda birey olmadığını, ideolojilere sığınılarak edebiyat yapıldığını kaydeder.

Edebiyat ortamını bu kadar iyi analiz eden bir yazarın yalnızlığını hesap etmemesi düşünülemez. Formüllere, klişelere ve edebiyat çetelerine uzak durarak "hangi malı piyasaya sürersem daha iyi iş yaparım" kaygısını gütmeden sanattan yana seçim yapmıştır. Çünkü yine kendi deyişiyle edebiyat "bir ömür tüketmek işi"dir, şu ya da bu formüle yaslanma işi değildir. Köyden şehre, şehirden köye taşınma işi değildir. Bu işi dert edinmektir; ama dertlenmek değildir. O bu tavrın olumsuz sonuçlarını yaşamıştır. Piyasa isteklerine ve beklentilerine aykırı edebiyat anlayışı her anlamda yalnızlaşmasına neden olmuştur. Öncelikle kitaplarının yayınlanmasında sorunlar yaşamış, istediği şekilde yayınlatamamıştır. Tutunamayanlar'ı ilk Halit Refiğ'e haber verir. Cevat Çapan ve Vüs'at Bener okur. Arkasından Uğur Ünel okur. TRT başarı ödülü almasına rağmen, Cem Yayınevi, Bilgi Yayınevi, E Yayınları da dahil olmak üzere hiçbir yayınevi basmaya yanaşmaz. Yeni bir yayınevi Sinan Yayınları kitabı basmayı kabul eder. Ancak kitap beklediği ilgiyi görmez. Edebiyat kanonunca dışlanır, görmezlikten gelinir. Çünkü edebiyatta sadece köy ve işçi romanları baş tacıdır. Ama hep böyledir; öncüler biraz "erkencidir." Sesler, arkalarından gelir. Ne var ki hiçbir şekilde yazmaktan vazgeçmezler: "Ama gene de ona yazmak, hep onun için yazmak, ona durmadan anlatmak, nerede olduğumu bildirmek istiyorum. Ben buradayım sevgili okuyucum, sen nerdesin acaba?"

Oğuz Atay edebiyat, kültür hayatında yaşanan seviyesizliğe, küçüklüğe, düşüklüğe dayanamaz. Hem sağ hem de sol edebiyat kümelerine öfke içindedir. İki tarafın yaklaşımlarını da kıyasıya eleştirir. Ne sağ maziyi, geçmişi hakkıyla değerlendirebilmekte ne de sol edebiyat ve düşünce yaklaşımlarında bir haklılık, isabet kaydedebilmektedir. Oğuz Atay'ın ortak zemin olarak Kemal Tahir'i öne çıkarmaya çalışması dikkat çekicidir. Mektuplarında, anılarında, eserlerinde bu iki tarafın da nasıl küçük düşündüğüne ilişkin pek çok örnek verir. Sonunda bunları birbirine benzetir: "Gerçekten tarafsızlık yok; hatta tarafsızlığa yaklaşan bile yok. Sadece küçük ve -eskilerin deyimiyle- 'hasis menfaatler' var. Bu çoluk çocuk ordusu, savundukları 'eski değerlerimiz'e de lâyık değil. Görünüşte birbirine karşı olanlar, aslında birbirinin aynı. Hepsi batsın diye bekliyorum; batmıyorlar da abicim. Çünkü gün uğursuzun. Biri batsa bile, bir benzeri çıkıyor abicim. Arsız otlar gibi. Dedikodudan başka bir şey yok ortada. Herkes kuru gürültü peşinde."

Gündelik hayatında tutunan insanlara yaklaşmış, o dünyayı anlamaya çalışmıştır. Aynı dünya görüşündeki insanlar arasından da bir süre sonra kıyıya vurmuştur. Uğur Ünel, Kemal Tahir, Halit Refiğ, Cevat Çapan, Metin Erksan, Sezer Tansuğ, Korkut Borotav, Turhan Tükel, Vüs'at O. Bener. Bu dostluklarda düşünsel olarak zengin, duygusal olarak kırılgan ve içli dünyasının karşılığını arar. Oğuz Atay öncelikle kendi düşüncesinden insanların yokluğundan, edebiyat ortamının seviyesizliğinden ve çetelerin iş yapan insanlara saldırganlığından şikâyetçidir. Gündeme gelmek, konuşulmak için tüm olayları, durumları istismar eden bu insanların hiçbir değer üretmediklerini, üretenleri de yok etmek için ellerinden geleni yaptıklarını belirtir. Ona göre edebiyat ve düşünce dünyasında "boş kelleler var, namuslu ve akıllı eserler vermeye gücü yetmeyenlerin dolapları var. Bir insan kendi işiyle namuslu ve samimi bir biçimde uğraşmazsa vaktini nasıl geçirir? Onun bunun kuyusunu kazmakla geçirir." Halit Refiğ'e yazdığı mektubunda edebiyat ortamını şöyle değerlendirir: "Halitciğim burada kimse kimseyi sevmiyor, bir iş yapanları hiç sevmiyorlar. Yani bir iş yapınca, kimseye saldırmasan da kimse hakkında bir şey demesen de, tehlikeli oluyorsun. Hayvanlar gibi kokusunu alıyorlar. İnsanlar iyi eserlere alışırlarsa bezirgânlıklarının sökmeyeceğini seziyorlar."

Oğuz Atay'ın edebiyatını besleyen, ona yazma coşkusu da acısı da veren Sevin Seydi'dir. Onunla birlikteyken coşkuyla ondan ayrıyken de acıyla yazmıştır. Batı edebiyatını çok iyi bilen Sevin Seydi, Oğuz Atay'ın sanatçı duyarlığına bilgiler, malumatlar taşır. Ancak sonunda Sevin Oğuz Atay'ı terk edecektir. Atay yeniden yalnızlık ve mutsuzluğun kucağına düşer. 25 Nisan 1970'te günlüğünde bu atmosferi şöyle açıklar: "Selim gibi, günlük tutmaya başlayalım bakalım. Sonumuz hayırlı değil herhalde onun gibi. Bu defteri bugün satın aldım. Artık Sevin olmadığına göre ve başka kimseyle konuşmak istemediğime göre, bu defter kaydetsin beni; dert ortağım olsun. 'Kimseye söylemeden, içimde kaldı, kayboldu' dediğim düşüncelerin, duyguların aynası olsun. Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız."

Oğuz Atay bu ortamda, bu kıstırılmışlıkla kitaplarına döner, orada bu kırıklıkları anlatır, zaaf ve yaralarını yazar. Bu anlamda hayatı ile eserleri arasında en sıkı ilişki kurabileceğimiz yazarlardan biri Oğuz Atay'dır. Eserlerindeki yalnızlık vurgusu hiç şüphesiz onun kişisel hayatındaki yalnızlığın bir yansımasıdır. Tüm eserlerinin odağında yalnızlık vardır. Oğuz Atay bu anlamda yalnızlığı, kendini eserlerinin tam kalbine yerleştirir. Sonra da gizler, üstünü örter, başka başka kahramanların duyguları düşünceleri yapar. Onlara ruhunu üfler, acılarını aktarır, acılı, yenik ama ironik sesini verir. Onun her karakteri kendinden bir parçadır bunlarda apaçık yalnızlığı ışıldar. Düşünceleri, çelişkileri bu karakterlerde çarpışır. Tutunamamışlığın sonucu elbette yalnızlıktır. Tutunamayanlar'daki otobiyografik izdüşümü olan Selim'i böyle tanıtır: "Allahım, onu neden yalnız bıraktın? Neden, yalnızlığının verdiği çaresizlikle can sıkıcı ilişkiler kurmasına izin verdin?" Çünkü bu onu istememektedir. "Korkuyu Beklerken"de kahraman şöyle diyecektir: "Ben yalnızlığıma dayanamıyorum, ben insanların arasında olmak istiyorum." Diğer kitaplarında da hep yalnızları ve tutunamamışları anlatır. Tehlikeli Oyunlar'da şöyle denir: "Çok yalnızdım Bilge; yazmak istediklerimi birine anlatmalıydım. Beni dinleyenin bir önemi yoktu burada."

Tutunamayanlar'da yalnızlık şöyle tanımlanır: "'Önce Kelime vardı,' diye başlıyor Yohanna'ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve Kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık... Kelimenin bittiği yerde başladı; Kelime söylenemeden önce başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, Kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu. Selim Işık yalnızlığını Kelimelerle besledi. Kelimelerin anlamını bilmeden önce tanıdığı yalnızlığı Kelimelerin içinde yetiştirdi. Eski yaşantılarının hastalığından yeni kalktığı sırada, aldırışsız Kelimeler konuşurken, eski yaraların eski Kelimelerinin göğsüne saplandığını duydu birden; sustu kaldı. Kelimeler, yalnızlığını yaşamasına da bırakmadılar onu. Her yandan kuşatıp saldırdılar. Yendi, yenildi; sonunda gene yenildi Kelimelere, Kelimelerle birlikte açtığı savaşta. Yalnızlık hep oradaydı."

Öykülerinde aynı yaklaşımı görürüz. Öykülerde duyarsız, acımasız toplumsal/sosyal düzenin içinde birey yapayalnızdır. Bu yüzden kahramanlar toplumdan kopar ve kendi dünyasına çekilir. Yalnızlık pek çok öykünün ortak temasıdır. Ölümüne yakın bir zamanda yazdığı bilinen ve son metinlerinden olan "Demiryolu Hikâyecileri-Bir Rüya" bir anlamda onun "yazınsal vasiyeti" olarak da algılanabilir. Oğuz Atay, "Demiryolu Hikâyecileri-Bir Rüya"da, ülkedeki sanat edebiyat ortamını, edebiyatın insanlardaki karşılığını sembolik bir dil ve ironik bir yaklaşımla derinlikli bir şekilde gözler önüne serer. Öykü, artık aforizmaya dönüşmüş şu cümlelerle biter: "Ama gene de ona yazmak, hep onun için yazmak, ona durmadan anlatmak, nerede olduğumu bildirmek istiyorum. Ben buradayım sevgili okuyucum, sen nerdesin acaba?" "Demiryolu Hikâyecileri-Bir Rüya"nın, Oğuz Atay'ın yazdığı son metinlerden biri olduğu düşünülürse, ülkede yaşadığı yalnızlığın, sanat edebiyat ortamı yaklaşımının da sembolik bir ifadesi olsa gerektir.

Eserlerinin yankısız kalması bir de Sevin Seydi'nin kendisini terk ederek İngiltere'ye taşınması onu büsbütün yalnızlaştırmıştır. Hem edebiyatta hem de bireysel hayatta yalnızlığa âdeta sürüklenir. Son günlerini bir arkadaşı şöyle anlatır: "Hayata müthiş kırgındı. Gittikçe yalnızlığa itilen, kendinin değerli olmadığını söyleyen insanlarla birlikte olmaktan vazgeçmiş bir adamdı. Çevresinde Pakize'nin genç arkadaşları dolaşıyordu yalnızca." 17 Ocak 1976'da günlüğüne şunları yazar: "Hiçbir şey yapamadım bir yıldır. Oysa yapılacak çok iş var. İçim bir şey istemiyor ne var ki. İnsanların ilgisizliği, uzaklığı da canımı sıkıyor." Bir başka yerde ise âdeta kahreder: "Günlük sıkıntı ve öfkelerle geçiyor hayat. Neden yazdıklarımı anlamıyorlar, neden çevrede kimse yok." 9 Eylül 1976'da: "Bir süre evde-genellikle- oturmaya ve kendimi yaşantı ve kafa olarak çevreden tecrit etmeye niyetliyim. İnsanların sözleri beni fazla incitmeye başladı." Diyecektir. Bu anlamda son öykü taslağının ismi anlamlıdır: "Geleceği Elinden Alınan Adam." Ölümünden birkaç ay önce de bu öykünün tasarımını yapar.

Günlüklerinde de belirttiği gibi hayatı boyunca hep kırılmış, incinmiştir. Sesini duymayan okurları, kendilerinden bir üst dili konuştuğunu bildiği için dostları hep onu kırmışlardır. Bu yüzden sıkılmak, yalnızlaşmak onun için kaçınılmazdır. Ona göre bu ülkede yaşayıp da bunalmayan, yalnızlığı yaşamayan insan normal değildir: "Halitçiğim, mektupların beni çok sevindiriyor, yalnızlığımı unutturuyor. Burada iyice bunalıyorum. Sıkıntı benim kafamda yarattığım bir kuruntu değil; şimdiye kadar neden bunalmadığım, ya da bu ülkede yaşayıp da bunalmayan öteki kişilerden hesap sorulmalı."

Oğuz Atay'ın yalnızlığını aynı dili konuşup yol alabilecek yol arkadaşının olmaması, düşünsel olarak ütopya olarak kurduğu devletin yokluğu beslemiştir. Ülkeyi terk etmek için arayışlar içerisine girmesi, bunalım ve sıkışmışlığının bir göstergesidir. Bu nedenle bir başka kırılmış ve yalnız olan ve ülkeyi terk etmek zorunda kalan Mehmet Âkif'e hayranlık duyması hiç de şaşırtıcı değildir: "Bu arada Mehmet Akif'i okudum (Safahat). Adamın gücüne, sevgisine hayran oldum. Şimdiye kadar böyle gerçekten imanlı bir adama rastlamamıştım." Sürekli beynini kullanan Oğuz Atay'da arıza da burada oluşur. Oysa trajik de olsa beyin tümörü ironik, yerinde bir hastalıktır. Beyniyle çok oynamıştı. Kelimeleri çarpıştırıp ona yüklenmişti. Bu yüzden orasının yaralanması normaldi. Hiçbir şey fazla sevmeye gelmiyordu. Yalnızlığı çok seversek o da bizi terk eder mi diye soran Oğuz Atay sorusunun cevabını almıştı: Evet. Beynini çok sevdiği için onu terk etmişti. Eşi Pakize Barışta onun hastalığını şöyle ifade eder: "Oğuz'un beyninde tümör var. Oğuz ki beynine ne kadar düşkündür, nasıl oldu bu anlamıyorum, nasıl bir hediye bu." Bu hastalık tam da yerinden kırmıştır onu: beyninden. Tutunamayanları, görkemli yenilgileri anlatan Atay'a gelen genç ölüm yazdıklarını doğrulamıştır. Hayatın dramatik bir ironisidir gelen.

Hep içinde, beyninde, aklında yaşayan Oğuz Atay, orada, içinde birikir, orada zenginleşir. Orada yaşadığı için de orada boğulması normaldir. Derinde, ötelerde yaşadığından sesinin yankı bulması da zaman alır. 1976'da 'neden kimse beni duymuyor, yazdıklarımı anlamıyorlar, neden çevremde kimse yok' nidası ancak kırk yıl sonra yankı bulur. Hem okurları hem eleştirmenler bu sesi duyar. Ama kırk yıl sonra. Bu yüzden onu biraz da sessizlik öldürmüştür. Sonunda vefasızlık, anlayışsızlık ve kabalıktan oluşan yalnızlık, küçük bir tümöre dönüşür, beyne yerleşir ve Oğuz Atay'ı yok eder:

"Gerçekten öldün mü Selim? Bu yalnızlık dolu koca dünyada bütün tutunamayanları öksüz bırakıp gittin mi? Bat dünya bat!"


Yayın Tarihi : 22.11.2019

 
         
Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 777