Necip Tosun ::: KEMAL TAHİR’İN YAZAR VE DÜŞÜNÜR İMGESİ / NECİP TOSUN         
Necip Tosun
İnceleme/Eleştiri 
 
 KEMAL TAHİR’İN YAZAR VE DÜŞÜNÜR İMGESİ / NECİP TOSUN


Türk edebiyatında eserleri ve düşünceleri en çok tartışılan yazarların başında Kemal Tahir gelir. Aslında onun edebî, siyasal duruşuna baktığımızda bunda şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü o dingin günlerde değil hep bir fırtınanın içinde yaşamayı seçmiş, kalıplara, kanona başkaldıran bir sanatçı, düşünür kimliği sergilemiştir. Marksizm'i, Osmanlı'yı, Batıcılığı, tarihi yeniden sorgulamış, her şeyde ve her yerde Türk gerçeğini aramıştır. Marksizm de dahil hazır ve ithal kalıplara direnmiş, Marksistliği yerli bir bakış açısıyla yorumlamış Osmanlı'ya saygıyla, sevgiyle bakmıştır. Bütün bu yönleriyle, tarih/toplum tezleriyle, edebiyata bakışıyla her kesimin kendine hem yakın hem de uzak bulduğu edebiyatımızın, düşünce dünyamızın ele avuca gelmez isimlerinden biri olmuştur. Kimine göre gerici/Osmanlıcı, kimine göre tartışmasız bağımsız sosyalist bir aydındır. Özellikle Batılılaşmaya karşı duruşuyla yaygın bir sevgi kazanırken, milli mücadele yorumu da resmî/jakoben kesimleri rahatsız etmiştir. Sonuçta solun, sağın, İslâmcıların, ulusalcıların bir şekilde görüşlerine saygı duyduğu ilginç bir isim olmayı başarmıştır.

Çalışma masasının arkasında Osmanlı haritası asılı, Naima, Âşık Paşa, Dede Korkut, Evliya Çelebi, Siyasetname, Kâbusname, Mevlit okuyan, Batı'yı barbar olarak niteleyip Osmanlı'yı savunan bir Marksist'i elbette bir yere oturtup tanımlamak kolay değildir. Bu yüzden ne sol ne de sağ onu tümüyle kabullenebilmiştir. Sola göre yeterince ve hakkıyla solcu değil, sağa göre ise din konusunda hassas değildir. Ama her kesime kullanabileceği uygun düşünceler üretebilmiştir. Bu yüzden Kemal Tahir her düşünceden insanın kendi düşüncesine dayanak bulabileceği ancak hiç kimsenin tümüyle avucuna alamayacağı bir ateş topu görünümü sergilemiştir.

Kemal Tahir'in en önemli özelliği her konuyu yerli bir bakış açısından yorumlamasıdır: tarihi, sosyolojiyi, dini, sosyalizmi... Bu topraklarda gördükleriyle, yaşadıklarıyla, buraya ait gerçeklerle pek çok şeyi göze alarak vicdanla, cesaretle yerli düşünceler, şahsi düşünceler ileri sürmüştür. Taktik, stratejik bir düşünce adamı olmayı reddetmiş, resmî anlayışça, edebî kanonca dışlanmayı da göze alarak bildiğini söyleyen bir aydın portresi çizmiştir. Batıya karşı duruşu ve Osmanlı yaklaşımları pek çok kesimce şaşkınlıkla karşılanmıştır. Biçilmiş kalıplara tam sığmamış, eksik ya da fazla gelmiştir. Hesaplaşmayı düşüncesinin, sanatının merkezine yerleştirmiştir. Tahir, bir tarihçi ve sosyolog gibi araştırarak "ulusal gerçeği roman malzemesi olarak" kullanmak istemiştir. Memleket meselelerini edebiyatının merkezine yerleştirmiş, yerli sosyalizm arayışları belki de kaçınılmaz olarak onu yalnızlığa götürmüştür.



Eserlerinde, bireysel bunalımlar, açmazlardan çok toplumsal sorunlara eğilmiş, gerçekçi bir sanatsal tutumu benimsemiştir. "Batının kişi dramına karşılık, ben toplumun dramını işlersem, kendi romanımı vereceğim," diyen Kemal Tahir, eserlerinde hep bireyi varolduğu toplumsal koşullar içerisinde ele almıştır. Düşünceye yaslı bir edebiyat anlayışını savunan Tahir'in yapıtlarındaki tarihsel, siyasal, sosyolojik tespitleri tartışma konusu olmuştur. Resmî görüşe ters tarih tezleri büyük bir kabul yanında eleştiriler de almıştır. Batı karşısından bir tutum takınan Tahir, yerli, milli unsurların tümünün siyasette, sanatta, gündelik hayatta hâkim unsur olmasını savunmuştur.



Osmanlılaşmanın imkânsız olduğunu kabul etmekle birlikte, körü körüne bir mazi düşmanlığına da mesafeli durmuş, gözü kapalı Batılılaşmayı reddetmiştir. Kemal Tahir, Batıcı anlayışlarına karşı Türk-Osmanlı sanatını savunmuştur. Batılılaşmayı bilmediklerimizi almak olarak değerlendirmiş, bildiklerimizi bırakmak olarak algılayanlara karşı çıkmış, eserlerinde bu Batıcıları eleştirmiştir. Edebiyatımızdaki Batı gerçeğinin kendi gerçeğimiz olarak yansıtılmasını eleştirmiştir. Tahir, edebiyatımızın da kendi gerçeklerimizden yola çıkılarak oluşturulmasını önermiştir.

Kemal Tahir'e göre "Osmanlı" kolektif dehayla kurulmuş bir dünya imparatorluğudur. Anadolu Türk dehasının en büyük eseridir. Osmanlı'nın çok güçlü bir devlet ve yönetim düzeni oluşturduğunu böylece hem devletin sürekliliğini sağladığını hem de zulüm ve baskı rejimlerine gidecek kapıları kapamış olduğunu belirterek bunların gerekçelerini şöyle sıralar: "Osmanlı İmparatorluğunda Padişahtan başka soylu yoktur. Herkes reâya... Osmanlı'nın gözüyle devlet, oğlundan da, kardeşinden de yücedir. Hiç bakmaz, devlete zarar vereceğini sezdi mi keser, koparır kellesini. Osmanlı reâyasında ne zengin vardır, ne zengin olmanın yolu. Devlet yolundan zengin olup kalmanın da kapısı örtük. Büyük toprak sahibi olmanın da yolları kapalıdır; çünkü toprak önce Allah'ın, sonra da onun adına Padişahın... Osmanlı'da ticaret yolundan da zengin olmanın yolları kapalıdır. Osmanlı modeli, 'Adalet mülkün temelidir' demek suretiyle yalnız adalete büyük önem verdiğini açıklamış olmaz, aynı zamanda adalet uygulamasının devlet görevlilerince eksiksiz yapılmasını zorunlu kılan bir yönetim formülü ortaya kor." Osmanlı'ya ilişkin onun şu cümlesi kimi yaklaşımlarını da özetlemektedir: "1900'lerde Kongo'da toprağımız vardı."



Osmanlı savunuculuğuna karşın dine yaklaşımı farklıdır. Osmanlı anlayışında devlet olgusunun birincil, din olgusunun ise ikincil bir önemi olduğunu savunmuştur. Bu anlamda din yaklaşımındaki dışarıdan bakış gözden kaçmaz. Bir başka deyişle onun romanlarında din teklifi yoktur, sadece dinin yanlış anlaşılmasına sürekli itiraz eden tipler vardır. Osmanlı yaklaşımları muhafazakârları cezbeder ancak Tahir'in daha çok yönetim ve devlet örgütüyle ilgiliyken Osmanlı'nın din peşinde koşmamasını yücelttiği görülür. Bu anlamda çizdiği Osmanlı yaşamı hiçbir muhafazakâr çevrenin kabullenemeyeceği bir çerçevedir. Ayrıca Osmanlı'yı tümüyle yansıtacak derinlikten yoksundur. Kimi Osmanlı yaklaşımları da bütüncül değildir. Avantür olayların bir yansıması olarak koca bir imparatorluğu izah etmek elbette romana sığmaz. Tahir'in büyük olay, büyük roman arayışı bu tür eleştirilere uğramasına yol açar.

Kemal Tahir'e göre Batıcılık dünyayı sömürme olayının adıdır. Batılılaşma ne kadar süslenirse süslensin sadece sömürüye girişmek anlamına gelir. Türk toplumunun bünyesine uymayan ithal beğeni ve ilkelerin, özden kopuşun, insanları, toplumu kişiliksizleştirip kimliksizleştireceğini savunurken, çıkış yolu olarak yerli düşünceyi göstermiştir. Batı düşüncesi karşısında muhalif bir tutum takınan Tahir, yerli, milli unsurların tümünün siyasette, sanatta, gündelik hayatta hâkim unsur olmasını savunmuştur.

Ona göre Türk sanatı, yabancı ulusların deneylerine değil, kendi ülkemizin, halkımızın tarihsel özelliklerine, birikimlerine dayanmalı, onun duyuş ve heyecanlarına tercüman olmalıdır. Batılılaşma çabalarının her alanda insanımızı, sanatımızı bir açmaza sürüklediğini düşünen Tahir, eserlerinde Türk halkını yaşatan ne varsa, ona sahip çıkmanın doğru olduğunu düşünür; dil, gelenek, inanç, üretim ilişkileri. Dine de bu açıdan bakar. Toplumun bir değeri olduğu için onu sahiplenir. Yani dini Türk kültürünün temel bir gerçeği olarak görür.

Doğulu insanın zihniyetiyle Batılı insanın zihniyetini karşılaştırıp hiçbir şekilde olaylara aynı bakış açısından bakamayacaklarını, giderek de farklı yorumlayacaklarını ileri sürer. "Eskiyi bıraktığımız için incelikleri yitirdik, sözün ona yeniyi, uyguladığımız biçimiyle batılılaşmayı kavrayamadığımız için ona, kabataslağında bile yaklaşamadık," diyen Kemal Tahir Osmanlı edebiyatını da savunur: "Divan edebiyatını saray edebiyatı-milletten kopmuş aristokrat edebiyatı saydık mı, modern şiiri de, halktan kopmuş aristokrat takımının şiiri saymak lâzım." Batıcılığın yanlış olmakla birlikte bir dayatma olduğunu savunan Kemal Tahir bunun en büyük sorumlularının ise aydınlar olduğunu söyler: "Batıdan, gerçeklerimizi yakalamak, inceleyip eleştirerek onlara akıl erdirebilmek için araç almak (metod almak) başka bir şey; bilimsel gerçekler, yani sonuçlar hep birdir, diye kalıp almak başka bir şeydir. İki yüz yıldan beri bize zorla kabul ettirilmek istenen, bizim birtakım aydınlarımızca da kendilerini ve çevrelerini zorlayarak kabul edilmek istenen, Batıdan kalıp halinde gerçekler aktarmak, sonra memleketimiz tarihinde, yaşayışımızda birtakım uydurmalarımızı bu gerçeklerin benzeri olduklarını ispata çalışmaktır." (Bozdağ, A.g.e., s. 220) Batı ile Türk toplumu arasında hayata, eşyaya, durumlara bakışta derin bir farklılık olduğunu söyleyerek sanatımızın da bu ayrımı gözetmediği yanlışlara düştüğünü belirtir: "Türkiye Batıya hiç benzemeyen bir toplumdur. Anadolu Türk insanının tarihi, Batı insanı tarihinin geçtiği aşamalara uğramamıştır. Bu sebepten insanlarımızın olaylar karşısındaki davranışları, duygularını meydana vuruşları Batı insanınkine benzemez. Bu açıdan bakılırsa, Türk romanının gerek iç, gerekse biçim bakımından köklü özellikler göstermesi şarttır. Bu da bizi kopyacılıktan hızla kurtulmaya, Batılı örnekleri Türk sanatına doğru aşmaya zorlar." (Bozdağ, A.g.e., s. 213)

Kemal Tahir'in gücü de güçsüzlüğü de edebiyat-ideoloji konusundaki tavrında yatmaktadır. Sanatçı, "her zaman kendisinde ikinci kişilik halinde bulunan düşünürü aşmak zorundadır" diyen Kemal Tahir, eserlerinde hep o düşünürle mücadele etmiş, en çok eleştirildiği yer de bu olmuş, düşünür hâli eserlerinde hep baskın çıkmıştır. Entelektüel güç sanatçı kişiliğinin önüne geçmiştir. Aslında bunda garipsenecek bir durum da yoktur. Çünkü dava adamları, kurtuluş ideolojisi sahipleri her şeye davalarının bir parçası olarak bakarlar. Baktıkları yerde onu görürler. Bakacakları yeri de ona göre seçerler. Dertlerini, davalarını anlatabilecekleri yerlere, dönemlere bakarlar. Kemal Tahir'de öyle yapmış, derdini anlatabileceği dönemlere, tarihi kişiliklere bakmıştır. Örneğin romanlarında seçtiği dönemler toplumsal olayların çok önemli olduğu zaman dilimleridir: Osmanlı'nın kuruluşu (Devlet Ana), İstanbul'un işgali (Yorgun Savaşçı) vb. Yazar da buralarda kendi ideolojisini, dünya görüşünü rahatlıkla geçirebilir romana. Ancak bireysel dram daha geri plandadır. Benzer romanlarda toplumsal olaylar daha çok bireysel dramları hazırlayan nedenler olarak yer alırken burada tam tersine toplumsal olaylar ana olay, bireyler ise figürdür. Bireylerin, kahramanların tüm dünyasını devlet meselesi ve siyaset kaplamıştır. Zaten seçilen dönemler itibariyle fazlaca seçenekleri de yoktur. Ateş altında yaşayan bu insanlar kaçınılmaz olarak bu ateşi konuşurlar. Böylece gazete bilgileri, malumatlar, dönemine ilişkin aykırı görüşler, tarihi şahsiyetler bizzat romanın merkezini oluştururlar. Hiç kuşkusuz bu romanların belgesel yanları vardır ve tarihi yeniden yazmak, o farklı bir bakış açısından, yeni bir yerden bakmak romanların asıl durduğu yerdir. Bu bağlamda neredeyse gündelik siyaseti adım adım romanlarda yer bulur. Sayfalarca kahramanlar günübirlik siyaset üzerine konuşurlar. Romanlarının neredeyse tamamına yakınının ağırlıklı olarak diyaloglara yaslanması boşuna değildir. Ruh tahlilleri, tasvirler, mekân, ritim Kemal Tahir için önemsizdir. O tümüyle "mesele"ye odaklanmıştır ve o meselenin peşinden gitmektedir. Onun asıl meselesi "tarih"tir. Tarihe dönüp olup bitenleri kahramanlarına yeniden tartıştırır.

Kemal Tahir'e göre, "tarih"i bilmeyen kendini bilemez. Kendini bilmeyen, içinde yaşadığı toplumu meydana getiren insanların özelliğini yani cevherini bilemez. Gerçekçi yazar, insanlarının çeşitli olaylar karşısında nasıl davranacaklarını, neden böyle davrandıklarını en az yanılgıyla kestirme gücünü tarihten alır. Ancak tarihe nasıl bakılacağı onun da meşgul olduğu bir konudur: "Bir sosyolog, tarihe bilimsel açıdan yaklaşacağı için, sadece aklını kullanır, fakat bir romancı tarihe bakarken ve onu kendi harcına katarken, hem aklını, hem sezgilerini kullanır. Benim benimsediğim tarih romancısına, şair bir sosyolog denilebilir." (Bozdağ, A.g.e., s. 94)

Tahir'in bütün romanları tarihsel bir kimlik taşır. Onun eserleri üzerindeki odak tartışmalardan biri tarih görüşleri, daha doğrusu romanlarına yansıttığı tarih yorumu, sunumudur. İsmet Bozdağ aktarıyor: "Masasının üstünde 3000 sayfaya yakın not vardı. Kayı aşiretinin Asya göçünü, 13'üncü yüzyıl Bizansını, Selçuklularını, Moğolunu, iyiden iyiye incelemiş, notlar almış, yapılan gravür ve resimleri görmüş.. Anadolu Ahîlik teşkilatını dikkatle araştırmış; o çağ Asya ve Avrupa milletlerinin sosyal ve kültürel yapılarını gözden geçirmiş, saz şairlerinin hayatlarını okumuş, cönkler karıştırmış ve böylece masanın üstünü kaplayan 3000 sayfaya yakın not çıkarmış. Bütün bunlar, yazacağı yeni roman için..." (Bozdağ, A.g.e.,s. 94)

İşte mesele de tam burada başlamaktadır. Bütün bunlar, yani tarih ve edebiyat ilişkisi nasıl olacaktır? Kemal Tahir bütün sanatını tarih tezlerine oturtmuştur. Peki tarih ve edebiyat ilişkileri hangi bağlamda kurulmalıdır?

Edebiyat ve tarih ilişkileri, edebiyat kuramcılarının da sıklıkla tartıştığı konulardandır. Edebiyat ve tarih anlatılarının kesiştiği ve ayrıştığı yönler, bu disiplinlerin gerçekle/yaşananla ilişkileri ve özellikle "hikâye etme" bağlamında öne çıkarılır. Bu arada tarihçinin tutumu ile kurmaca yazarının tutumu bazen farklılaşır bazen yaklaşır. Tarihçinin olayları aktarırken hikâye etmek zorunda olduğu bunu yaparken de yorumlayacağı ve her yazanın elinden tarihin farklılaşacağı iddia edilir. Çünkü tarih sadece olay ve durumların aktarılması değil, belli bir düzen, kompozisyon ve hikâye içinde anlatılmasıdır. Ama çerçevesi "gerçek"le sınırlı olsa da sonunda, tarihçinin seçme, sıralama ve yorumuyla oluşur.

Kurmaca eserde ise anlatıcı böyle bir taahhütte bulunmasa bile gerçeği çarpıtıp çarpıtmamak sorunuyla karşı karşıya kalır. Bu anlamda anlattıkları tarihsel bir olayı temsil etmek durumunda değildir ancak bilinen bir gerçekliği bozması da sorun yaratır. Kurmaca yazarı üzerinde bu baskıyı hep hisseder ve gerçekliğe bir anlamda teslim olur ancak kendi yorumunu katmakla yetinir. Kurmaca dünyanın gerçekleri ile dış gerçekliği birleştirecek uyum arar: "Bu anlamda Lukacs'a göre tarihsel romanda söz konusu olan, 'büyük tarihsel olayları yeniden anlatmak değil, bu olaylar içinde biçimlenen insanların poetik uyanışı'dır. 'Kişilerin tarihsel gerçeklik içindeki davranışlarına, duygu ve düşüncelerine onları sevk eden sosyal ve beşeri saikleri yeniden deneyimlememiz'dir." (Ancak postmodernlerin tarih yaklaşımlarıyla bu tutumun değiştiğini belirtelim.)

Tarihçi ve edebiyatçı yaşananlara, geçmişe elbette farklı yaklaşır. Genel olarak tarih, büyük olaylar ve durumları anlatırken kişisel dramlarla ilgilenmez, soğukkanlı bir şekilde olanları aktarır. Ancak edebiyatçı o tarihsel olaydaki bireyin dramına daha fazla eğilir. Tarihi bir başka şekilde okur, yorumlar. Biraz da okurun romandan kuru tarihçilikten farklı beklenti içerisinde olduğunu bilir ve günümüz okuruna seslenir. Ancak tarih, ideolojik bir nesne hâline getirilip çarpıtılarak kullanılırsa bu aslında hakikatin manipülasyonundan başka bir şey değildir. Bir başka deyişle seçilen kişi, tarihi bir kişilikse (Fatih, Yunus Emre, Osman Bey vbg.) veya tarihi bir olaysa (Kurtuluş Savaşı, İstanbul'un Fethi) bilinen gerçeklere uymak durumundadır. Elbette romanda kurmacanın kuralları işleyecek ama bu kişilik ve olaylar dönüştürülmeyecektir. Aksi takdirde itirazlar haklılık payı taşıyacaktır. Çünkü böyle bir durumda bilinen tarihi bir olayın, kişiliğin yerine farklı bir gerçeklik yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Örneğin Yunus Emre'yi elinde şarapla dolaşan biri olarak çizmek bunun tipik örneğidir. Bu bir romandır, kurmacadır sözü burada anlamını yitirir. Çünkü burada hakikat ve kurmaca çatışması başlamış, edebîlik daha geri planda kalmıştır. Yunus Emre yazarın ürettiği bir karakter değil, hakikat dünyasında var bulduğu bir karakterdir. Okur zihni de bildiği Yunus Emre doğruları üzerinden okuma yapacaktır. Bu anlamda yeni bir karakter inşası yoktur. İşte kurmaca yazarı hem tarihi hem de romanını yazarken bu dengeyi sağlama gerilimi yaşar.

Tarih disiplininin bütün bilimlerin anası ve tek kaynağı olduğuna inanan Tahir'in pek çok eserinin belgesel bir yanı vardır. O sanat görüşü olarak gerçekçiliği benimsemiş, Anadolu insanına ve onun tarihine eğilmiştir. İnsan dramının kişisel olduğunu kabul etmekle birlikte, bu dramın kişiliğinden değil, toplumsallığından kaynaklandığını ileri sürmüştür. Düşünce ağırlıklı bir sanat anlayışını savunduğu için onun "mesaj" yaklaşımı hep tartışılmıştır. Tahir, bir sanat eserinin bir doğruyu, bir gerçeği iletmesinden yanadır. Bu nedenle seçtiği tiplerin çoğu bir doğrunun ispatı için seçilmiş figürler gibidir. Eserlerinde toplumsal, tarihsel olaylar özellikle diyaloglara yerleştirilerek tartışılır. Eseri kurgularken bir kendi doğrularını, birde karşı çıktığı düşünceleri temsil eden karakterler oluşturup bunları çatıştırır. Bu bölümlerde didaktiklik iyice gün yüzüne çıkar. Çünkü ona göre sanat insanlara hoş vakit geçirtmek için yapılmaz. Bir meselesi olmalı, tümüyle gerçeğe yaslanmalı, tarihsel ve sosyolojik gerçeklerle birlikte iç ve dış olaylarla irtibatlı olmalıdır. Bir başka deyişle düşüncelerle bağlantısı olmalıdır.

Kemal Tahir aynı zamanda, sanatçının yapıtlarında, başka disiplinlerden yararlanırken sanatçı bakışının da kaybedilmemesi görüşündedir: "Ben romancı olduğum için, tarih, sosyoloji, felsefe, ekonomi konularıyla ancak romancı, roman plânlarındaki yerleri açısından ilgilenmekteyim. Bu bilim dallarında araştırmalar yaparken bilimsel metodu kullandığım halde, araştırmalarımın sonucunu açıklamakta, romanı, yani edebiyatın çok önemli bir kolunu kullanıyorum. Bu bakımdan, konferanslarımı da bir bilgin gibi değil, bir sanatçı gibi hazırlamaktayım. Yani, varmak istediğim sonuç, kesin bilimsel sonuçları, ya da bu yolda uğraştığım çeşitli hipotezleri değil, belli konuları incelemek, yeni sorular getirmek, bunları hep beraber tartışarak, eleştirerek derinleştirip genişletmeye çalışmaktadır. Türkiye insanlarını anlatacak roman konularını, yukarıda söylediğim amaca en kestirme yoldan, en yararlı olarak görülebilecek olanlar arasından seçiyorum." (Bozdağ, A.g.e., s. 206)

Kemal Tahir hiç kuşkusuz bütün bir edebiyatını tarihe yaslamış, tarihi eserlerinde yorumlamıştır. Tarih ve edebiyat bağlamında onun tartışmalı romanlarından biri olan Yorgun Savaşçı'da kritik bir konuya, olaya değinir. Kurtuluş savaşının perde arkasını, yaşanan sıkıntıları, çatışmaları aktarır. İşgal kuvvetlerinin baskısı altında bir çıkış yolu arayan insanlar bir yandan direnişi örgütlemekte bir yandan da Anadolu'yu direnişe ikna etmeye çalışmaktadır. İşgal altındaki İstanbul'da tam bir iç savaş yaşanmaktadır. İşgal kuvvetlerinin baskısı altındaki İstanbul hükümeti bir seçeneksizlik içindedir. "Harp Divanları asacak Müslüman aramak"tadır. Türk hanımlarına yabancı askerler sarkıntılık yapmakta, kalpazanlık, başıbozukluk hüküm sürmektedir. Çanakkale'de sokulmayan gemiler şimdi Beşiktaş önünde yatmaktadır. Ülke bir baştan başa savaş yorgunudur. Yenilginin moral bozukluğu bütün ülkeyi kuşatmıştır. Bir yandan da büyük bir huzursuzluk yaşanmakta, bir ışık beklenmektedir.

İttihatçılar, Abdülhamit, İngilizler, Çerkez Ethem, asker-siyaset ilişkisi, harekat ordusu, öldürülen paşalar, sürgünler, halifelik, Ziya Gökalp, Osmanlı toprak düzeni, Kuvâ-yi Milliye kelime ve kavramları etrafında roman oluşturulur. Tüm kurtuluş ideolojileri masaya yatırılır. Dönemin tarihi kişilikleri, olaylar ve durumlar karşısındaki tavırları adım adım tartışılır. Kemal Tahir, yine tartışmalı, kritik kimi tarih tezlerine yer verir. Çerkez Ethem'i bir kahraman olarak sunar. Bu mücadelenin bir halk hareketi değil bir kadro hareketi olduğu temellendirilir. Kuvâ-yi Milliye'nin bir halk hareketi olmadığını bir kadro hareketi olduğunu öne çıkarır. Hedefi ise emperyalizmin saldırısını durdurmak, güçlü ve bağımsız bir devlet kurmaktır. İşte roman bu oluşum sarsıntılarını işler.

Roman hiç şüphesiz Kemal Tahir'in milli mücadele yorumudur ve karakterleri de bu yorumu temellendirmek, güçlendirmek için kullanır. Bu arada yine onun büyük tezlerinden olan Osmanlı tartışması da kitabın önemli bölümleri olarak yerini alır. Osmanlı'daki toprak düzeni bir kez de burada gündeme getirilir: "Osmanlılığın temel düzeninde varlığın tek ellerde birikimi yasaktır. Osmanlılığın, tarih içinde, üstüne aldığı ödev bence, toprağı sahipsiz kılarak çağının derebeylik düzenini küçük işletmelere bölmek, bu küçük işletmelerin zamanla belli ellerde toplanmasını şiddetle önlemektir. Osmanlılıkta hemen bütün topraklar reayasına kiracı gibi verilmiştir. Buna karşılık yetiştirdiklerinin vergisini çoğunlukla mal olarak alır. Bu düzeni sipahiler gözetir. Sipahi tımarları gibi, vezir haslarının da temelinde küçük işletmeler vardır. Osmanlı toprak yasaları, bu küçük işletmelerin küçülmemesini de kollar."

Kemal Tahir Devlet Ana'da, Osmanlı'nın kuruluşunun sosyolojik, dini, ticari, toplumsal temellerini romanlaştırır. Söğüt'teki aşiretten İmparatorluğa giden sürecin dinamikleri romanda gündeme getirilir. Bu yükselişteki pay sahipleri, Osman Bey, Orhan Bey, Şeyh Edebâli figürleri üzerinden özellikle zihniyet/anlayış çözümlemesine gidilir.

Ertuğrul Gazi ihtiyarlamış, yatalak olarak yatmakta Türkmen boylarında bir huzursuzluk yaşanmaktadır. Şövalye Notüs Gladyüs, kayı boyunu, Ertuğrul'un Türkmen boyunun yaşayışını, durumunu, askeri konumunu gözlemektedir. Bu şövalyenin bir cinayet olayına karışmasıyla birlikte romanın avantür yönü oluşur. Ama roman boyunca bu olaylar ve isimler hiçbir zaman bir dram yaratamazlar. Romanın odağında hep Osmanlı'nın kuruluş macerası yer alır. Anlatıcı Söğüt'e, oradan Eskişehir'e, Anadolu'ya bakar. Osman Beyin savaşları, savaş enstantaneleri, ele geçen hisarlar, tepelenen düşmanlar...

Öncelikle kuruluş öncesi toplumsal hayata bakılır. Burada ahilik konusu gündeme gelir. "Bizim buraların çarşısı pazarı ahilerden sorulur. Subaşı da karışabilemez, tekfur da... Kadı karışır az biraz, kitabın yazdığı kadarcık..." Ahiliğin töresi, işleyişi ritüelleri bir bir sıralanır. Birbirine güven esastır: "Namaza giden esnaf kepengi çekip kitlemez, önüne bir iskemle koyar." Toprak düzeni övülür: "Toprak bağışlanmaz bizde, kız karşılığında... Toprak beyin malı değildir çünkü... Ya kimindir? Allah'ın..." Bu süreçte ayrıca gelir adaletsizliği de giderilir: "Türkmen kitabının kavlince, varlıklılar, mallarının onda birini yoksullara verecek... Hristiyan reâyâdan haraç alır." Bir iktidarın oluşumundaki manevi dinamikler ortaya konur. Bu olgu ise Şeyh Edebâli üzerinden gerçekleştirilir: "Şeyh Edebâli başkadır. Tuttuğu uzar tutamak olur, bastığı düzelir basamak olurdu."

Romanda Kemal Tahir'in Batıya bakışının izdüşümlerini görmek mümkündür: "Gavur kısmının aklını başından, bu dünyada, salt para görüntüsü alır, ne kadar çok görünürse o kadar çok alır." Osman Bey şöyle konuşur: "Batıya yöneleceğiz! Talan Etmeyeceğiz! Dini yaymaya çalışmayacağız. Tersine herkesin inancına saygı göstereceğiz! İnsanlar arasında, din, soy, varlık bakımından hiçbir üstünlük tanımayacağız! Günbatının Karanlık Dünyası, karanlığın yüzyıllardan beri, sınırımıza sürmekte, bizi boğmaya çabalamaktadır. Bu kancık karanlığa karşı diri durmak gerekir." Dil tutumu da pek çok yerde tartışılır. "Yahu, yok mudur bunun Türkçesi, Allah lillah aşkına? 'Öğüt Kitabı' desene düpedüz şuna... Diyeyim de, 'Türkmen Cönkü'dür diye yüzüne bakmasın değil mi, hiç kimse! Mesnevi yazmaktayız uyuma Kaplan, Hamzanâme değildir bu... Beylere sultanlara sunulacak! Her malın kılıfı kendine ve de alıcısına göredir."

Karılar Koğuşu romanı Kemal Tahir'in Malatya cezaevindeki anılarından yola çıkılarak oluşturduğu biyografik bir romandır. Yıl 1943. Yer Malatya. Yaptıklarından sual olunmayan Tek Partili İnönü dönemi. Aydınlar üzerine yoğun bir baskının yaşandığı bir zaman dilimi. Roman, düşünce suçlusu bir yazarın hapishane hayatını ve onun gözlemlerini anlatır. Bu anlamda roman iki ana izlek üzerinde oluşturulur. Birincisi hapishanedeki insanların yaşamları, düşleri, acıları, ikincisi Kemal Tahir'in kişiliği, yazarlık serüvenidir.

Romanda yazar Murat'ın (Kemal Tahir) sürekli kişiliği ön plana çıkar. Diğer kahramanlar ise ancak onun gözünden bir anlam kazanır. O hakkında verilen mahkûmiyete gülüp geçecek kadar cesur, hep başkalarının işine koşturacak kadar fedakâr, kadınlarla gönül ilişkisine girmeyecek kadar idealist, tüm zamanını küçücük bir çocuğa ayıracak kadar insancıl (şefkatli) biridir. Yazarımızın Nâzım Hikmet'le mektuplaşması ise romanın bir başka önemli izleğidir. Kemal Tahir Malatya cezaevinde tuttuğu notları ona aktarır. Ayrıca bu mektuplaşmalarla, hapishanedeki insan manzaralarından ülke sorunlarına çıkarımlar yapılır. Murat'ın odasında Nâzım Hikmet fotoğrafı asılıdır. Çevresine onu tanıtır. Filmde bir şekilde cezaevine düşmüş farklı insanlarla karşılaşırız. Umut ve umutsuzluğun, neşe ve kederin, ölüm ile hayatın iç içe geçtiği cezaevindeki insanlık portreleriyle. Bir aylığına cezaevinde kalan genelev sermayesi Tözey, sevgilisiyle birlik olup kocasını zehirleyen idam mahkûmu Hanım Kuzu, kabadayılıktan içeri düşmüş Hacı Abdullah, İsmet Paşa'ya hakaretten tutuklu Habuş.

Roman, öte yandan tek parti yönetiminin topluma yansımalarını, insanlar üzerindeki etkisini anlatır. Fişlenmek, sicillenmek, haksız mahkûmiyetler, topluma yayılan korku. Despotizm karşısında çekilen çileler ve acınası gülünç hâller. Baskı ortamı bütün insanlara sinmiştir. Aranan şey hukuk değil, sadakattir.

Roman, Kemal Tahir'in sanat ve siyaset ilişkisini temellendirdiği bir çalışmasıdır. "Uzaklarda, harp oluyor, İstanbullu için, sıcaklar harbin dehşetin, harbin dehşeti de sanki sıcakları artırıp tahammül edilmez hale getiriyordu. Bu harp karşısında bitaraf değildi. Hayatında bazı şehirlerin ne mühim yeri oluverdiğini birkaç seneden beri anlamıştı. Mesela Moskova, mesela Stalingrat, mesela Paris, mesela Vichy.. Kiminde dostları, kiminde düşmanları oturuyordu. Nasıl bitaraf olmalı. Hem bitaraflık ne demek? Bir çeşit alçaklık..." Romanda anlatıcının (Kemal Tahir) siyasete bakışı nettir: "Siyaset ya iyidir, ya kötü, ya lazımdır, ya değil. İyi ve lazımsa bir memlekette herkes ondan anlamalı ve o işle uğraşmalı." Topluma, siyasal olaylara bakıp memleket hâlini yorumlar: "Tözey mi orospudur, yoksa ihtikar yaparak milleti soyan, çocuklarımızı öldürmeye kasteden tüccar ve onun nüfuzlu ortağı mı orospu?"

Kemal Tahir, öykülerinde romanlarındaki aynı anlayışı sürdürür. Bu öykülerde, daha çok diyaloglarla ilerleyen, öyküden çok romanın gevşek kurgusunda biçimlenen, sıkı örgüsü olmayan bir yapı kurar. "Hikâye konularıyla roman yapmaya kalkmak, öte yandan da, roman bölümlerinden hikâye telif etmek kargaşalığı doğurur." diyen Kemal Tahir'in kimi öyküleri, romancılığının bir parçası, romanlarının bir bölümü gibidir. Uzun, gevşek ve tümüyle diyaloglara yaslanır. Onun kimi öykülerini sonradan roman yaptığını biliyoruz.

Döneminin hiçbir yazınsal akımına itibar etmeyen Kemal Tahir, bunları Batı'dan alınan taklitler olarak görür ve kendi hikâyemizi, kendi sanatımızı bulmamız gerektiğini ileri sürer. Ona göre, ülkedeki bu tür akımlar da aslında Batı taklitçiliğinin bir uzantısıdır: "Hikâyeyi de Batı'dan aldık, kendi halk hikâyeciliğimizin geleneklerine bakmayı hiç gerekli görmeden orda olup bitenleri sıcağı sıcağına kopya etmeye giriştik." Ne var ki öykülerinde, bu görüşünün yaygın örneklerini göremeyiz. Göl İnsanları kitabındaki "Bir Kodoşluk Hikâyesi", Binbir Gece'den halk hikâyesine aktarma denemesi olarak sunulur. Kadın ihanetinin sürekli ve önlenemez olduğu vurgulanan öyküde Binbir Gece ve halk hikâyesi motifleri kullanılır.

Küçük hikâyede büyük konu gerekliliğini savunan Tahir'in bu yaklaşımı, onu belgesel/tarihsel öykü yazmaya götürür: "Küçük hikâye de kendi büyük konusuna muhtaçtır. Buradaki büyük konu romandan daha çok zor olduğu için hikâye kendi yasaları içinde, kendi yasaları açısından büyük özellik ister." diyen Tahir'in büyük hikâye arayışı ve mesaj tutumu, kimi öykülerde didaktikliğe düşmesine yol açar. Zehra'nın Defteri kitabındaki "Adi Bir Macera", onun edebiyat anlayışının tipik bir yansımasıdır. Öyküde, bir gecelik gönül ilişkisi anlatılırken, araya bir diyalog girer ve erkek, tarih ile mikrobu karşılaştırır. Öykü sadece bunun için yazılmış gibidir. Zaten kahramanın doktor olması da kurgunun bir gereğidir. Kadın "Tarihi sever misiniz?" der neredeyse durduk yerde. Doktorumuz yanıt verir: "Hayır, mikropları daha çok severim. Tarih, şu veya bu sebeplerle vukua gelmiş hadiselerin insanlar arasında pay edilişidir. Yani eski zaferlerden kalma şereflerin, iktidar mevkiinde olanlar tarafından yağma edilişi. Halbuki bir tarih vakasının bütün kıymeti bize verdiği ibret dersinde ve tecrübe kuvvetindedir." Kadın "mikroplar?" diye yeniden sorar. Buna da erkek şöyle yanıt verir: "Onlar da öyle... Doktorluk, fena mikroplarla daima bir harp halindedir. Bu muharebede de Kosova'lar, Çaldıran'lar, Mihraç'lar var. Mesela Pastör daima cepheden saldırır. Halbuki Kalmet, çevirme hareketi yapmıştır. Evet, mikrobu keşfeden Pastör'ün müteaddit serumları, bir yarma hareketidir. Halbuki verem mikrobunun zararsızını elde eden Kalmet, uzun planlar neticesinde, derli toplu ve kökten bir imha çevirmesinde muzaffer olmuş sayılır." Bu tartışma ise öyküde bir yama, zorlama, bir ek gibi durur. Oysa öykünün dramatik yapısı, bu tartışmayı kaldıracak bir atmosferde değildir.

Onun düşüncelere değil, duygulara yasladığı öyküleri daha güçlü ve kalıcıdır. Göl İnsanları'ndaki "Arabacı" bunun en iyi örneklerinden biridir. Öyküde, toplumsal hayat, yoksulluk ve erkeğe dayanan düzen oldukça gerçekçi bir şekilde, estetik bir yaklaşımla verilir. Üstadın Ölümü'ndeki didaktiklikten çok, atmosferin hâkim olduğu kimi öykülerinde modern öykünün iyi örneklerini verir. Hayatın içinden insanlık manzaralarını naif bir üslupla anlattığı "Ezilmiş Adam", "Üstadın Ölümü", "Rayların Sesi", "Bekâr Çamaşırı" bu öykülerden bazılarıdır. "Ezilmiş Adam"da, yoksulluğun insanı nerelere sürüklediği incelikle işlenir.

Kemal Tahir'in sağlığında tek öykü kitabı Göl İnsanları (1955) yayımlanır. Dutlar Yetişmedi (2005), Zehra'nın Defteri (2005), Üstadın Ölümü (2006) öykü kitapları ölümünden sonra yayımlanır. Göl İnsanları, edebiyatımızın dayanması gereken yerin köy ve işçiler olduğunu ileri süren Tahir'in gerek köy gerekse işçiler üzerine yazdığı öyküler toplamından oluşur. Öykülerde, köydeki toplumsal hayat, yoksulluk ve erkeğe dayanan düzen oldukça gerçekçi bir şekilde verilir. Ayrıca öykülerde ağırlıklı olarak kapitalizm ve sömürü eleştirisi yapılır. Dutlar Yetişmedi Kemal Tahir'in sağlığında yayımlanmamış öyküler toplamından oluşur. Kemal Tahir'in notları arasında yer alan öyküler derlenerek kitaplaştırılmıştır. Bu öyküler, Kemal Tahir'in kaleminden çıktığı için elbette önemlidir ama yayımlatmadığından tümüyle onun sanat anlayışını yansıttığı söylenemez. Kuşkusuz bu öykülerin niçin yayımlanmadığı sorusu ilginçtir. Buradaki kimi öykülerin kahramanlarının daha sonraki romanlarda karşımıza çıkması, belki de bunların yayımlanmamasının bilinçli bir seçim olduğunu düşündürür. Kemal Tahir'in öyküleri; köy, kadın, Batı, sömürü, hapishane, yoksulluk, özgürlük, modernizm, bürokrasi kelime ve kavramları etrafında oluşur. Göl İnsanları'nda ağırlıklı olarak köy ve köylülere eğilir. Kemal Tahir köy temalı öykülerinde, bir yandan feodal yapı, sömürü, modernizm konularını gündeme getirirken bir yandan da köylüyü yaşatan temel dinamiklere dikkat çeker. Bu öykülerde, adaleti ve hukuku, zenginlerin, güçlülerin tayin ettiği vurgulanırken modernleşme çabalarının sosyal hayatta meydana getirdiği değişim ve dönüşüm irdelenir. Tahir, "Çoban Ali"de, köyde adaleti ve hukuku, zenginlerin, güçlülerin tayin ettiğini, bir kız kaçırma olayında örnekler. Geri planda ise, Çoban Ali'yi koruyan ama bir yandan da sömüren ağalık düzenini ortaya koyar. "Araba" öyküsünde, toplumsal hayat, yoksulluk ve erkeğe dayanan düzen, oldukça gerçekçi bir şekilde verilir. Öykülerde bir yandan da köye ilişkin, köydeki değişime ilişkin görüşlere yer verilir. Para köye girince ahlak bozulur. "Eskiden burası böyle değildi. Fabrika açıldı açılalı, büsbütün azdı karılar. Fabrikaya bir sürü bekâr amele geliyor. Şurada kurtarma birlikleri de var. Para bol, karı kıt! (...) yavaş yavaş köyün mezhebi bütün bütün genişledi. Para bu, adamda din iman, namus koymaz" ("Göl İnsanları"). "Arabacı" öyküsünde yine köylülerin modernizme bakışı anlatılır: "Tren yolu kıtlık getiriyormuş. Gelinler kötü olmuş hep. Rabbim saklasın."

Kemal Tahir'in öykülerinin ana temalarından bir diğeri de kapitalizm ve bozuk düzendir. Bu öykülerde sömürülen işçileri, yoksulları gündeme getirirken kapitalist ahlak anlayışını ironize eder. İşçiler zor şartlar altında karın tokluğuna çalışırken sermayedarlar parasına para katar. Ama bu biriken para, haksız ve gayrimeşrudur. Ülkenin birikimi, mirası haksız bir şekilde tek elde toplanmaktadır. Bu sermayedarlar bir yandan da hak ve adaleti kendileri belirlerler. Kitaba adını veren "Göl İnsanları" öyküsünde paranın, kapitalizmin, sömürünün eleştirisi yapılır. "Göl İnsanları" kitabındaki "Nam Uğruna" öyküsünde Amerika/Batı hayranlığı hicvedilirken Batılılaşma, çarpık modernleşme eleştirilir. Dutlar Yetişmedi kitabındaki "Zübük'ten Mektuplar: Er Kulübü"nde ironik bir dille kapitalizm eleştirisi yapılır. Bir sermayedara göre zenginlerden daha az vergi alınmalı asıl vergi yoksullardan alınmalıdır. Çünkü onlar, paralarını yatırıma dönüştürür. Zaten fabrikaları da yoksullar için kurarlar: "Çünkü bizim fabrikaları aç doyurmak için kurduğumuz bilinmektedir."

Kadın dünyası da onun gündeme getirdiği en önemli temalardan biridir. Göl İnsanları kitabında köydeki kadınların durumu, erkeksi dünyadaki ezilmişlikleri anlatılır. Dutlar Yetişmedi kitabında kadın-erkek ilişkileri öykülerin çoğunda merkezdedir. Kitabın ilk ve en başarılı öyküsü "Dutlar Yetişmedi", bir kadın dramını işler. Kocasının hapishaneye düşmesi üzerine, iki çocuğuyla geçim savaşına giren Gülay, sonunda bu yoksulluğa dayanamaz ve intihar eder. Öyküde işçilerin kötü durumu, hapislik çilesi gündeme getirilir. Tüm öykülerde olduğu gibi, erkeğini içeri alan devletin bakmakla yükümlü olduğu eşi ve çocuklarına kayıtsızlığı eleştirilir. "Hürriyet Nedir?" öyküsünde, içerideki bir erkekle kadın arasındaki ilişkiyi irdeler. Öyküde kadınla erkek arasına parmaklıklar girer. Onun pek çok öyküsünde kadın ihanetine uğrayan erkeklerin dramı işlenir.

Kemal Tahir, devlet tasavvuru olan ideolog yazar tipinin bir temsilcisidir. Bu nedenle edebiyatı düşünce ağırlıklıdır. Tüm eserlerinde iktidarlara, egemen yapılara muhalefet etmiş, tek parti döneminde, iktidara, otoriter yapıya kendisini dayamış, bir yandan halkı sömüren bir yandan da onlara baskı uygulayan iş adamlarını öykülerinin odak noktası yapmıştır. Türkiye mozaiğini, daha önce hiç yapılmamış bir cesaretle eserlerinde işlemiştir. Çerkezler, Kürtler, Lazlar, Çingeneler Anadolu ağzıyla onun eserlerinde dile gelir. Oldukça kritik cümleleri, bu topluluklarla ilgili halk ağzında dolaşan yargıları, sakınmadan kullanmıştır.

Kemal Tahir eserlerinde, kişisel açmazları ve dramları, her zaman içsel bir derinliğe doğru değil, toplumsal sorunlara doğru açarak işlemiştir. Gerçeği metaforik veya simgesel değil, çıplak görüntüsüyle, en doğal ve tanımlanabilir hâliyle yansıtır. Gerçeği, sadece çıplak gerçeği anlatmayı seçmiş, gerçeküstü, varoluşçu, bunalım edebiyatı gibi eğilimlere mesafeli dururken, özü biçimden önde tutmuştur.

Kemal Tahir en çok her türlü düşünceyi romanına yerleştirdiği için eleştirilmiş, roman estetiği, dil, ritim, atmosfer gibi modern romanın özelliklerini önemsememekle suçlanmış, ancak tuhaf bir paradoks olarak Kemal Tahir'i günümüze değin getiren de romanlarının tekniği, edebiyattaki yeri değil, bünyelerinde taşıdıkları bu düşünceler olmuştur. Bir başka deyişle eserleri roman olmalarıyla değil, taşıdıkları, aktardıkları düşünceleriyle değerli görülmüştür. Aslında bu gerçek kaçınılmazdır. Çünkü onun romanlarında düşünceler her şeyden önemlidir. Bu anlamda romanlarında tek bir karakter ortaya çıkamaz. Çıkamaz çünkü büyük olayların, durumların altında tümü ezilir. Bu takdirde romandan geriye olaylar, durumlar kalır. Ama tezlerinin romanını yazdığını açıkça söyleyen ve bunu bilinçli bir şekilde üsluba dönüştüren bir yazara bütün bunları bir kusur olarak ileri sürmek çok da adilane değildir. Romanlarında yarattığı dil, belgesellere kattığı hayatiyet çok önemli özelliklerdir.

Sonuç olarak Kemal Tahir'in düşünürlüğü ile edebiyatçılığı arasında ciddi bir mesafenin olduğunu söylemek haksızlık olmasa gerektir. Bu belki de kaçınılmaz bir durumdur. Çünkü bu olağanüstü etkileyici düşüncelerini romanlarında, hatta yaptığı hiçbir işte gizlemesi mümkün değildir. Bu güçlü ses öyle baskındır ki onun dünyasında bu sesi susturması imkânsızdır. Zaten romana da bu düşüncelerinin bir aracı olarak bakar.

Özellikle Türkiye meselelerine, gündelik siyasete, tarihe, sosyolojiye ilgi duyanların, yeniden Kemal Tahir'e dönmeleri kaçınılmaz bir zorunluluktur. Ülkemizdeki sol siyasetin en büyük yanlışı Kemal Tahir'i anlayamamasında yatmaktadır. Şu anda yaşadığı pratik siyasi yenilgilerin arkasında da aynı yanlış yatmaktadır.



İsmet Bozdağ, Kemal Tahir'in Sohbetleri, Yaba Yayınları, 3. Baskı 2003, s. 59.

Zeynep Uysal, Edebiyatın Omzundaki Melek, İletişim Yayınları, 1. Baskı 2011, s. 16.





Yayın Tarihi : 21.4.2020

 
         
Yorumlar
Hanifi
(22 Nisan 2020)

Merhabalar...
Öncelikle yazı için teşekkürler, kalemine kuvvet emeğine bereket dilerim.
Şu noktada da uyarmak istiyorum: Belki siyah zemine beyaz yazı artistik oluyor, belki bir çağrışımı (Kemal Tahiri unutulmaktan kurtarma çabası filan gibi) vardır ama okunmayı zorlaştırıyor. Ekrandan okumak biraz zor zaten (benim gibiler için) bir de kontrast problemi olunca daha zorlaşıyor...
Saygılar, esenlikler...

Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 549