Necip Tosun ::: SAİT FAİK: HAYATA, YALNIZLIĞA, AVARELİĞE ÖVGÜ / NECİP TOSUN         
Necip Tosun
İnceleme/Eleştiri 
 
 SAİT FAİK: HAYATA, YALNIZLIĞA, AVARELİĞE ÖVGÜ / NECİP TOSUN


Sait Faik (1906-1954), öykücülüğü meslek edinen, hatta bir hayat tarzı olarak yaşayan modern Türk öykücülüğünün çığır açıcı öykücülerinden biridir. Ömer Seyfettin'den sonra öyküdeki ısrarıyla, bu türün edebiyatımızda yerleşmesinde, sevilmesinde, saygınlık kazanmasında öncü rol oynamıştır. Türk edebiyatında âdeta her şeyin öyküleştirilebileceğinin kalıcı örneklerini vermiştir. Coşkulu, içtenlikli öyküleriyle herkesin kabulleneceği bir öykü dünyası yaratarak Türk öykücülüğünün temel taşlarından biri olmayı başarmıştır.

Öykülerinde gündelik yaşamımızda varlıklarını bile hissetmediğimiz insanların sıradan yaşamlarını, "tutunamayanları", bir köşeye itilmişleri, sokak serserilerini, hayat kadınlarını, balıkçıları gündeme getirerek Türk öykücülüğüne "küçük insan" kavramını kazandırmıştır. Bu tematik seçim, biçimsel tercihine de yansımış; şöhreti, yazarlık seçkinciliğini reddederek içlerinde birlikte yaşamaktan zevk duyduğu bu insanlarla eşitlenmek için sıradan, sade bir anlatımı yeğlemiştir. Bir sohbet havasında, müdahil yazar tavrıyla âdeta okurla birlikte öyküyü kurgulamıştır. Coşkuyla yazıp gitmiş, dönüp arkasına bakmamıştır. Bu tavrı onun çok üretmesini sağlamış, ancak kimi zaman da tekrara düşmesine ve niteliği tartışmalı metinlere imza atmasına neden olmuştur.

Sait Faik, küçük insanları anlatırken mevcut düzene/yapılanmaya eleştirel ve muhalif bir tutum sergiler. Ama bu muhalefeti bir teklife dönüşmez. Yani sadece tespit eder, okura bir ideolojik görüş dayatmaz. Çünkü onun peşinde olduğu, adı konmuş toplumsal bir proje yoktur. İnsanların hayallerinin gerçek olduğu, herkesin mutlu olduğu, haksızlıkların olmadığı özgür bir dünyayı arzuladığını vurgulamakla birlikte, bu beklentilerini bir siyasi hareketle irtibatlandırmaz. Örneğin Sabahattin Ali'deki özgürlük anlayışı "toplumsal" bir görüşün (sosyalizm) yansımasıyken, Sait Faik'te bu sadece "bireysel" bir projedir. Başka bir deyişle o, insanın her istediğini yapabildiği, toplumsal baskıları hissetmediği özgür bir ortamı savunur. Durduğu yer de "hümanist" bakış açısıdır. Bu tavrıyla da kendisine öykücülüğümüzün ana damarları olan Ömer Seyfettin, Sabahattin Ali çizgisinden ayrı, yepyeni bir alan yaratmıştır. Türk öykücülüğünde bu anlamda bir öncülük işlevi görmüş, kendinden sonra gelen pek çok öykücüyü etkilemiştir.

Sait Faik, kırk sekiz yaşında ölmesine karşın ardında küçümsenemeyecek bir öykü toplamı bırakmıştır. Kuşkusuz bunda yazı dışında bir başka işle uğraşmamasının ve öyküde ısrarlı davranmasının payı büyüktür. Semaver, Sarnıç, Şahmerdan, Lüzumsuz Adam, Mahalle Kahvesi, Havada Bulut, Kumpanya, Havuz Başı, Son Kuşlar, Alemdağda Var Bir Yılan, Az Şekerli, Tüneldeki Çocuk, Mahkeme Kapısı kitapları yayımlanmıştır.

İlk kitap Semaver (1936), onun sanat yaşamı boyunca peşinde olduğu deniz, çocuk, kadın, aşk, özgürlük temalarını yansıtır. İlk kitap olmasına karşın anlatım kusursuz ve dönemine göre orijinaldir. İkinci kitap Sarnıç'ta (1939) ilk kitaptaki temel izlekleri sürdürür. Yoksulluk, cinsellik, özgürlük arayışı baskındır. Yoksulları savunmakla birlikte ideolojilere mesafeli olduğunu öne çıkarır. Hümanist bir bakış açısıyla, dünya vatandaşlığını savunur. İnsan olmanın gereklerini yerine getirmenin, dünyadaki tüm problemleri çözeceği fikrini ileri sürer. İlk kitabın aksine daha düz bir anlatımı yeğler. Şahmerdan (1940) ise onun en zayıf kitaplarından biridir. Bu kitapta sosyal meselelere daha fazla eğildiği gözlenir. Ameleleri, ekmek peşindeki gazete satıcılarını, balıkçıları, çöpçüleri, çingeneleri gündeme getirir. Ama cinsellik metinlerde hep belirleyicidir.

Sekiz yıllık aradan sonra yayımlanan Lüzumsuz Adam (1948) onun öykü dünyasında yepyeni bir adımdır. Artık dünyaya, insanlara coşkuyla bakmamaktadır. Hayat dolu kahramanlar gitmiş, yerine hayata, insanlara küsmüş ve tam bir hayal kırıklığı yaşayan kahramanlar gelmiştir. Kimi araştırmacılar, ondaki karamsarlığı siroz hastalığını öğrenmesine ve yazdıklarından ötürü yargılanmasına bağlarlar ki, bu kabul edilebilir bir durumdur. Sait Faik kitap boyunca derin umutsuzluk ve yalnızlık vurgusunu öne çıkarır.

Mahalle Kahvesi'nde (1950) yoksulları, düşkünleri, dışarıdakileri yazmayı sürdürür. Kestane satıcısını, yoksul çocukları, balıkçıları... Anlatımın merkezinde yine yazarın kendisi vardır. Anlatıcı; sarhoş, yalnız, dışarıda hayatı gözlemekte, şehre, onun düzensizliğine lanetler yağdırmaktadır. Ancak bazen küçük insanların namuslu yaşam mücadelesini görünce yeniden insanları sevmesi gerektiğini düşünür.

Havada Bulut (1951) ise "çerçeve hikâye" tekniğiyle yazılmış öyküler toplamıdır. Kitap boyunca bir yazar, öykü yazma serüvenini anlatır. Öyküsünde kendisine çok benzeyen bir köpekli adamı konu edinir. Sonunda öğrenir ki bu adam da bir öykücüdür. Her öykü sonunda, yeni öykü haber verilir. Böylece kitabın tamamında bir bütünlük hedeflenir. Kumpanya'da (1951) üç uzun öykü yer alır ve Sait Faik'in zayıf kitaplarından biridir. Kısa öykünün gereklerinden olan sıkı örgü, dil özeni ve ritim bu öykülerde görülmez.

Sait Faik, öykücülüğünün ana izleklerini Havuz Başı'nda (1951) da sürdürür. Yine aklında sevgilisi, derin hülyalara dalmış anlatıcı, İstanbul'un meyhanelerinde, kahvehanelerinde, parklarında dolaşırken rastladığı, gözlediği insanları, onların dünyalarını anlatır. Bu mekânlarda rastladığı kişiler de elbette serseriler, kumarbazlar ve yenilmişlerdir. Yani dışarıdakiler. Bunları hiç aşağılamaz, hatta yüceltir. Çünkü ülkede yaşanan hırsızlıklarda, yapılan yanlışlıklarda, haksızlıklarda bunların hiçbirinin günahı yoktur. Son Kuşlar (1952) daha kırık, daha hüzünlü öykülerden oluşur. Hayatla ölüm arasında gidip gelen Sait Faik, iyiden iyiye adaya, balıkçılara, denize odaklanmıştır. Karaciğer rahatsızlığını artık satır aralarına yerleştirmeye başlar. Ölümün yaklaştığının, hayatın elleri arasından kaydığının farkında, kırık, içli metinlere dönmüştür. Artık geleceğe ilişkin umudu kalmamış bir durumda geçip giden güzelliklere ağıtlar yakmaktadır.

Alemdağda Var Bir Yılan (1954) Sait Faik öykücülüğünün zirvesi olur. "Hişt, Hişt", "Dülger Balığının Ölümü", "Bir Hastalık" gibi Türk öykücülüğünün klasiklerinden olmuş öyküler, bu kitaptadır. Ölümünden önce yayımlanan bu son kitabında özensiz, derinliksiz öykü yok denecek kadar azdır. Biçimsel anlamda da öykücülüğümüzün çığır açıcı kitaplarından biridir. Gerçeküstü yaklaşımlar ve sembolik bir anlatımla, toplumsal dayatmaların ve hoşgörüsüzlüğün, insanı nasıl kendi hâline bırakmadığı ve başka bir şeye dönüştürdüğü, toplumsal atmosferin farklılıkları nasıl yok ettiği incelikle işlenir.

Ölümünden sonra yayımlanan Az Şekerli (1954), Tüneldeki Çocuk (1955), Mahkeme Kapısı (1956) kitaplarında tipik Sait Faik öyküleri yer almakla birlikte, bir dağınıklık, savrukluk gözlenir. Kimi metinleri öykü olarak nitelemek bile zordur. Ancak yazarın müdahalesi dışında hazırlanmış bu kitapların biçimsel yapısındaki dağınıklığı elbette anlayışla karşılamak gerekir.

Sait Faik, kelimenin tam anlamıyla bir enstantane öykücüsüdür. Onun öykülerinin pek çoğu, İstanbul'u ve insanlarını bir zaman diliminde donduran fotoğrafik öykülerdir. O ömrü boyunca, boynunda eski bir fotoğraf makinesi, akıp giden hayatı (İstanbul'u, İstanbul'un insanlarını) ölümsüzleştirmeye çalışmıştır. Kimi düşlere, kimi tensel arzulara, kimi yaşama coşkusuna yaslanan enstantanelerle, gözlemlerle öyküsünü oluşturmuştur. Öyküleri de üst üste yığılmış kartpostallar gibidir. Birinde sislere batmış Galata Köprüsü, üstünde balıkçılar, seyyar satıcılar, arkada belli belirsiz Yeni Cami; diğerinde, adalarda üçüncü sınıf bir kahvehane, önünde insanlar, uzanıp giden tozlu yollar, yol boyunca serviler, mor salkımlar, zakkumlar... Bir başkasında, Beyoğlu'nda camları kirli bir pastane, hemen önünden geçen tramvay ve sinemadan çıkan kalabalıklar. Daha bir yığın İstanbul görüntüsü, çeşit çeşit insan manzaraları. İstanbul'u anlatan, insanlarını tanıtan renk renk kartpostallar.

O İstanbul'u dolaşıp bir türlü içine giremediği insanlara (özellikle savrulmuş insanlara) dünyalar kurar öykülerinde. Sokakları, iskeleleri, istasyonları gezerek başıboşları, mutsuzları, yalnızları, kimsesizleri anlatır. Şehrin ışıltılarında yalnızlığın, ölümün, yoksulluğun lirizmini arar. Ona göre, "Sokakta, bir dükkânda, bir kalabalık yerde durup herhangi bir adamın yüzüne bakarak hayatının hiç olmazsa bir kısmını hikâye etmek mümkündür." Ama insanları anlatırken şehri ondan ayırmaz, onları bir bütün içinde anlatır. Öykülerinde şehir ve insan kaderinin ortaklığına vurgu yapar. Herhangi bir yerde gözü birine takılır ve onunla ilgili düşünmeye başlar: Kimdir, ne iş yapar, çoluğu çocuğu var mıdır? Öykü buradan başlar ve onu anlamaya, zihninde bir yerlere oturtmaya çalışır. Ardından, kahraman olarak seçtiği bu kişiye özgü bir dünya yakıştırır.

Bazen nasıl öykü yazdığını ironik bir yaklaşımda şöyle açıklar: "Kalabalık bir caddenin oldukça sevimsiz bir kahvesine akşamları çıkıyor, camın önündeki masaların hemen arkasındaki yere oturup kalıyorum. Saatlerce gelip geçenleri seyrediyorum. Sıkılmıyor muyum? Aksine, müthiş eğleniyorum. İnsanların yüzüne, hal ü etvarına bakıp hikâyeler mi düzüyorum? Ne münasebet!" ("Mahalle Kahvesi"). Bir bakarsınız yolda birinin peşine düşmüştür: "Önümde bir adam gidiyor. Tıknaz, kalın enseli..." ("Mahalle Kahvesi") Ya da bir enstantaneyi canlandırmaya başlar: "Köprü'nün üstünde el ayak çekilmişti. Üstünden başından amele olduğu anlaşılan bir adamla, yine aynı yaşlarda elbisesinden gemiciliği dökülen bir başka adam hiç konuşmadan yanyana cıgaralarını tüttürerek, Üsküdar'a doğru bakıyorlardı." Düş ve gerçek onun dünyasında iç içedir. Kahramanlarına kurduğu/yakıştırdığı dünyaların pek çoğu muhayyeldir. Anlatır anlatır, sonra, "Çingene kızının muhayyel olduğunu söylememe lüzum var mı?" ("Tüneldeki Çocuk") diye öyküsünü bitirir.

Sait Faik, dünyayı/yaşamı seven ama kendi istek ve arzularıyla onu değiştiremeyeceğini anladığında hayallere/öyküye ihtiyaç duyan biridir. Bu anlamda öykü, onsuz yapamayacağı bir şeydir. Çünkü gündelik hayatının, hayat görüşünün eksik kalan yanlarını öyküyle/yazıyla tamamlamaktadır. Bireysel tutkuları, yaşamı güzelleştirme/renklendirme arzusu onu sanata/öyküye götürür. Muhayyel, romantik, şairane tutumu toplumsal yapıyı/inancı/alışkanlıkları aşma girişiminin bir yoludur. Bütün zorluklara rağmen hayattan kopmayan insanların yaşama arzusu ve direnci onu cezbeder. Kuşkusuz bu yolla bir şekilde kendisini de test etmektedir: aylaklığını, aczini, ürkekliğini...

Bu anlamda yaşadıklarıyla yazdıkları birbirinden ayırt edilemeyecek örnek isimlerden biridir Sait Faik. Ne yaparsa yapsın, neyi yazarsa yazsın "özne" hep kendisidir. Aylaklığa övgüler bu anlamda otobiyografiktir. Akıp giden gündelik hayattan günübirlik sevinçler, mutluluklar, acılar üretirken aslında hep kendi ruh hâlini yansıtır. Pek çok öyküsünde bireysel arayışlarını, arzularını bu gözlemleri üzerinde test ederek, olayı yine kendine döndürerek özne olur. Gündelik hayatın inceliklerini, ayrıntılarını yakalamak tüm gizlerini çözmek isterken aslında kendini anlamaya, anlatmaya çalışır. Rüyaya bu yüzden başvurur. Edebiyatı, hayatı güzelleştirmede bir araç olarak görür. Zaten kimi öyküleri; mektup, söyleşi, deneme, izlenim, öykü arasında gider gelir. O da bunu hiç önemsemez, aldırmaz. Sadece yapması gereken şeyi yapmaktadır, o kadar. Bu da, dönemin "gazeteci-hikâyeci" anlayışına denk düşen bir "muharrirlik" yaklaşımı ve rahatlığıdır.

"Eftalikus'un Kahvesi"nde, öyküsünün oluşma serüvenini, nasıl öykü yazdığını bütün çıplaklığıyla aktarır. Eleştirmen olmak isteyen bir edebiyat heveslisi ile Eftalikus adlı kahvede söyleşirken, o, içten içe öyküsünü kurmaktadır. Edebiyat heveslisi genç, yazara çeşitli sorular sorar. Yazar da cevaplandırır. Ama bütün bu konuşma sırasında yazarın (Sait Faik) gözü hep karşısındaki âmâ/kör adamdadır. Âmâ adam, birine bağırırken Sait Faik adamla ilgili olarak düşünmeye başlar: "Şu karşıdaki adama bakın. Anadan doğma kördür. Bakın karşı tarafa, "Mahmut Bey" diye sesleniyor. Demek ki, Taksim Sineması'nın önünde olduğunu biliyor. (...) Acaba kör etrafın havasından, gürültüsünden mi nerede bulunduğunu anlıyor, yoksa adımlarını mı sayıyor?" Anlatıcı bunları düşünürken, genç adam durmadan onu öven sözler söylemektedir. Sait Faik'in aklı hâlâ o kör adamdadır. Onunla ilgili zihninde yorumlar yapmaktadır: "Gözlerindeki karanlık, dışarının tahassüslerinden, kafasında bir aydınlık yaratmış olabilir." Bir ara genç adam: "Hikâyelerinizi nasıl yazarsınız?" diye sorar. Sait Faik şöyle cevaplar: "Düşündüm: Setin üstündeki kahvenin altından körün sesi geliyordu. Sadık Efendi ile bağıra bağıra konuşuyorlardı. -Bilmem- dedim yine-, işte böyle körükörüne. İşte meselâ şimdi bir hikâye yazıyorum. Hem ismini bile koydum-dedim." Sonra Eftalikus'un merdivenlerinden inerler. Öykünün sonunda şunları söyler: "İşte hikâyelerimi nasıl yazdığımı şimdilik merak eden dostum, yarın, incir çekirdeğini doldurmayacak mevzuları yazan bir hikâyecinin iyi bir hikâyeci olmadığını yazacağına göre, bilmem hikâyem oldu mu? Olmadıysa ne yapalım? Bizim hikâye anlayışımız da böyle efendim."

Sait Faik, öykülerinde kısa kısa cümlelerle, bir akışkanlık ve şiirsellik peşindedir. Diyaloglarla kurduğu öyküleri olduğu gibi, kusursuz bir ritimle oluşturduğu öyküleri de vardır. Onun bir anlatım biçimi olarak seçtiği yöntem, sahihlik ve içtenliktir. Okura ulaşmayı önemsediği için çoğunlukla sıradan ve basit bir yöntemi kullanır. Büyük olaylardan ziyade, küçük ama derinlikli durumları öyküleştirmeyi sever: "Ben hikâyeciyim diye, sizden ayrı şeyler düşünecek değilim. Sizin düşündüklerinizden başka bir şey de düşünemem. O halde, bu adamın hikâyesi ne olabilir? Sakın benden büyük vakıalar beklemeyin" ("Lüzumsuz Adam"). Ama gerek büyülü gerçekçiliği çağrıştıran fantastik anlatımda ("Mesaret Oteli" vb.), gerekse gerçeküstü yaklaşımlarla oluşturduğu öykülerinde de oldukça başarılıdır ("Alemdağda Var Bir Yılan").

Onun öykülerinin temel izleklerinin başında yalnızlık gelir. Ama yalnızlık değişik şekillerde tezahür eder. Öncelikle, öykülerinde büyük düşünsel ve felsefi arayışlar içerisinde varoluşsal sancılar çeken insanların yalnızlığı yoktur. Daha çok avareliği, serseriliği seven insanların bir başınalığı vardır. Bu da hikâye kovalayan bir muharririn, içmeyi, düşler âleminde gezmeyi seven bir bohemin yalnızlığıdır. Yalnızlık bazen toplumun değer yargılarından, kimi zaman da gerçeklerden kaçış olarak çizilir. Bir mutluluk arayışı, kaçınılmaz bir sığınak. Sinemalar, parklar, meyhaneler, kahvehaneler de bu yalnızların mekânlarıdır. Yalnızlığı besleyen temel argümanlardan biri de sevgiliye kavuşamamadır. Sevgililerden uzak kalma, kavuşamama, kaybetme yalnızlığı doğurur. Böyle bir sevgili gerçekten var mıdır bilemeyiz. Çoğunlukla düşseldir. Yani seçilmiş yalnızlığın mazeretidir. Kimi kez de karşılanamamış, karşılanması imkânsız farklı arzuların (çocuk) bir sonucudur yalnızlık. Ama derinlikli, varoluşsal bir arayışın yansıması değildir.

Onun öykülerinin temel izlerinden biri de cinselliktir. Sait Faik'e göre insanlar doğal yaşamın, tabiatın bir parçası olarak cinselliklerini yaşamalıdırlar. Çünkü cinsellik insan hayatının gayesidir. Buralarda Freudyen bakış baskındır. Aslında yaşanan bütün problemlerin çözüm yeri, tam da burasıdır. Zira cinsellik bu toplumda hiçbir zaman hakkıyla yaşanmaz. Bu yüzden insanların mutsuzluklarının kaynaklarının başında bu arzularının karşılanmaması gelir. Hayatta mutluluğu yakalamış insanlar iyi bir sevgili bulan insanlardır. Onun mutsuz kahramanlarının çoğu, kadınsız ya da erkeksiz kişilerdir.

Deniz, Sait Faik için sonsuz özgürlük demektir. Dertlerden, tasalardan, huzursuzluklardan kurtuluştur. İnsan her şeyi ondan öğrenir: "Dersler deniz kadar güzel, deniz kadar öğretici miydi acaba?" ("Semaver") Onun deniz yaklaşımını en iyi tanımlayan öyküsü "Stelyanos Harispulos Gemisi"dir. Öykü, sembolik bir anlatıma yaslanır. Adada dedesi dışında tüm ailesini kaybetmiş on iki yaşındaki Trifon'un hayallerini bir gemi temsil etmektedir. Yaptığı gemiyle dünyayı dolaşacak, şehirlere uğrayacak, yeni yerler görecektir. Gemi bir anlamda onun kıstırılmış hayatından kurtulma aracı, özgürlük düşlerinin simgesidir. Ama yaptığı bu gemiyi, mahalle çocukları batırır. Bu öyküde sembolik bir anlatımla, toplumsal yaşamın/değer yargılarının bireysel özgürlükleri kısıtladığı, onu yok ettiği anlatılır.

Sait Faik, Türk edebiyatında, öykücülüğünün, sanatının kalitesi üzerinde neredeyse ittifak edilmiş ender yazarlardan biridir. Üzerine pek çok bağımsız inceleme yapılmış ve öykücülüğü genel anlamda onaylanmıştır. Adı neredeyse modern Türk öykücülüğüyle özdeşleşmiş olan Sait Faik'in herhangi bir ideolojiye yaslanmamasına karşın, günümüze değin okunuyor, seviliyor olması hiç şüphesiz onun sanatının gücünün de bir göstergesidir.


Yayın Tarihi : 11.5.2020

 
         
Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 358