Necip Tosun ::: CENGİZ AYTMATOV: ÇAĞDAŞ MANAS HİKÂYECİSİ / NECİP TOSUN         
Necip Tosun
İnceleme/Eleştiri 
 
 CENGİZ AYTMATOV: ÇAĞDAŞ MANAS HİKÂYECİSİ / NECİP TOSUN


Kırgız yazar Cengiz Aytmatov (1928-2008) Türk dünyasının öykü türüne en büyük armağanıdır. Eserlerinde, toprağının, kültürünün, yaşadığı coğrafyanın tüm görünümünü, birikimini yansıtan Aytmatov, Kırgız gerçeklerini evrensel duyarlıkla buluşturmayı başarmıştır. Aşk, savaş, doğa merkezli bir temaya yaslanan öykülerinde; sinemanın anlatım imkânlarını ve özellikle Manas Destanı'nı yoğun bir şekilde değerlendirmiştir. Onun öykülerinde, masal, rüya, mitler iç içe geçer. Bir şekilde Manas anlatıcısı olduğunu belli eder. Yazdığı her şeyde Manas'tan sızıntılar, renkler, tonlar vardır. Ağırlıklı olarak öykülerinde insan doğasındaki kötülükleri, iyilikleri ve sevgiyi ortaya çıkarmayı hedeflerken bunu doğa-insan uyum ve çatışmalarıyla örneklemeyi seçer. Kırsal kesim/köy insanından seçtiği kahramanlar üzerinden aşk, savaş, doğa temalarını; lirik, şiirsel bir dil ile hikâye eder.

Rus olmayan bir Sovyet yazarı olarak sosyalist gerçekçilik çizgisinde bir yazarlık serüveni sürdürmekle birlikte, bireyin kendini gerçekleştirmesine verdiği önem nedeniyle dünyanın da ilgisini çekmiştir. Sosyalist gerçekliğin genel tezleri öykülerinde yer alır. Ancak tam da burada (idealize edilmiş öğretim, tarım reformu, faşizme karşı savaşım) bireyin insancıl seçimlerini, aşk ve aile ilişkilerini gündeme getirmiştir. Baba-oğul ilişkisi, toplumsal yapıya başkaldıran kadın, kendini gerçekleştiren çocuk-genç, savaş mağdurları sıklıkla işlediği temalar olmuştur. Bu anlamda toplum için mücadele eden bireyin kendisinin de yok sayılamayacağına işaret etmiş, bireyin özgürlüğünün önündeki engelleri eleştirmiştir.

Cengiz Aytmatov tipik bir hikâye anlatıcısıdır. Bu yüzden o sadece anlatır. Eserlerinin kimi kısa hikâye, kimi uzun hikâye, kimi novella, kimi de romandır. Hatta öyle ki bazı eserlerini kesin olarak herhangi bir tür içinde değerlendirmek zordur. Ancak her durumda uzun anlatmayı sevdiği kesindir. Kimi anlatılarını uzun da olsa öykü olarak adlandırmak mümkündür. Çünkü bu anlatılarda, öykünün gerektirdiği ritim, sıkı örgü, akışkanlık, temasal bütünlük ve özellikle tek etki yaratma arzusu onları roman sınırından uzak tutar. Bazen de uzun soluklu bir anlatıyı hedeflemesi, baştan sona kadar devam eden bir ortak temanın peşinde oluşu bildik / alışılageldik öykünün sınırlarını zorlar. Ama uzun da olsa tek bir "merkezi nokta" tespit ederek kurduğu hikâyeler tam öyküdür. Burada öyküye giren her şey o merkezi noktayı sağlamlaştırmak, güçlendirmek ve izah etmek için kullanılır. Her şey bu merkezi nokta etrafında gelişir.



Aytmatov tüm öykülerini sinemasal bir anlatıma yaslar. Tasvirler, görüntüler, karakter çizimi, olaya dayalı anlatım neredeyse çekime hazır bir senaryo gibidir. Onun pek çok eserinin sinemaya uyarlanması da bunu doğrular. Bizde de "Kırmızı Eşarp" (Selvi Boylum Al Yazmalım) adıyla sinemaya uyarlanmıştı. Bilindiği gibi görüntüleme tekniğini/yaklaşımını kullanan öykücüler için çeşitli imkânlar, araçlar mevcuttur. Bunları tasvir, sahneleme, fotoğraf, resimleme, portre öykü olarak sıralamak mümkündür. Bunlardan en çok kullanılanı kuşkusuz tasvir ögesidir: Tasvirin en yaygın kullanımı doğa, çevre, mekân gösterimleridir. Yani öykünün geçtiği yer, fon ya da statik durumlardır. Tasvir, kuşkusuz göstermenin en önemli araçlarından biridir ama görüntüleme tekniği sadece tasvir değildir. Gösterme/görüntüleme tekniğinde kullanılan bir başka araç da sahnelemedir. Ayrıca öykücü doğa ve ortam gösterimleriyle resimleme (tablo işlevi); çerçeveli durum tespitiyle fotoğraf; kişinin (tip, karakter) dış durumuyla (sevinci, öfkesi vbg.) portre şiir araçlarını kullanarak "gösterir." Bütün bunların hareketli anlatımıyla da elbette kamera-göz yaklaşımı yakalanır. Bu metinlerde öncelikle bir karakter yaratılır. Karakter bir sahneye yerleştirilir ve hikâyesi anlatılmaya başlanır. Yani öykücü, hem tanımlar, hem gösterir hem de hikâye eder. Açıkça resmeder ve canlandırır. Daha sonra da "motor" diyerek o resimleri canlandırmaya çalışır. Geçişlerde yeni bir sahne çizer, karakterin konumunu belirler. Saati, mekânı bize iletir. Ardından geçmişine döner, o kişinin hayatına ilişkin resimler sıralamaya başlar. Her şey "hareketle" anlatılır; ruhsal durumlardan, imgelerden çok göstererek. Hikâyenin sonuna gelindiğini bile atlamaz. Maceranın bittiğini bize haber verir. Bu nedenle onun öyküleri sanki bir senaryo gibidir. Çekim öncesi her şey eksiksiz, her şey yerli yerindedir. Bildik deyişle kalemi bir kamera gibi kullanır. Kahramanları bol bol konuşturur. Onun öykülerinde senaryonun istediği "öyküleme" de çok önemlidir. Sahne çizilir ve bunun sadece çekimi kalmıştır: "Engin Kazak bozkırında, bir trenin kayıp gittiğini hayal ediyordu. Vagon kapılarına yığılan yiğitler de, ufukta bir kervan gibi sıralanan Ala Dağ'ın mor doruklarına bakarak el sallıyorlardı. Dağlar gittikçe uzaklaşıyor, sisler arasında kayboluyordu. O da trenin ardından koşuyordu şimdi. Sonra, bozkırın ortasında yapayalnız kalıyor, yorgun argın bir telgraf direğine yaslanıyordu." ("Yüz Yüze")

Aytmatov'un öykülerinin odağında "tabiat" vardır. Ve tabiat, onun öykülerinin bir uvertürü, bir yan ögesi olmaktan çok, asli unsuru, öznesi, kahramanıdır. Çünkü insan ve tabiat birbirlerini tamamlayan iki dosttur. Ve tabiat gönlünü hesapsız, kitapsız insana açar. İnsan tabiattan uzaklaştıkça, onu yok saydıkça, kendinden de uzaklaşır. Tabiatta kutsal bir düzen ve hikmetler vardır. Bazen farkına vardığımız bazen varamadığımız bir uyum, ritim ve masumiyet. Ve elbette dinginlik ve sükût. Bu yüzden insanın yaratılış gayesine uygun bir yaşam tarzı için tabiattan kopmaması gerekir. Bu anlamda tabiat sadece tasvir, fon olarak kullanılmaz. Onun öykülerinde gök kubbe altında yaşadığımızın, toprağa bastığımızın, nefes aldığımızın, kısaca etrafımızda bizden başka canlıların da yaşadığının farkına varırız. Gözümüzü tabiata çeviririz. Sise batmış göller, kuş sürüleriyle kaplı gökyüzü, uçsuz bucaksız ovalar. Leylekler gözyaşı döker, köpekler hüzünlenir. Issız yüksekliklerin rüzgârı türkü çağırır. Öykülerde, dilsiz sandığımız, hissetmez, duymaz sandığımız bitkilerin, nesnelerin, hayvanların da tıpkı insanlar gibi duyduğunu, üzüldüğünü, sevindiğini, giderek bir ruhları olduklarını görürüz. Onların tabiatta, insanların yanında bir dekor, bir ayrıntı olmaktan öte, insanlarla aynı haklara ve benzer fonksiyonlara sahip bir "kahraman" olduklarına ve insanlarla aynı kaderi yaşadıklarına şahit oluruz. Öyle ki insanlar Tanrı'ya sadece kendileri için değil hayvanları için de dua ederler. "Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek"te kahramanlardan biri denizdir: "Uğuldayan denizin dalgaları gecenin karanlığında saldırıyor, kayalara çarparak çatlıyor, kaya kadar sağlam olan toprak ise, inim inim inleyerek denizin bu saldırılarını püskürtüyordu. Gündüzler gündüz, geceler gece olalı beri, ta yaradılıştan beri, bu iki doğa gücü savaş hâlindeydiler. Denizle kara var oldukça, bu savaş, gündüzler boyu, geceler boyu, sonsuza kadar sürüp gidecektir. Bütün gündüzler, bütün geceler boyu... Bir gece daha sona ermişti... Denizde Orhan Aka Rüzgârı uğulduyor, Mılgın Akay Dalgaları yuvarlanıyor, pırıl pırıl gökkubbenin bir ucunda, Emrayin Yıldızı ışıl ışıl parlıyordu." "Deve Gözü" öyküsünün ana teması ise bozkırdır: "Ey yüce bozkır! Neden susuyorsun, ne düşünüyorsun? Yüzyıllardır neler saklıyorsun bağrında, ileride neler bekliyor seni?" "İlköğretmen" öyküsünde ise ana tema âdeta kavaklardır: "Ama bu kavaklar bambaşka, onların kendi dilleri, türkü söyleyen yürekleri var. Ne zaman yanlarına gitsem, geceli gündüzlü fısıldaşıyorlar, sallanarak söyledikleri uyumlu türküler dinmek bilmiyor. Kimi zaman kıyıya doğru gelip kumlara çarpan bir dalgayı andırıyor, kimi zaman görünmeyen bir alev dallara sarılıyor, fısıltılar alevleniyor, ansızın hışırtı kesiliyor, kavaklar hep birlikte, bütün telaşlı yapraklarıyla, biri uğruna acı çeker gibi nefes alıyorlar. (...) Anılarını hâlâ yüreğimde taşıyorum. Bugün bile, eskisinden daha canlı, o tepelerde durduklarına inanıyorum. Çocukluğum orada, onların dibinde, bir yeşil büyülü cam parçası gibi kaldı."

Cengiz Aytmatov'un "Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek" öyküsü âdeta bir doğa destanıdır. Öyküde, insanın doğayla iç içe yaşaması, zaman zaman onunla kavgası zaman zaman onunla dostluğu öne çıkarılırken, bir anlamda birbirlerine mahkûm oldukları, uyum içinde yaşamalarının şart olduğu vurgulanır. Ala Dağlar öyküde sanki nefes alan, insanlarla konuşan, onlara yol gösteren, bazen kaybolup yeniden gelen canlı bir organizma, bir sevgili gibi çizilir. Gökyüzü, yıldızlar, kuşlar herkes bir şeye işaret eder. Deniz ise bolluk ve bereketi, korku ve kaygıyı içinde taşır. Kayık denize açıldığında, denizaslanlarının, fokların peşindeki eski kuşak ve yeni kuşak avcıların aklında tek şey vardır, bereketli avla eve dönmek. Bu yolculukta insan gök ile denize aittir ve karanın bütün dertlerinden, sıkıntılarından kurtulur, evrenin sonsuzluğunda bir hiç olduğunu anlar, denizin ve göğün yüceliğine erişir. İhtiyar Orhan ve küçük oğlu Kirisk bu yeni yolculukta bir kez daha bu duyguları tadarlar. Ama asıl düşleri denizkızıdır. Denizkızı ile ilgili düşleri hiç bitmez. İhtiyar Orhan bu yolculuğunda da denizkızı düşü içindedir. Ama deniz onlara sisiyle, fırtınasıyla yeni sürprizler hazırlamaktadır. Issız denizin ortasında, başı sonu, ucu bucağı olmayan bir sisin içinde, ölüme mahkûm yolcular hayatla yüzleşme imkânı bulurlar. Doğa içinde hem ölümleri hem yeniden doğumları saklar. Sis ölümlere neden olurken rüzgâr ve yıldızlar çocuğu kıyıya taşıyacaktır. Çocuk sonunda Ala Köpek Dağı'nı görür: "Deniz kıyısında koşan Ala Köpek / Sana geliyorum, yapayalnızım. Orhan Atam yok? Babam Emrayin yok / Akam Mılgın yok... / Nerede olduklarını gel bana sor / Ama bırak da önce kana kana su içeyim..."

Öyküde bir çocuğun yaşadığı dramlar, yüzleşmeler anlatılırken, hayatı en acı ama öğretici bir şekilde kavrayışı aktarılır. Denizde geçmesi, bir yüzleşme zeminine yaslanması, umut ve zafer arasında gidip gelişi, insanların bir rüyanın peşinden koşması ve büyük hayatta kalma mücadelesi gibi ortak özellikler onu biraz Hemingway'in Yaşlı Adam ve Deniz'ine yaklaştırsa da öne çıkan kahramanlarının farklı olması nedeniyle tam bir benzerlik kurmak zordur. Hemingway eserinde ihtiyar bir adamı anlatırken, Aytmatov bu öyküde bir çocuğun hikâyesini anlatır.

Onun öykülerinde Manas Destanı bazen doğuş, bazen anlatış olarak yer alır. Bir şekilde Manas anlatılarından ilham alır ve yansıtır. Bilindiği gibi Kırgız Türklerinin millî destanı olan Manas Destanı, XI ve XII. yüzyıllarda oluşmuş, eski Türk destanlarının unsurlarından beslenmiş ve günümüze kadar var olmuş büyük bir destandır. Manas Destanı, diğer destanlarda olduğu gibi sadece hikâyeler anlatmakla kalmaz, büyük bir belgesel birikim özelliği de taşır. Manas Destanı Kırgızların bütün gelenek ve göreneklerini, inançlarını, dünyaya bakışlarını, komşu halklarla ilişkilerini, masallarını ve din anlayışlarını hikâye eder. Kırgızların düşmanlarını, onlarla yaptıkları mücadeleleri, savaşları konu alır. Şamanlık özellikleriyle birlikte İslam, destanın odak temalarından biridir.

Manas Destanı'nda asıl olarak hikâyeler anlatılmaktadır. Zaten epik olması onun hikâye ya da hikâyeler anlatmasını zorunlu kılmaktadır. Destan'da nesir, nazım iç içedir. "Diyebilirim ki her eserimde ya bilfiil ya bil kuvvet Manas Destanı'ndan yararlanmışımdır." diyen Cengiz Aytmatov Manas Destanı hakkında şunları söyler: "Taşıdığı sanat kudretiyle birçok vakanın kaygılı ve uğurlu hâllerini bünyesinde saklayan, taşıdığı iman ve felsefe mazmunlarıyla millet kaderini her yönüyle -geçim derdi, sefalet, ailevi problemler, töre ve âdet, bütün genişliğiyle sosyal hayat- kucaklayan, dünyada eşine ender rastlanan, evrensel destan sanatının şaheserlerinden biridir."

Bölge coğrafyasında, manasçılar (hikâye anlatıcıları) Manas Destanı'nı kopuz eşliğinde bir tiyatro gösterisi gibi sergiler ve destanın tamamını ezbere anlatırlar. Destanın dünyanın en büyük destanı olma özelliği nedeniyle tamamının anlatılması aylarca sürer. Özellikle bayram ve kutlamalarda bu hikâyeler anlatılır. Manasçılar, tüm hikâye anlatıcıları gibi destanı anlatırken, sadece didaktik bir şekilde aktarmakla kalmaz, araya dinleyenlerin ilgisini çekecek gündelik olaylar da katar, kendi yorumlarını da sıralar. Amacı dinleyeni sıkmadan, destanın dinlenirliğini artırmaktır. Manas Destanı'nı "Akın" adlı hikâye anlatıcıları anlatırlar.

"Yıldırım Sesli Manasçı" öyküsü, onun Manas Destanı'na, anlatmaya, hikâyeye bir övgüdür. Bir anne Tanrı'ya, onun gözü olan kutsal gölünün yanına gelip çocuğunun Manasçı olması için dua eder: "Bir Manasçı, Manas ozanı olmak istiyor. Bari ondan bunu esirgeme. Ona, ataların güzel konuşma, güzel anlatma yeteneği ver. Bu yetenek onda köklü bir ağaç gibi gelişsin ve sonra o, bu yeteneği, bu geleneği çocuklarına, torunlarına aktarsın. Bu yetenek kuşaktan kuşağa ulaşsın. Kırgızlar Kırgız olalı beri var olan Manas'ı iyi öğrenmesi, unutmaması için ona güç ve cesaret ver." Bu dua sonrası çocukta Manas anlatma yeteneği gelişecek ve o Yıldırım Sesli Manasçı olarak ün yapacaktır. Kırgızlar en zor günlerinde ondan Manas'ı dinlemek için gizlice dağların uzak kuytularına, boğazlarına gitmek zorunda kalacaklardır. Kader ona, korkudan nefesi kesilenlere Manas'ı anlatmak, Manas'ı hatırlatmak görevi vermiştir. O da bu süreçte milletinin ölmezlik ruhunu simgeleyen, ululayan bu atalar mirası destanın görkemini, derinliğini, güzelliğini daha içten duyacak ve duyuracaktır. Her defasında ise Manasçı oğlunun saklandığı yeri söylemediği için öldürülen annesini hatırlayacaktır.

Onun öykülerinin iki ana vurgusu vardır. Birincisi savaş diğeri ise aşktır. Bunlar bazen birlikte yer alırlar. Özellikle savaşın açtığı yaralar, savaş nedeniyle değişen toplumsal yapılar, insani ilişkiler öykülerde yer bulur. "Yüz Yüze" onun bu bağlamda en iyi öykülerinden biridir. Kendisinin "ilk eserim" dediği ve yayımlandığında geniş beğeni ve övgüyle karşılanıp tanınmasına neden olan öyküde, dönemin Kırgız köyünde yaşanan insanlık hâlleri ve savaş kaçağı İsmail'in dramı anlatılır. Savaş döneminde köyde tam bir yoksulluk, açlık yaşanmaktadır. Köyün delikanlıları askere alınmış, kalanlar ise varlık mücadelesi vermektedir. Seyde'nin kocası İsmail askerden kaçmış, köylüden saklanmaktadır. Seyde kocasına kavuştuğu için mutludur ve canı pahasına onu ele vermemektedir. Ama bu arada İsmail köyde yoksul birinin ineğini çalınca her şey değişir. İneğini çaldığı kişinin kocası askerde ölmüş ineklerinden başka geçimini temin edecekleri hiçbir şeyleri yoktur. Öyküde merhamet, vicdan ve toplumsal sorumluluk duygusunun her şeyin üstünde olduğu öne çıkarılırken, kadın tüm ihtiyacı ve sevgisine rağmen, yoksul ve aç olan komşusunun ineğini çalan kocasını affetmeyecektir. O ana kadar kocasını herkesten savunan kadın, bu merhametsizlik karşısında âdeta bambaşka biri olur ve onu yakalatmak için saklandığı yere gider. Kocası onun yüzünü görünce her şeyi anlar: "Aralarındaki mesafe gittikçe kısalıyordu ve birden yüz yüze geldiler! O zaman Seyde'sini tanıyamadı. Bu kadın o değildi. Başı açık, saçları ağarmış, kucağındaki yavrusuyla korkusuzca kendine bakan bu kadın o değildi. Birden onu kendisinden fersah fersah uzaktaymış gibi gördü. Kederinin heybetiyle, erişilmez, ulaşılmaz bir yüceliğe kavuşmuştu. Onun karşısında kendisi ne kadar güçsüz, ne kadar acınacak bir hâldeydi!... Ve İsmail, olduğu yerde sendeledi. Tüfeğini, onlara yaklaşan askerlere doğru fırlatarak ellerini havaya doğru kaldırdı." Görünürde bir asker kaçağının öyküsü gibi olsa da aslında öyküde ana merkezde savaş durmaktadır. Savaşın insanları nasıl insanlıktan çıkardığı, yoksulluğa, açlığa sürüklediği öne çıkarılarak işlenir. Ne var ki erkeğin erdemsizliğine karşın kadının merhameti dikkat çekicidir. Öyküde devlet ile birey savaş nedeniyle karşı karşıya gelir ve güçlü olan devletin istekleri kazanır, birey kaybeder.

"Oğulla Konuşma" öyküsü yine bir savaş öyküsüdür. Savaşa gönüllü olarak giden oğlunu bundan geri döndüremeyen babanın acısı anlatılır. Savaş aile birliğini bozar, giden gelmez ve aile ekonomik olarak zor durumda kalır. Bir de aynı aileden birden fazla kişi askere gider. Baba en genç oğlunun askere gitmesini engelleyemez. "Asker Çocuğu" öyküsünde de, askerde babası ölen küçük çocuğun dramı anlatılır.

Onun öykülerinde aşk merkezdedir. O daha çok kaybedilmiş, kavuşulamamış ilk gençlik aşklarını gündeme getirir. Birbirlerini çok sevmelerine karşın yollar bir şekilde ayrılır. İlk aşklar genellikle kavuşmayla sonuçlanmaz. Bu da bir yara olarak kahramanlarımızın hayatları boyunca hep peşlerinden gelir. "Kızıl Elma" onun aşk odaklı ve doğaya yaslı öykülerinden biridir. Aile bu kez şehirde yaşamasına karşı orman gezintisi yapar ve orada buldukları bir elma kahramanımızı geçmişine götürür. İsabiekov, kütüphanede tanıdığı ve "pürüzsüz profiline, itinayla taranmış saçlarına, düşünceye dalmışçasına inen kirpiklerine, defterine çabuk çabuk notlar yazan zarif ellerine bakmaktan zevk aldığı" kıza âşık olur. Sonunda ormanda bulduğu bir elmayı ona hediye etmek ister ama kız bunu başka yere çekerek ilişkilerini bitirir.

"İlköğretmen" öyküsü, yine onun temel vurguları olan aşk, doğa, savaş ve idealizm etrafında örülür. Öyküde, sosyalist idealler peşindeki öğretmen Duyuşen ile onun kaçırılmış aşkı/öğrencisi Altınay arasındaki yaşananlarla oluşur. Şimdi ünlü bir felsefe profesörü olan Altınay savaş ve idealizm uğruna yaşayamadığı aşkı, öğretmen aşkının tablosunu yapmaya çalışırsa da o duyguları bir türlü tam olarak resme aktaramaz. On dört yaşında öğretmenine âşık olan Altınay, köyden ayrılıp okumaya gidince eski sevgilisinin izini kaybeder. Çünkü o da askere alınmıştır. Öyküde savaş aşkın arasına giren bir kötü durum olarak çizilir. Diğer yandan öğretmen de aşkından çok kızın geleceğini düşündüğünden mutlu son gerçekleşmez. Çünkü onun okumasını istemektedir.

Onun öykülerinde dönemin tüm öykücülerinde görüldüğü gibi, sosyalizmi idealize etme, Lenin'i yüceltme ve büyük Rusya'nın geleceği etrafında kenetlenme ülküsü yer alır. "İlköğretmen" öyküsü, özellikle Lenin ve onun ilkelerine sıklıkla vurgu yapılırken bu ideal peşindeki insanlar övülür. Öyküde eğitimin önemi ve eğitim alanında yapılması gerekenler öne çıkar. Bir başka öyküsü "Beyaz Yağmur"da ise, yine Sovyet iktidarının toprak reformu uygulaması etrafında köylülerin toprak sorununu çözme faaliyeti yüceltilir. Bu reform faaliyetlerinde çalışan kız idealize edilir buna karşı çıkan anne eleştirilir. Yalnız bunun dönemin şartlarıyla ilgili olduğu suni bir mesaj kaygısı olduğu gözden kaçmaz. Rusça yazmak durumunda olan bir Kırgız yazarın kaçınılmaz dramı olarak alt okumalarda bunu tespit etmek mümkündür.

Aragon'un "Bence bu öykü dünyanın en güzel aşk öyküsü" dediği uzun öykü "Cemile" gerçekten de emsalsiz bir aşk öyküsüdür. Öncelikle imkânsız olmasına rağmen bir kavuşma öyküsüdür. Diğer yandan da bir başka âşık tarafından anlatılmaktadır. Anlatıcının kendisi de âşık olmasına karşın, bu büyük aşkın önünde duramaz. Öykünün anlatımı ise kusursuzdur. Büyük aşk; etkili, evrensel bir dille, derinlikli karakter tahlilleriyle hikâye edilir.

Cengiz Aytmatov, öykülerinin merkezinde savaş ve aşk olmasının nedenini şöyle açıklar: "Duyguların en aşikâr olduğu anlar gerilimin en yüksek olduğu anlardır. Küçük ayrıntılar ve günlük yaşam kimseyi fazlaca ilgilendirmez. Dolayısıyla ben duyguların dorukta olduğu anların tespitini yaparak eser vermeye çalışıyorum. Aşk ve savaş da en gergin üzerinizdeki baskının şedit ve heyecanının maksimum olduğu bir hâldir. Bu hâli yansıtabilmenin marifet olduğunu düşünüyorum."

Cengiz Aytmatov, Kırgız Türk kültürünü çağdaş manas anlatıcısı tavrıyla evrensele taşımış, o bölgenin insanının acılarını, sevinçlerini modern öykünün imkânları ve lirik bir dille anlatarak öyküyü sanat yapan önemli anlatıcılardan biri olmuştur.

Nurer Uğurlu, Türk Mitolojisi, Örgün Yayınevi, 1. Baskı 2012, s. 431.

Bilal Dursun Yılmaz, Cengiz Aytmatov Kitabı, Atlas Yayınları, 1. Baskı, 2015, s. 28.





Yayın Tarihi : 10.6.2020

 
         
Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 252