Necip Tosun ::: TOMRİS UYAR: AİLE İÇİ İNSANLIK HÂLLERİ / NECİP TOSUN         
Necip Tosun
İnceleme/Eleştiri 
 
 TOMRİS UYAR: AİLE İÇİ İNSANLIK HÂLLERİ / NECİP TOSUN


Öyküdeki ısrarı, yazınsal titizliği ve sanatçı duruşu, Tomris Uyar'ın (1941-2003) Türk edebiyatındaki yerini seçkinleştiren en belirgin üç özelliğidir. Tomris Uyar, yazın hayatında, kuşağının pek çok yazarının aksine öykü dışında hiçbir edebî türde ürün vermemiştir. 1971'de İpek ve Bakır'la başladığı öykü serüveni, 2002'de yayımlanan Güzel Yazı Defteri'yle birlikte on bir kitaplık bir birikime ulaşmıştır. Öykü oluşturmaya yeterli görmediği kimi yazılarını ise Gündökümü adını verdiği günlüklerinde değerlendirmiştir. Bu anlamda gündökümleri de onun öykü serüveninin bir parçası olmuştur. Öyküdeki ısrarı yanında yazınsal titizliği de onu Türk edebiyatında seçkinleştiren bir başka özelliğidir. Öykü serüveni boyunca hep yeni arayışlar içerisinde olmuş, gerçeküstücülükten postmodernizme, fantastikten sembolik yaklaşımlara, edebiyat dünyasının pek çok anlatım alanlarında denemeler yapmış, ürünler vermiştir. Öyle ki biçimsel "arayışlar", onun neredeyse öykü anlayışı olmuştur. Dünya edebiyatını yakından izlemesi, özellikle öykü evrenine yakın yazarlardan çeviriler yapması, öykülerinin çeşitlenmesi, zenginleşmesi sonucunu doğurmuştur. Sanat yaşantısındaki ilkeli duruşu da onun en önemli ayırt edici niteliklerinden biridir. Bireysel yaşantısının magazine açık yanına rağmen, hiçbir zaman magazinleşmemiştir. Açık oturumlarda, jürilerde, imza günlerinde boy göstermemiş, eserlerinin üstünü örtecek hiçbir eylemde bulunmamıştır. Sonuçta ortaya, ilkeli, saygın bir sanatçı portresi çıkarmayı başarmıştır.

Onun öykü yayımlamaya başladığı 1970'ler öykücülüğümüzün altın yıllarına denk düşer. Sabahattin Ali, Sait Faik gibi öncülerin açtığı yollar, Nezihe Meriç, Adalet Ağaoğlu, Rasim Özdenören, Mustafa Kutlu, Bilge Karasu ile çeşitlenmiş, zenginleşmiş, öykü sanatının en nitelikli örnekleri verilmeye başlanmıştır. Tomris Uyar'ın ilk kitabı İpek ve Bakır 1971'de yayımlanır. Ardından Ödeşmeler (1973), Dizboyu Papatyalar (1975), Yürekte Bukağı (1979) onu izler. Uyar'ın bu dönem öyküleri, şiirdeki "ikinci yeni" anlayışının atmosferinde doğmuş, serpilip genişlemiştir. İlk evliliğini Ülkü Tamer'le, ikinci evliliğini ise Turgut Uyar'la yapan Tomris Uyar'ın öykülerindeki ikinci yeni etkisini bu anlamda doğal karşılamak gerekir. Doğrusu bu etki, onun öykülerine olumlu bir şekilde yansımıştır. Öyle ki, bu ilk dört kitap, onun öykü serüveninin doruk noktaları olmuştur. Akıcı, şiirsel bir üslupla oluşturulan öyküler, hem bireysel hem de toplumsal değişim ve dönüşümlerin izdüşümünü yansıtır. Ekonomik/bürokratik/otoriter baskının değiştirdiği/kimliksizleştirdiği/yozlaştırdığı insanlık hâlleri, özellikle "ev içi" mekân seçilerek başarılı bir şekilde anlatılırken, yaşananlara başkaldırı, eleştirel bakış ise bu öykülerin temelini oluşturur. Uyar, ayrıca gündelik hayatın karmaşasını yaşayan insanlara, incelikten, fânilikten ipuçları vermeye çalışır.

Bu kitaplardan sonra Uyar'ın öykü serüveni, yeni bir mecraya girer. Belki Yaz Düşleri/Düş Kışları (1981) ilk döneme kolayca eklemlenecek bir kitaptır. Ama daha sonraki kitaplarında orijinallik arayışları/üslup tutkunluğu, büsbütün baskın çıkmaya başlar. Gece Gezen Kızlar'da (1983), masal kahramanlarını günümüze getirip ete kemiğe büründürmeye çalışırken, Yaza Yolculuk'ta (1986), öykü kahramanlarıyla kendi yazarlık tutumu arasındaki ilişkiyi irdeler. Sekizinci Günah'ta (1990) bir anlatım imkânı olarak "ironi"nin gücünden yararlanır. 1992'de yayımlanan Otuzların Kadını'nda ise anlatıcı, Osman Hamdi Bey tarafından yapılmış ve yıllardır evde asılı duran annesinin portresinden yola çıkarak, o dönemin kadınlarını, yaşam biçimlerini anlatır. Seçtiği biçim ise bulmaca yöntemidir. Aramızdaki Şey'i (1998) tümüyle diyaloglara/konuşma cümlelerine yaslayarak "oyun" türüne göz kırpar. Uyar son kitabı Güzel Yazı Defteri'nde de (2002) uyumsuzluğu, fâniliği ve iletişimsizliği bir kez daha işler. Kitap onun tüm öykü anlayışını özetleyen bir kolaj gibidir.

Tomris Uyar'ın, 1980'den sonra yazdığı öykülerde postmodern eğilimler baskındır. Postmodern tutumun temel özellikleri olan masallardan yararlanma, metinlerarası göndermeler, öykülerin yazılma serüveninin metin içinde tartışılması, anlatı içinde bir başka anlatının izinin sürülmesi, iç içe anlatılar, ucu açık sonlar, parçalılık, tamamlanmamışlık, anlatıda yazarın sürekli kendini belli etmesi, deneyci kurgu yaklaşımı bu öykülerde baskın olarak yer alır. Bütün bu öykülerden bir öykü teorisi çıkarmak mümkündür. Açıklama, çözümleme, göndermelerle oluşturulur öyküler. Kurgu, öykülerin temel sorunsalıdır. Tomris Uyar bu öykülerde tümüyle yazma serüvenini öyküleştirir.

Gündelik hayatın kuşattığı insanların arayışları, çaresizlikleri, hüzünleri onun öyküsünü yasladığı temel dayanaklardır. Öykülerinde aşkın, hüznün, coşkunun, yenilginin bin bir yüzünü açık etmeye çalışan Uyar, bütün bir öykü serüveninde hep aynı temaların peşinden koşmuştur. Bir cins olarak kadın (küçük kız/genç kız/evli kadın), aile kurumu, sosyal ve toplumsal değişim, fânilik, incelik, yüzleşme, öykülerinin belirginleşen ortak paydası olur. Tüm kitaplarında bu temaları açmaya, zenginleştirmeye çalışır.

Uyar'ın ilk öyküleri tamamen "aile içi" ilişkilere odaklanmıştır. Kadınlar ise öyküde hep öznedir. Bu öykülerde, kadınların her yaşta baskı altında oldukları vurgulanır. Küçük kızlar, genç kızlar, evli kadınlar... Küçük kızların "düş"lerini anne ve babalar anlamamakta, duygularını yok saymaktadır. Genç kızlar ise anne, baba ve ağabey baskısı altındadır. Evden dışarı bırakılmaz, özgürlükleri kısıtlanmıştır. Evli kadınlar, koca dayağı yer, kocaları tarafından aldatılırlar. Eve, bulaşığa, çamaşıra, mutfağa hapsedilirler.

"Küçük kızlar" onun özel ilgi alanıdır. Anne ve baba sevgisinden yoksun küçük kızlar, doğru dürüst çocukluklarını yaşayamamaktadır. Büyüklerin karmaşık dünyasında hep ezilirler. Bu öykülerde, çocukların gözüyle yetişkinler mahkûm edilirken, kopmuş aile ilişkilerinde çocukların parçalanmış ruhsal durumları ortaya konur.

Kimi öykülerde de toplumun ve düzenin kadına çarpık bakışı (namus cinayetleri, çalışan kadınlara bakış vb.) eleştirilir. Bu eleştirilerden bizzat kadınlar da nasiplerini alırlar. Kendi yazgılarına sahip çıkmadıkları, özgürlüklerinin peşine düşmedikleri için. Kadın eğer kocasının sevimli bir karısı olmaya kendini adamayıp kendi olabilse, sevdiği şeylerin, kalbinin, kadınlığının peşinden gidebilse mutlu olabilecektir. Ama o evde hapisliği seçmiştir. Ev artık onun için bir zindandır.

Uyar'ın öykülerindeki ortak temalardan biri de evlilik olayına ve aile kurumuna eleştirel bakıştır. O, ülkemizdeki evliliklerin "aşk"sız gerçekleştiği için, insanlara mutluluk getirmediğini düşünür. Erkekler sevdikleriyle değil, "adı dedikodulara karışmamış" iyi aile kızlarıyla evlenirler. Kadına, çocuklarını doğuran, büyüten, yemeklerini yapıp çamaşırlarını yıkayan bir meta gözüyle bakarlar. Ama bu yanlışta suçlu sadece erkekler değildir. Kadınlar da suçludur. Çünkü kadınlar da evlilik olayına çarpık bakarlar. Onlar için evlilik, güvenli bir gelecektir. Bu geleceği sunacak kocaları ararlar. Evlilikler bu beklentilerle, "aşk"sız gerçekleştiği için de, zamanla suskunlaşır, silikleşir son olarak da çekilmez bir hâle gelir.

Onun pek çok öyküsünde, yorgun ve yenik insanlar, geçmişlerine bakıp hayatlarıyla yüzleşirler. Bir iç sıkıntısı olarak yaşadıkları hayatı, orada yaptıkları yanlışları, ömürlerinin sonunda derin bir sarsılışla fark ederler. Ama her şey geride kalmıştır artık. Yapacakları hiçbir şey yoktur. Onlara sadece "katlanmak" kalmıştır.

Bütün bunları ise hep aynı görüntülerle verir Uyar: Orta yaşlarında incelik düşkünü bir kadın, penceresini açıp şehre bakmaktadır. Işıltısız, sessizce yaşanan günlerin tekdüzeliğinde, görüntülere dalıp gitmiştir. Üç gündür kesintisiz yağan yağmur, nihayet durmuştur. Bulutlar hızla dağılırken, derinlerde boz, donuk bir yağmur-sonrası-ışığı belirmiştir. Yağmurun durmasıyla birlikte sokak insanlarla dolmuştur. Kadın içinde, derinlerde bir yerde, adını koyamadığı bir iç sıkıntısı duymaktadır. Bir şeylerin bir daha geri gelmemecesine kayıp gittiğini düşünmektedir: "Yıllardır, caddelerine, ara sokaklarına, insanlarına, kedilerine, denizine, sizlerine gittikçe yabancı düştüğüm bu ihtiyar kentle birlikte çürüyor olamaz mıydım?" ("Küçük Kötülükler", Yaza Yolculuk). Ve şehrin bu boğucu görüntüsünden ev içine döner. Peki, içeride onun iç sıkıntılarını giderecek bir şey var mıdır? Hayır; biraz önce yaptığı yemek kokuları, çeşit çeşit ilaçlar, artık sararmış, hiçbir şey ifade etmeyen anılar, fotoğraflar. Artık hayatın dışına düştüğünün ayrımına varmıştır.

Tomris Uyar, hayatın geçiciliğini, insanın ölüme direnemediğini temellendirirken, fâniliği sadece insani bir olgu olarak ele alır. Nedenlerden çok sonuçları tartışır. Fânilik ne yapılırsa yapılsın kaçınılmaz bir sonuç değil, sanki "güzel yaşansaydı böyle olunmayacaktı" anlamındadır.

Tomris Uyar'ın öykülerinin büyük çoğunluğu birbirine benzer. Neredeyse hep aynı zamanları, aynı durumları, aynı duyguları anlatır. (Hep İpek ve Bakır'ı yazmıştır bir bakıma. Oradan yeni parantezler, kapılar, pencereler açıp, etrafa kısa gezintiler yaptıktan sonra tekrar aynı yere dönmüştür.) Bir yazar için bu bir zafiyet olarak görülmemelidir. Pek çok yazar, aslında aynı şeyi yapar. Kendi algı dünyasındaki birikimleri tekrar tekrar yazar. Her yazışında içindeki o en etkili olanı bulmaya, ortaya çıkarmaya çalışır. Aynı şeyin anlam katmanlarını açmaya çalışır sürekli. O düşünceleri parlatır, derinleştirir ve kalıcı yapmaya uğraşır. Ama bir yazar için tehlikeli olan, bir tekrara, çoğaltmacılığa düşmektir. Tomris Uyar bunun bilincindedir ve tüm arayışlarının arkasında bu "kaygı" yatmaktadır.

Onun öykü dünyasını simgeleyen anahtar kelimeleri; yalnızlık, deniz, pencere, çiçek, perde, güneş, içki, anne/baba/kız, sokak, sessizlik, mutfak olarak saymak mümkündür. Özellikle "içki" ve "cinsellik" onun pek çok öyküsünü izah eden sözcüklerdir. Uyar, bu öykülerde kadının geleneksel konumunu tartışır. İyi, kocaya saygılı eş, kocası ve sadakat için kendi olamayan kadın. Sadece çocuk doğurup ömür boyu eşine sadık kalan kadınlar buralarda eleştirilir. İçki ise pek çok öykünün neredeyse ana karakteridir.

Onun pek çok öyküsünde kahramanlardan biri mutlaka "yazar"dır. Bu öykülerde, sağlıksız, kalıcı olmayan, dostluk katına yükselmeyen ilişkiler, arkadaşlıklar anlatılır. Eski arkadaşlardan biri yazar olmuştur. Diğerleri ise yoldan "sapmıştır". Geçmişlerini, dostluklarını hatırlayıp "buradan" o ilişkileri yorumlarlar. Yolları nerede, nasıl ayrılmıştır? Anlatıcı, kendi yazarlık seçimini/tutumunu haklı çıkarmak için, pek de sevimli olmayan işlerle uğraşan eski dostlarını gündeme getirip onları eleştirir.

Tomris Uyar, bir ayrıntı, atmosfer öykücüsü olarak "dil"de fazla arayış içerisinde değildir. Dilde özenli, tutumludur ama dili germez. Dilin yapısına ve gramerine sadıktır. Son öyküleri tümüyle konuşma cümlelerine dayanır/yaslanır. Oysa bakış açısında ve kurguda, öyküyle fazlasıyla oynar. Onun pek çok öyküsünde "hikâye"den çok, kurgu, biçim önemlidir. Bu kurgu seçimi ise bilinçlidir ve bir arayışın sonucudur. O "bildik konuların" yeni sunumunun ancak "yeni bir biçim"le mümkün olabileceğini düşünür. Çünkü ona göre bu konuların (aşk, ölüm vb.) klasik anlamda en güzelleri/mükemmelleri zaten yazılmıştır. Artık o konulara dönülecekse bu ancak yeni bir "biçimsel sunuş"la olmalıdır. Bu yüzden de kurgusal yeniliklere, biçimsel arayışlara yönelir. Uyar, kelimenin tam anlamıyla "üslup tutkunu" bir öykücüdür. Hemen her kitabında bir üslup arayışı içerisindedir. Postmodern yaklaşımlar, gerçeküstücülük, fantastik öyküler, bilinç akışı, iç monolog, sembolik anlatım, soyutlama denediği anlatım çeşitlerinden bazılarıdır. Bu yüzden Uyar, yazarken öyküyle "savaşıyor" gibidir. Hem "açık" etmemek hem de "anlatmak" zorunda olmanın kaçınılmaz çatışmasını yaşar. Anlaşılır olmaktan çekinir gibi bir hâli vardır. Bu da elbette orijinallik arayışının bir sonucudur.

Onun yenilik arayışları muhtevada değil, teknik işçiliktedir. Bu arayışlar kimi öykülerin anlatım imkânını zenginleştirip derinleştirirken bazen de öykünün boşlukta kalması sonucunu doğurur. Aşırı titizlik ve teknik işçilik, coşku ve duygu aktarımını örter ve ortaya biçimsel bir deneme çıkar. Geride duygu değil yazı ve işçilik kalır. Bu yüzden onun öykülerinin "anlatılan" bir şey değil, "yazılan" bir şey olduğunu net bir şekilde görürüz. Bir "yazar" arka planda sürekli kendini hissettirir. Yazar "bakın yazıyorum," der sürekli ve öyküyü, okurla birlikte kurgular. Bu tutumun kuşkusuz postmodern eğilimin bir yansıması olduğu da açıktır.

Aslında onun öyküleri "aynaya bakan bir kadın görüntüsü" kadar basit bir konuya yaslanır. Ama ayna kırıktır ve sırları da dökülmüştür. Öykü, kadının bu ayna parçalarına yansıyışından ve dökülmüş sırların yansıttığı fluluktan kurulur. Onun öykülerinin kendini kolay ele vermeyişi, giriftliği bundandır. Bütün iş okurun düş gücüne ve bütünleştirme yeteneğine bağlıdır. Biz o parçalanmış görüntülerden kadının portresini çıkarmaya çalışırız, yazar da o parçalardan bir sonuca ulaşmaya...

O, peşinde olduğu büyük ustalar (Çehov, Woolf) gibi küçük ayrıntılardan, büyük, kalıcı sonuçlar üretmeye çalışır. Okur, öykünün daha ilk cümlelerinde sıradan bir metinle karşı karşıya olduğunu sanır. Olayda olağanüstü bir yan yoktur. Okur bu sıradan olaya kendini kaptırır ve öykü biter. Eğer bu süreçte gerekli dikkat ve özeni göstermemişse bir hayal kırıklığı kaçınılmazdır. Çünkü yazarın kurgusal yaklaşımı okurun kendine "çeki düzen" vermesini zorunlu kılar. O ayna parçalarından yansımaları dikkatle bir araya getirmek durumundadır. Okur için en önemli ipuçları son cümleye "gizlenir". Uyar, küçük ayrıntılarla, göndermelerle bir ânın gizemini (hayatı özetleyen o gizi) son cümlelerden birine yerleştirir. Ama bu cümlenin de diğer cümlelerden hiçbir farkı yoktur. Yine sıradan hatta çoğu kez bir konuşma cümlesi, diyalogdur. Okur eğer o baştaki dikkat ve özeni göstermişse bu cümle yerli yerine oturur ve aydınlanma gerçekleşir.

Tomris Uyar, öykülerinde mekân ve çevreyi, kahramanların ruh durumunu temsil eden önemli bir araç/imkân olarak kullanır. Bunun en güzel örneklerinden biri "Dizboyu Papatyalar"dır. Uyar, bürokratik ve tepeden inme anlayışlarla özgürlükleri kısıtlanan bir sanatçının hayatını anlattığı öyküde, fiziki ortam ve kahraman bütünleşmesini ilginç bir şekilde örnekler. Bu şehrin ne insanlarının ne de yapısının sanatçı üretemeyeceği, aksine körleştireceği, çarpıcı gözlem ve ayrıntılarla verilir: "Başkentin çalışan kadınları ne kadar aykırıdır gün ışığına! Hele iktisadî bağımsızlığı sevgisizlikle, bencillikle karıştıranlar... Bin güçlükle sararttıkları saçları çabucak parlaklığını yitirir, gözaltı torbaları. Özellikle kırk yaşından sonra, 'Bir sosisli, bir ayran lütfen!' diyerek kasaya ellerini uzatırlarken büsbütün tizleşir sesleri. (...) Gün ışığından kaçmaya başlarlar. Ne var ki Piknik'in girişinde arkadan vuran ışık, hemen ele verir onları" ("Dizboyu Papatyalar"). Başka bir yer de kenti şöyle tanımlar: "Bu kent kasketini fırlatmaz havaya. Bir kere olsun fırlatmayacak! Çünkü kendiliğinden oluşmuş bir kentin doğal eğilimleri, halkının içgüdüsünü yansıtan, hemen kestirilebilen akla yakın yokuşları, çıkmaz sokakları yoktur burada. Burada her şey insan elinden çıkmıştır. İnsan zoruyla." Sanatçı kahramanımız bu kentte nefes alamaz, boğulur.

Tomris Uyar'ın öykülerinde kullandığı önemli bir anlatım imkânı da "ironi"dir. Uyar, hayatı yorumlamada, gerçeği aktarmada ironik anlatımın ne denli etkili olduğunun çarpıcı örneklerini verir. Evlenmemiş, yalnızlığı seçmiş, genel anlayışa uymayan kadınlara olumsuz bakış şu cümlelerde, aynı mantıkla mahkûm edilir: "Ayrıca her gün, gazetelerde yalnız yaşayan kadınların başlarına neler geldiğini okuyoruz. Kurallara uymamanın bedelini ödüyor zavallılar. Yine de insanlık gereği, onlara acıyoruz, onlar adına hicap duyuyoruz. Oysa evlerinde uslu uslu otursalar, başlarına hiçbir şey gelmeyecek. Benim geliyor mu?" ("Dondurma", Sekizinci Günah) Komşuların insan yalnızlığını gideremeyeceğini ise şöyle ironize eder: "Yine de komşuluk iyidir, kim ne derse desin. Limon kalmadığında, telefon kesildiğinde, evdeki biri öldüğünde falan, çalınacak bir kapı" ("Kişisel Sorgulamalar", Sekizinci Günah). Çarpıcı bir ironi de Yürekteki Bukağı'dan: "Dilenciler, tertemiz kaldırımlara çökmüş, boylarına göre küçültülmüş lâternalar çalıyorlar. Yamaları pırıl pırıl. Kılıksızlık, dağınıklık yok. İlâç bol, çimento bol, çocuklar evlerine dedikleri saatte dönüyorlar, durup dururken ölmüyorlar, saçmalamıyorlar..." ("Akan Sularla", Yürekte Bukağı)

Tomris Uyar'ın duyarlılıkları ile ideolojik tutumu arasında kimi kararsızlıklar gözlenir. Yer yer yaşanan toplumsal/sosyal olaylara tanıklık öykülerde yerini alır. Özellikle 80 öncesi öykülerinde bildik ideolojik göndermelerde bulunur. Göçmenleri, yoksulları anlatıp, sınıfsal çelişkileri açık etmeye çalışır. Bu öykülerde, bulunduğu ideolojik katman nedeniyle burjuvaziyi eleştirir. Ancak tüm içtenliğine karşın, öykülerde bir oturmamışlık gözlenir. Çünkü yazar/anlatıcı, yoksulların yanında yer almak istemesine rağmen, burjuvazisinin "yüksek, incelmiş duyarlıkları" onu cezbeder, büyüler. Burjuvaziye "yazar bakışı"ndaki hayranlık/saygı, öykü boyunca hep kendini hissettirir. Bu nedenle onun ideolojik seçimlerinin yer aldığı öyküleri, yer yer sıkıntılıdır. Uyar, küçük burjuva duyarlılıklarını, onların bireysel dünyaları anlattığı öykülerde ise âdeta kendini bulur, anlatımla içselleşir ve öykü akar gider. Dikkatli okur, metnin geri planındaki bu amaç-duyarlık "çelişki"sini kolayca fark eder. Öyle ki Uyar, burjuvazinin en olumsuz tiplerini bile ele alsa, satır aralarında bu çelişkiyi gizleyemez.

Onun öyküleriyle yakınlık/akrabalık kuracağımız yazarların başında Virginia Woolf, Franz Kafka, Katherine Mansfield, Truman Capote ve Anton Çehov gelir. Ama bunlardan özellikle Virginia Woolf'un onun sanatında farklı bir yeri vardır. Hatta Uyar sanat yaşamında hep Woolf'un peşinden gitmiştir, diyebiliriz. O pek çok yazarın aksine bu "gönül borcunu" ifade etmekten çekinmez: "Yığınla hikâyemi elimden almış, bir o kadarına da kaynaklık etmiş bir çeviriyi gözden geçiriyorum, yayına hazırlıyorum sonunda. Virginia Woolf'un Mrs. Dalloway'ı bu roman." Özellikle gözlem gücü, kurgu yetkinliği ve sanatçı duruşu Woolf'tan tevarüs etmiştir. Elbette her şeyden önce de kadınsal duyarlık. Ne var ki kimi zaman bu etkinin abartılı bir aynılığa tekabül ettiğini de belirtmek gerek. İşte tam buralarda Uyar, okurda bir "yabancı yazar" okuyor hissini uyandırır. İstanbul'da Dalgalar'ın o unutulmaz kahramanları Percival'i, Bernard'ı, Neville'yi, Jinny'i, Susan'ı, Rhoda ve Louis'i arar. Bu yüzden kimi öyküleri tercüme/adaptasyon kokar. Anlattığı bu tipleri çevremizde bulmakta, zihnimizde canlandırmakta zorlanırız. Ama Uyar bize döndüğünde ise inandırıcı kahramanlar, kalıcı tipler üretir. "Çiçek Dirilticileri"ndeki Şükriye, "Metal Yorgunluğu"ndaki Hesap Uzmanı Ferdi Bey ve "Emekli Albay Halit Akçam'ın İki Günü"ndeki Halit Bey, bunun en iyi örnekleridir.

Sonuç olarak Tomris Uyar, atmosfer-kurgu-gözlem ustalığı ve belki bütün bunlardan da önemlisi, oluşturduğu kendine has öykü evreniyle Türk öykücülüğünde yarınlara kalabilecek önemli bir imzadır.

(Necip Tosun, Öykümüzün Kırk Kapısı, Dedalus Yayınları, s. 351)



Yayın Tarihi : 4.7.2020

 
         
Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 237