Necip Tosun ::: NURETTİN TOPÇU: FİLOZOF, HOCA, SANAT KURAMCISI / NECİP TOSUN         
Necip Tosun
İnceleme/Eleştiri 
 
 NURETTİN TOPÇU: FİLOZOF, HOCA, SANAT KURAMCISI / NECİP TOSUN


Nurettin Topçu (1909-1975) son yıllarda ülkemizde yetişmiş donanımlı düşünce adamlarından biridir. Bergson'un "sezgicilik", M. Blondel'in "hareket" felsefesini, Anadolu-İslâm tasavvufu anlayışıyla birleştirip bir ahlâk felsefesi sistemi oluşturan Topçu, hayatı boyunca aktif, üretken bir düşünce adamı profili sergilemiştir. Sanattan ahlaka, iktisattan dine çok geniş bir alanda coşkulu görüşler dile getirmiştir. Kültürel benlik kaybı, toplumsal ve ahlaki yozlaşma/bozulma etrafında gelişen düşüncelerini, "örnek insan", "örnek toplum" modelleriyle sistemleştirmeye çalışmıştır. Batı felsefesini çok iyi tanıması, Doğu anlayışını teorik ve pratik anlamda sağlıklı bir yere oturtması sonucunu doğurmuştur. O, medeniyetimizin, birikimimizin, kültürümüzün günümüz dilinde izahına girişmiş, hürriyet, irade, varlık, ruh/beden, aşk, mistisizm, tasavvuf, milliyetçilik gibi temel kavramları yeniden yorumlamıştır. Dini bir "hayat kaynağı" olarak temellendirirken, dinin önündeki en önemli engeli cahil, softa din adamları olarak görmüştür. Nurettin Topçu, hep bir ideal toplum rüyası görmüş, Anadolu insanını diriltmeye çalışmış, yeni bir hayat teklif etmiş, Anadolu insanını mazisiyle buluşturmayı hedeflemiştir.

Hareket, Nurettin Topçu'nun felsefî temellerini oluşturduğu bir projenin, toplumsal, siyasal, ahlaki görüşlerinin ortak adıdır. Bu düşüncelerini ise ağılıklı olarak Hareket dergisi içinde gerçekleştirmiştir. Bu anlamda Necip Fazıl için Büyük Doğu, Sezai Karakoç için Diriliş, Nuri Pakdil İçin Edebiyat ne ise Nurettin Topçu için Hareket o'dur. Türk sanat ve düşünce dünyasına önemli katkıları olmuş Hareket dergisi, 1939 Şubatı'nda yayın hayatına başlamış, aralıklarla çıktığı 1982 yılına kadar toplam 187 sayı yayımlanmıştır.

Hareket, bu uzun zaman dilimine yayılan yayın sürecinde tam bir "okul" görevi üstlenir. Tarık Buğra'dan Mehmet Kaplan'a, Ahmet Kabaklı'dan D. Mehmet Doğan'a kadar pek çok yazarın yer aldığı bir dergi olur. Dergi çevresinde bulunan yazarların kitapları ise Hareket Yayınları'ndan çıkar. Hareket Yayınları toplam altmış yedi kitap çıkarmıştır. Hareket, bu dönem içerisinde oldukça seviyeli, kalıcı bir kültür ve düşünce üretme çabası içinde olmuş, Türk düşünce ve sanat dünyasına çok sayıda nitelikli yazar, sanatçı kazandırmıştır. Önceleri daha çok düşünce-felsefe yazılarının ağırlıklı olduğu dergide, son dönemlerde edebiyat ve inceleme yazıları daha sık görülür. Ne var ki Hareket, bütün bu önemli niteliklerine karşın, çok geniş bir kesim tarafından izlenen, desteklenen bir akım olmamış, daha sınırlı ama düzeyli, verimli, derinden akan bir "görüş" olarak düşünce ve kültür dünyamızda yerini almıştır. Özellikle Dergâh Yayınları'nın kitaplarını toplu olarak basması ve 2000'lerden sonra iktidara gelen muhafazakâr siyasi hareket ile yeniden gündeme gelmiş, çeşitli etkinliklerle anılmış, yeniden ülkemiz kültür ve düşünce alanında dolaşıma sokulmuştur.

Nurettin Topçu siyasi, iktisadi, ahlaki, dinî düşüncelerini derli toplu izah etmiş aydınlarımızdan biridir. Demokrasi, tasavvuf, milliyetçilik, Anadolu sosyalizmi, hürriyet, irade, varlık, aşk, mistisizm konuları etrafında bir düşünce dünyası kurmuştur. Tüm eserlerinde, kapitalizmi, körü körüne Batıcılığı, özden uzaklaşmayı eleştiren Topçu, her alanda yerli düşünceyi savunur. Hürmet, merhamet, ahlak, hizmet kavramlarıyla bir düşünce dünyası oluşturma peşinde olmuş, insanların bir dava yüklenmeleri gerektiğini bunun için de bir kapasiteye ulaşmalarını idealize etmiştir. Özellikle tüm düşüncelerinde ahlakı öne çıkarması en dikkate değer özelliği olmuştur. Bu yüzden de hep bir "isyan ahlakçısı" olarak anılmıştır. Ona göre insan bir sorumluluk almalıdır. Yaşamak için değil, yaşatmak için, aşk için, adalet için, merhamet için çalışmalıdır. İdeal insan tarih ve toprak şuuru içinde hareket etmeli hayatını ona göre düzenlemelidir. Anadolu coğrafyasının bin yıllık İslam anlayışı temel hareket noktası olmalıdır.

Nurettin Topçu'nun biyografisini, milliyetçi, muhafazakâr, Anadolucu, İslamcı, sosyalist kavramları altında oluşturmak mümkündür. Topçu bu kavramlara bazen kendine has yorumlarıyla da yeni boyutlar katmıştır. Felsefeyi ve kültürü önemseyen Topçu, Selçuklu-Osmanlı kaynaklı bir düşünce ekseni oluşturmuştur. Bir devlet, millet, insan inşası teklifiyle coşkulu, derinlikli yazılarında ahlak kavramını sürekli yücelterek kurtarıcı daveti oluşturmaya çalışmıştır. Mevcut Turancılığa, ırkçılığa yaslanan milliyetçiliğe; toprağı, kültürü, yerli unsurları reddeden İslamcılığa eleştiriler getirmiştir.

Teşhislerinde oldukça isabetli davranan Topçu, çözüm önerilerinde ve ütopyalarında tartışmalı bir konumdadır. Faşizme, demokrasiye bakışı ve özellikle Anadolu sosyalizmi yaklaşımları geniş yankılar uyandırmıştır. Onun yaklaşımına göre millî bir iktisadi anlayışa ulaşmak gerekir. Halkımız toprağın, mülkiyetin, devletin sahibi olmalıdır. Teklif ettiği sosyalizm anlayışı tam da budur: Halkın her şeye sahip olması, kapitalist sömürünün önüne geçilmesi. "Müslüman Anadolu Sosyalizmi", "Anadolu Sosyalizmi", "Ruhçu Anadolu Sosyalizmi" kavramlarının içinde, adalet, ahlak, eşitlik arayışını kavramlaştırmaya çalışırken, aslında bu kavramların içindeki düşüncelerle hem komünizmi hem siyonizmi hem de masonluğu alt edecek fikirler ileri sürmesine karşın bu tutumu muhafazakâr-dindar çevrelerin kendisinden uzaklaşması sonucunu doğurmuştur. İslam ile sosyalizmi yan yana anması bu kitlelerce görmezlikten gelinmesine yol açmıştır. Yazılarında "Müslüman Anadolu sosyalizmi demek, İslam'ın ruh ve ahlakına sahip olacak Anadolu'nun insanını ve büyük hayat kuvvetlerini ferdi menfaatlerle ihtiraslarının sınırları dışına çıkarılıp bir ilahi bölgede, tam iktidarı ile sağlam iradenin disiplini altına, millet selameti yolunda toplulukla seferber etmek demektir. Komünizmi bertaraf edecek ve Siyonizm'i toprağa gömecek tek kuvvet budur; öbür adı da milliyetçiliktir" diyerek çıkışını İslam'a yaslamasına karşın bir karşılık bulamaz. Zaman zaman elitist ve otoriter bakışına eleştiriler yöneltilir.

Nurettin Topçu, her durumda kendini bir kurtuluş ideoloğu olarak görmüş, yazılarını bu üslup ve bakışa dayandırmıştır. Kültür, medeniyet, din konusundaki oldukça değerli, nitelikli, derin düşünceleri sadece entelektüel-okur-yazar kesimde sınırlı bir ilgi görmüş, ülke çapında bir yaygınlık kazanamamıştır. Bunun en büyük nedeni, siyasete ilişkin mesafesi yanında çoğunluğu muhafazakâr olan çevresine, okurlarına sosyalizm yaklaşımını kabul ettirememesi olmuştur.

Onun belirgin görüşlerinden biri Anadoluculuktur. O, Anadolu'ya, onun bütün birikimlerine, güzelliklerine, yaşattıklarına sonuna kadar bağlı ve sarsılmaz bir muhabbet içindedir. Oradaki insan-tabiat-Allah ilişkisini ve fıtri yaşama uygun, bozulmamış, saf yaşamı yazılarında sürekli idealize etmiştir. Kentin, tabiatı ve fıtratı inkâr eden yaşantısını yererken köyde toprakla iç içe yaşanan saf, temiz yaşantıyı yüceltmiştir.

Nurettin Topçu'da öne çıkan bir başka temel görüş "ticaret"e ve "siyaset"e olumsuz bakıştır. Onun yazılarında, günümüzde haram ve helâl ayrımının artık ortadan kalktığı, toplumsal yaşamdan bu düşüncelerin çekildiği vurgulanır. Ona göre ticaret, "bir elden alıp öbürüne vermek sihirbazlığıdır." Günümüzde, "ticaret hayatı vicdansız ve mesuliyetsizdir." Bu yüzden, "Sermaye sahiplerinin ayakları altında ezilen, yalnız amele değil, belki bütün bir cemiyet ve bütün hayattır." Artık ticaret kirli bir oyundan ibarettir: "Nihayet yeni ticaret tarzı haysiyetli insanı hilekâr yaptı. Bu gün büyük ticaret, alelâde bir teşhir ve anlaşma münasebetinden bambaşka bir şeydir; o belki karmaşık bir siyaset oyunudur."

Topçu'ya göre siyaset ise "fitne ve nifak zehiri", "çukur", "çürümüş ahlak gayyâsı"dır. Partiler, "kardeşi kardeşe düşüren" bir araçtır. "Bugünün siyaset meydanında boğazlanan birliktir. Partiler adına birbirine söğmek, pusu kurmak, ihanet ve iftira, bugünkü siyasetin meşrû vasıtalarıdır." Particilik, ikbâl ticaretini hüner ve meslek yapmıştır. Siyaset, vatandaşlık ahlakının çürütülmesi demektir. Yani, "Bizim zaafımız, siyasetimizi doğurmuştur." Topçu, siyaset-ticaret ve sözde dindarlığın birlikte hareket ettiğini düşünür: "Hatta dindarlık bile bir nevi siyasete döndü ve ticaretle kaynaştı. Siyaset, ticaret ve şekilde dindarlıktan ibaret bu üçüzlü saltanat pek çoklarımızın mabudu haline geldi. Bugün ticaret bir siyasettir, aldatarak ve servet bombasıyla yıkarak muvaffak olma siyaseti. Hak olan ticaret uzak bir maziye gömülmüştür. Siyaset ise muvaffak olmak için ticaretin peşini bırakmamakta ve servet sahiplerinin emellerine hizmetkâr olmaktadır." (Yarınki Türkiye, s. 199).

Teknoloji karşıtlığı ve modernizm eleştirisi de Topçu'nun önemli görüşlerindendir. İnsanlık, teknolojiyi sadece ihtiyaçları için kullanmalı onu ihtiraslarının aracı yapmamalıdır. Teknoloji, inancın, kültürün emrinde olmalıdır: "Fabrika birçoklarını topraktan uzaklaştırdı. Anamız tabiatın unutulduğu yerde kalbin sesi makine çığlıklarıyla susturuldu. Hayatta başarı zaruretleri ağır basınca vicdanın sesi duyulmaz oldu. Makinenin esiri olduğunu hisseden, bu inanca ulaşan insan hayata ve başkalarına karşı affetmeyen kinle yüklendi." (Ahlak Nizamı, s. 123).

Sanat ve Edebiyat Poetikası

Nurettin Topçu ağırlıklı olarak bir düşünce adamı kimliği ile tanınsa da Reha adlı bir romanı Taşralı adlı bir hikâye kitabı olan, bu eserler yanında edebiyat ve sanat alanında da nitelikli görüşler ileri süren bir yazardır. Doğu ve Batı edebiyatını iyi tanıması bir kültür adamı olarak derinlikli görüşler ileri sürmesini doğurmuştur. Nurettin Topçu özellikle Var Olmak'ta sanat-edebiyat eserinin doğasına bakar. Büyük edebiyat eserlerini doğuran nedenleri, onların içinde yatan ortak özellikleri tartışır. Büyük edebiyat eserlerini "aşk", "merhamet", "dostluk" ve "ızdırap" kavramları etrafında inceler. Topçu bir yazısında şöyle der: "Üç türlü davranış kaba ve sahtedir: Kendini belli eden sanat, nümayişçi ahlak, kendine güvenen dindarlık." Kuşkusuz "kendini belli eden sanat"tan kastı didaktik, kaba mesaja yaslı eserlerdir.

Topçu'ya göre öncelikle büyük sanat-edebiyat eserlerinin merkezinde "aşk" yatar, onlar aşkı canlandırır, yaşatırlar. Sevmeyen insan, her zaman canavarlığını yapabilen zâlim bir varlıktır. Aşkı olmayan varlığa düşmandır. Dünyamızı huzursuz, hayatı çekilmez yapanlar bu insanlardır. Büyük eserler ise her zaman aşkı yeşerten eserlerdir: "Büyük eser, konu ister övmek ister yermek olsun içinde aşkı yeşertebilen eserdir: Hayat aşkını, tabiat aşkını ve hepsinde insan aşkını... Niçin ikisi de haksızlıkları, hoyratlıkları anlatan iki eserden İnce Memed soğuk ve ölüdür de Karamazov Kardeşler sıcak ve canlıdır. Çünkü bu sonuncuda ebedîliğe susamış bir kalp çarpmaktadır." (Var Olmak, s. 50). Bir yerde aşk yoksa orda düşman görünür diyen Topçu, bir eserde aşk güneşi hiç sönmemelidir, Mevlânâ'dan bize kalan sönmeyen bir aşk güneşidir yorumunda bulunur.

Diğer yandan Topçu'ya göre büyük edebiyat eserleri "merhamet" teklif eder. Merhamet, bütün âleme yaygın ilahi bir cevherdir. O sevginin kaynağıdır. Sevgi ise kuvvetin, insanı gerçekten yaşatan bütün kuvvetlerin kaynağıdır. Bütün hareketlerimiz, bütün düşüncelerimiz sonsuz merhamet denizinden çıkıp bir kuvvet haline geçmek isteyen iradenin hareketlerindendir. Gönüller arasındaki büyük uçurumlar sadece merhametsizlikten oluşur. Kudretin yoksa acıyamazsın, zira o en büyük kudrettir: "Beethoven'in senfonisinde kuvvet haykırıyor, Zola'nın gözyaşları arasında yaşattığı dünyası, kuvvet taşıyor. Mevlâna dünyamızın üstünde bir kuvvettir. Yunus bütün gönüllerin fâtihi olan semavî kuvvettir. Ve hepsinde Beethoven'de, Zola'da, Mevlâna'da, Yunus'ta barınan kuvvetlerin hepsi aynı kaynaktan, merhametin dünyalar ve ruhlar yaratıcı olan kaynağından fışkırmış insanüstü kuvvetlerdir." (Var Olmak, s. 65). Büyük eserlerin tümü merhametten yapılırlar.

Büyük edebiyat eserleri aynı zamanda "dostluk" teklif eder, onunu kapısını aralar, yolunu gösterirler. Sanat ve edebiyatın kaynaklarından biri de bu dost arayışlarıdır. Dostluk, ruhun derinliklerinden gelen bir müjde ve ilham gibidir. Büyük sanatçılar, edebiyatçılar, şairler eserleriyle büyük dostlukları arar, ikinci yarılarını oluşturmak isterler. Onların eserleri dost arayışlarının feryatlarıdır: "Dostlukta sanki bir ruh ikiye bölünüp kendi yarımının karşısına geçiyor. Büyük insan ruhu dostlukta bulunan ve dost arayan bir ruhtur. Hiç kimseyi sevmeyenlerin ruhunun varlığından şüphe edildiği gibi, herkesi aynı halde sevenlerin samimiyetinden şüphe edilir. Yalnız sevdiği varlıkta kendi yarımını arayanlar samimi ve büyük ruhlardır. Mikelanj bütün ömrünce sanki çilesini doldurur gibi, varlığını tüketircesine çalışıp meydana getirdiği eserle aradığı dosta varlık vermek istiyordu; kendi varlığını dost varlığa aktarmak istiyordu. Russo, hep sefaletlerle dolu hayatının bütün buhranları ile isyanları arasında bir dost aradı. Beethoven'in senfonileri, mutlaka açılması için sonsuzdaki dost kapısını sarsan feryatlardır." (Var Olmak, s. 73). Büyük sanatçılar-edebiyatçılar hayatta bulamadıkları dostlukları eserleriyle yaratmaya çalışırlar.

Nurettin Topçu sanat ve edebiyat eserlerinin kaynağını ağırlıklı olarak "ızdırap" olarak tespit eder. Topçu'ya göre ızdırap, insanda kalbin varlığına ilk alâmettir ve onu dost gibi karşılaması kalbin şaheseridir. Kolaylıkla ve bollukla elde edilen hazlar, önce şuuru oluşturur, sonra kalbi harap eder. Oysa düşüncenin azameti ile iradenin sonsuzluğa götüren gücünü ızdırap hazırlar. Her zevkin sonu elem olur. Izdırap çekerek insan kendini tanır, büyür, gelişir. Derinlerdeki gerçek benliğimize kavuşuruz. Bu nedenle ızdırap insan hayatının en önemli olayıdır. Izdırap her durumda yaratıcı bir güç olarak insanı geliştirir: "İnsanlığın büyük hareketlerini yaratan ızdıraptır. Dinler ve sanatlar, tarihin kaydettiği parlak medeniyetler ızdırabın şaheserleridir. Peygamberler ümmetlerinin ızdırabını yüklenerek kurtuluş vaadini Allah'tan getiren büyük muztariplerdir. Büyük sanatkârlar da dünyamızın bahtiyarları değildirler. Yunus'tan Âkif'e Fuzulî'den Dostoyevski'ye kadar bu insanüstü kafilenin sahip olduğu büyük ve âdeta ilâhî imtiyaz, onların büyük ızdıraplarıdır. Izdırap, hepsinin yaratıcılıklarının dokunulmaz berâtıdır sanki." (Var Olmak, s. 77). Izdırıptan kaçmayıp bu yolda yürüyen Yunus din velisi, Fuzulî aşkın kahramanı, Namık Kemâl ve Mehmet Âkif millet velisi olmuşlardır. Hırslarımızı, hasetlerimizi ancak ızdırap tedavi edebilir. O bizim ahlâk hocamızdır. Kahramanca karşılanan ızdıraplar büyük sanatçılarda eser olarak ortaya çıkar. Mutluluğa yönelen sanatkâr kaybeder ızdıraptan kaçınmayan sanatçı kazanır.

Edebiyatımızın merkezinde "halkçılığın" olması gerektiğini düşünen Nurettin Topçu, Batı'da olduğu gibi bir ülkemizde de Rönesans'ın gerekli olduğunu ve bunun gerçekleşmediğini belirtir. Mevlânâ, Fuzûlî, Yunus gibi eşsiz deha şahsiyetler Rönesans yapmak istemişler ama açtıkları çığırın takipçisi olmamışlardır. Divan edebiyatının bütün bir edebiyatımızı temsil etmediğini düşünen Topçu, gerek edebiyatta gerekse müzikte halkiyattan (folklor) hareket edilmesi gerektiğini düşünür. Divan edebiyatının çerçevesi dışında kalan Fuzûlî'den Âkif'e kadar, Yunus'lardan, Mevlânâ'lardan hayat alarak, Kur'andan gelen ilhamın ışıklarıyla dopdolu bu halk sanatının ruhundan fışkıran romantizmimizi yapmamız gerektiğini ileri sürer: "Bir psikolojik roman ve realist hikâye sanatını Anadolu'nun muztarip ruhundan çıkaramazsak ortaya koyacağımız sanat sadece kopyadan ibaret kalır." (Yarınki Türkiye, s. 102). Divan edebiyatını acem etkisinde görerek benimsemez. Diğer benzer akımlar da halkın duygu ve düşüncelerini aktarmaktan uzaktır: "Hâmid, yabancı elçiliklerin koridorlarındaki güzel ve tarihî eserlerin sergisini yaşattı. Fikret'le Halid Ziya ve diğerleri Servet-i Fünûncular, Türk sahnesinde aşk piyesleri oynayan Ermeni kızlarını andırıyorlardı. Anglo-Sakson ve Rus romancılarının yaptığı psikolojik realizm, birçokları tarafından taklit edildikçe ruhsuzlaşıyor. Bizim realitemiz gibi, bizim psikolojimiz de bize göredir. Millî edebiyat örneklerini düşündürmek için misâl verelim. Hâmid Afrika ile Asya'da mevzularını aramayıp da, Malazgirt'te, Antakya muhasarasında, Ankara meydan muharebesinde veya Niğbolu'da arasaydı, eserleri millî olurdu, hem de edebî olurdu. Bizim Kur'an'dan alacağımız metafizik ve idealist ilhâmla Anadolu folklorunun bahçelerinden toplayacağımız realite demetleri birleşerek edebî rönesansımızın kapısını açacaktır." (Yarınki Türkiye, s. 102).

Topçu, sanat edebiyatımızın temel problemlerinden birinin de "felsefe" yokluğu olduğunu düşünür. Anadolu'nun bin yıllık tarihinin muzdarip macerası içinde felsefesinin bütün unsurlarını ortaya koymasına rağmen, kendi felsefesini yapacak çocukların çıkmadığını belirtir. Duygulu, iradeli, kendi felsefesinin ifadesini yapacak edebiyatçıların yokluğuna işaret eder. Anadolu'nun kendi Dostoyevski'sini bulamadığını belirten Topçu bu dilsizliği şöyle örnekler: "Görüyoruz ki perişan bir millet idealini yaşatan rüyanın kahramanı bizden değil, Karamazof Kardeşler'dendir. İnsanı Allah'a en çok yaklaştıran âlemşümul merhamet iradesine örnek diye Dostoyevski'nin Hristiyan kalbine uzanış mazur görülsün. Hangi hayat sanatkârımız veya ıstırap şairimiz, hatta millî sefalet destanlarımızı dolduran hangi kalem Anadolu'nun talihini, sefaletlerin miracı olan ruhunu böyle anlatabilmiştir. Veya anlatmak istemiştir?" (Yarınki Türkiye, s. 65) Sorunun cevabını da şöyle verir: "Çünkü felsefemiz yok." Felsefemiz, tekâmülcü, ruhçu, sosyalist ve idealist temeller üzerine inşa edilmelidir. Müslüman Anadolu'nun yanık toprağı üzerinde yaşayıp da ruh yapımıza İslam'ın dışında temel aramak normal bir düşünce değildir. Ülkemiz edebiyatındaki temel sorunun bu olduğunu düşünür. Bu nedenle de Anadolu'nun Dostoyevski ayarında bir sanatkârını bulamadığını belirtir.

Millî kültürü tüm yazılarında önemseyen Nurettin Topçu onu Türk sanat ve edebiyatının merkezine almak gerektiğini temellendirir. Ona göre Türk düşünce, sanat ve edebiyatının temel sorunu taklittir. Millî kültürden sıyrılarak Batı'yı taklit tam bir çıkmazdır. Avrupa milletleri ayrı ayrı kendi sanat anlayışlarını yaratmasına rağmen bizim sadece onları taklit etmemizi eleştirir. Oysa kültür, bir toplumun kendi tarihi içinde meydana getirdiği değer hükümleri olan ilim, sanat, ahlak ve dine ait değerlerin bir bütünüdür. Bu değerler alanında, aynı medeniyete giren milletler bile başkalıklar taşır: "Biliyoruz ki Beethoven'in sonsuzluktan dünyamıza çevrilen çılgın romantizmi İtalya'da doğamazdı. Shakespeare'in şüphesi Goethe'nin kalbinde barınamazdı. William James'in insancıl çehresini, dengeli karakterini Hugo'nun taşkın aşkında aramayınız. İkisi de aynı realitenin, aynı insan ruhunun sadık ve âsil tercümanları olan Balzac'la Dostoyevski, Allah'ın aynı kulları değildirler. Bunlar, başka dünyaların ulvî ruhlarıdır. Başka başka milletlerin çocuklarıdır." (Yarınki Türkiye, s. 154). Dolayısıyla bu topraklarda yazan, üreten sanatçılar da bu toprakların yankısı olmalıdır: "Flaubert, Madam Bovary'i yazarak Fransız ruhunu gelecek asra da miras kalabilecek sefaleti canlandırır. Halit Ziya Uşaklıgil Aşk-ı Memnu'sunda bu eseri kopya etmek ister; elinde bir iskelet, bir kelime yığını, cansız bir şişirme kalır. Bu da taklidin cezasıdır." Kendi kültürünü küçümseyen, başka milletlerin tecrübelerini taklit eden eser başarılı olamaz. İlim, sanat gibi kültür çalışmalarının yaslandığı yer bulundukları toprak, medeniyet, kültür olmalıdır.

Nurettin Topçu tam da burada "Bir millet kendi kültürünü yaparken kendi kültürü dışındaki birikimlere kapalı mı olacak?" sorusunu sorduktan sonra buna "hayır" diye cevap verir: "Kendi mâzimizin, kendi kaynaklarımızın mahsulü olan kültürü, garbın ve bütün insanlığın eseri olan metotlarla yoğuracağız. Buğdayı kendi tarlamızda yetiştireceğiz. Bu eser bizim olacaktır. Garbın değerini takdir ettiğimiz metotlarını kullanarak onunla kendi ilim zihniyetimizi meydana getireceğiz." Bu anlamda teknik/biçim konusunda evrensel ilkelere uyulmasını önerir.

Nurettin Topçu, edebiyatta, sanatta, körü körüne bir Batı düşmanlığına karşı çıkar ve edebiyatçıların nasıl bir tutum takınması gerektiğini iki aşamada izah eder: "Sanatkârımız için yapılacak iki iş var: Bunlardan biri, her sanatkârın kendi sanat alanında, hattâ diğer sanatlarda garbın ve bütün insanlığın büyük hareketlerine yaklaşmak, onları ruhiyle ve tekniğiyle tanımaya çalışmak, onları öğrenmek için ömrünü harcamaktan çekinmemek. İkinci iş, âşinası olduğu bütün renk ve ses çarpışmaları arasında kalan ruhunun selâmetini aramak olacaktır. Sanatkârın ruhunun selâmeti, kendi kendini bir nevi eserde yaratmasıyla ulaştığı haldir. Bu benliğin bir millet hayatı ve tarihi içerisinde inkişaf eden sevinci, korkusu, ümitleri, aşkı, duası ve zaferleri vardır." (Yarınki Türkiye, s. 160). Bu anlamda bir edebiyatçının Batı'nın ve insanlığın bütün birikimlerini okumasını, değerlendirilmesini şart koşar. Topçu, ülkemizdeki temel problemin ikinci tutumda yaşandığını düşünür. Edebiyatçı, sanatçı bütün Batı'yı, dünyayı okuduktan sonra ruhunun selametini ararken, insanının, tarihinin, toprağının uzağına düşmekte, bir senteze ulaşamayıp Batı'da hazır bulduğunu olduğu gibi almakta bu da taklitten öteye gidememektedir. Oysa büyük yazar, büyük eser de kendi şartlarının, kendi gerçeğinin bir sonucudur.

Nurettin Topçu, sanatı, hayal gücü için bir fantezi, sanat eserini vehimler sistemi sayanlar, sanatı anlamayanlardır der. Oysa sanat bir oyun değil, bir maharet sistemi değildir. Ona göre sanat, Divan edebiyatının ve Servet-i fünuncuların ortaya koydukları hikmet ve zekâ eseri de değildir. Sanat, tabiattan duyumlar alabilme ve bunların arasından herhangi bir seçim yapabilme yeteneği de değildir. Sanat hayal gücü hastalığı değildir. Bir bilgi ve vehim sistemi de değildir. Sanat, belki bir ideal, bir dâva, bir iradedir. Sanatkâr eserini meydana getiren heyecanı tesadüfen bulmamıştır. O heyecanı, olduğu gibi isteyerek, arayarak bulmuştur. Ona sanattan önce gelen bir aşk vardır. Bir sanat iradesi vardır. Bu imandır. Estetik iman, mistik iman görünümündedir. Birincisinde sanat iradesi ikincisinde din iradesi doğmaktadır. Sanat her ileri hamlesinde dinin kucağına atılmak istemektedir. Sanat böylece dine götürücü bir köprü gibidir. Bu köprüyü sanat malzemesiyle inşaya çalışan idealistler, Michel-Ange, Goethe, Lamartine ve Fuzûlî gibi sanat kahramanlarıdır. Bu köprünün din tarafından kurucuları ise Yunus gibi, Mevlâna gibi, Mehmet Âkif gibi Allah muhterisleridir. Ne var ki sanat sanat olarak kaldıkça ilahi varlığı parça parça bize sunduğundan tatmin yerine tatminsizlik getirir. Böylece sanattan dine geçiş devayı bulma, birliğe ulaşmadır.

Nurettin Topçu sanat algısında özellikle sanatın bireysel değil toplumsal yanına bakar. Sanata bireysel bir etkinlik olarak bakmadığı için de daha çok sanatın doğası ve fonksiyonlarına eğilir. Sanatın doğuşunda toprağın, yetişme şartının ve inancın etkilerini irdeler. Bireysel bunalımlarla, acılarla ilgilenmez. O bir filozof ve dava adamı olarak dünyayı yerinden oynatacak kurucu öncü sanatlarla ilgilidir. Çıtayı en yükseğe kurar. Mevlânâ, Fuzûlî, Yunus Emre, Mehmet Âkif bekler. Batı'nın da bütün kurucu büyük muztarip sanatçılarını sever, anar. Goethe'yi, Lamartine'yi, Byron'u, Musset'yi, Pascal'ı, Dostoyevski'yi bu yaklaşımında en öne koyar. Ülke içinde yapılan edebiyata eleştirel bakar. Özellikle Divan edebiyatını, Servet-i fünuncuları ağır bir şekilde eleştirir. Aşk-ı Memnu'yu, İnce Memet'i yerli, bu toprakların ürünü olarak görmez. "Sanat alanında da millet varlığımızı yaşatacak bir akım göze çarpmıyor. Sinan'ın ve Yunus'un, Kemâl'in ve Âkif'in arkasından giden tek deha yetişmiyor. Yeni edebiyat solda sadece propaganda vesikacılığı iken sağ cephe bütün bütün arık ve ruhsuz yaşıyor. Memleket Hikâyeleri'ni Sabahattin Ali'den başka takip eden, Ömer Seyfettin'in kahramanlar serisini Küçük Ağa'dan başka selamlayan olmamıştır. Bu, gönüllere hüzün veren bir talihsizliktir." Hikâyede bir atılım görmekle birlikte, bunu de yeterli görmez: "Son otuz senedir, Anadolu'nun realitesini işleyen hikâye eserlerine rastlanmakla beraber, bir köy ailesinin psikolojik romanını ortaya koymaya cesaret eden bir sanat hareketi, hem de idealist bir sistem görüşünün çizgileri altında meydana çıkabilmekten henüz uzak gibi görünüyor." (Ahlâk Hizamı, s. 88).

Nurettin Topçu'ya göre güzel sanatlar millî olmalı, memleketin ufuklarını anlatmalı, ızdırabını aktarmalı, milletin tarihinden ve hayatından ilham almalıdır. Bu nedenle Topçu Millî bir edebiyattan yanadır. Edebiyat tarihimizi de bu bakış açısından değerlendirir. Onun edebiyat tarihi anlayışını şöyle özetlemek mümkündür: Millî edebiyat dokuz asırlık bir edebiyatın adıdır. İçinde Yunus Emre de Fuzûlî de vardır. Bu edebiyatta halk edebiyatının payı büyüktür. Divan edebiyatı gerçek bir millî edebiyat değildir. Âkif ise bir dehadır. Ne var ki yüzyılın başında Batılılaşma ile birlikte edebiyatımız millî olma vasfından uzaklaşır. Hamit gibi bir dahi bile konularını Batı'dan almış ama özellikle Servet-i fununcular bu Batılılaşmanın öncülüğünü yapmışlardır. Daha sonra gelişen Millî edebiyat akımı ise çok sathi bir yerlilik peşinde olmuştur. Bu ruhsuz ve çerçevesiz bir millîlik anlayışıdır. Özellikle Ömer Seyfettin'in millî tarihimize ilgisi önemli olmakla birlikte yeterli değildir. Anadolu realitesi bu kez de Refik Halit'in hikâyeciliği ile parlak bir dönem yaşar. Tarık Buğra'nın Küçük Ağa adlı romanı bir başka önemli çıkıştır. Nurettin Topçu bu dönemde iki ismi daha önemser. Bunlardan biri Peyami Safa diğeri ise Sabahattin Ali'dir.

Peyami Safa'nın ölümünün ardından şunları yazar: "Romancılığı on yıl içinde büyük bir merhaleye ulaştı. En büyük üstadını Dostoyevski'de bulduğumuz psikolojik realizmin bizde ilk eserlerini verdi. Matmazel Noralyanın Koltuğu, Yalnızız romanları, realizmi propagandalarına âlet yapan solcu sanat saksağanlarının doldurduğu son devir edebiyatında, ebedi olan büyük sanatın eşsiz örnekleridir." Belki de onun en ilginç yaklaşımı Sabahattin Ali'dir. Farklı dünya görüşlerine rağmen onu önemser ve edebiyatını Millî edebiyat içerisinde değerlendirir: "Sabahattin Ali, Anadolu'nun toprağına olduğu gibi Anadolu'nun kalbine de en çok yakışan hikâyecimizdir. Onu sola bağlı bir düşünür olmasını, sağ cepheyi hep zalimler cephesi zanneden zihniyetini, vehmine ve kültürünün bu alandaki yetersizliğine bağlıyoruz. Onun, âşikar bir gerçek olan büyük eseri; başından sonuna kadar milliyetçiliğin ızdıraplarıyla, bu vatan toprağının ve Anadolu insanının sevgisiyle doludur. Millet sevgisinin yanında milletin hayat haklarını aramak ve onun muzdarip kalbiyle beraber çarpan bir kalp sahibi olmak eğer milliyetçiliğin ta kendisi ise, eseri ile tanıdığımız Sabahattin Ali, en sağda milliyetçilerin gözbebeği ve öz kardeşidir. Biz, Trabzon'un bu asil çocuğunun ruhuna en güzel hediyeyi sunmakta ilk adımı atarken, millî edebiyatın şaheser örneğini tanıtmakla da milliyetçi Türk gençliğine hizmet ettiğimize inanıyoruz." (Millet Mistikleri, s. 150).

Mevlâna, Yunus Emre, Mehmet Âkif

Nurettin Topçu, sanat görüşlerini, toplumsal algısını üç büyük sanatçı, düşünür üzerinde yoğunlaştırır: Mevlânâ, Yunus Emre, Mehmet Âkif. Topçu, Mevlânâ ve Mehmet Âkif üzerine bağımsız kitaplar yayınlamış, Yunus Emre'yi ise kitaplarının bütününde sürekli referans olarak göstermiştir. Kısaca denilebilir ki, Topçu sanat görüşlerini ve düşüncelerini bu üç isim üzerinden örneklemiştir.

Peki, Nurettin Topçu, niçin bu üç ismi önemsemiş, düşünce ve sanat anlayışını bu isimler üzerinden izah etmiştir? Bu isimlerin ortak özellikleri nelerdir? Hiç şüphesiz ilk temel ortak özellikleri Anadolu topraklarında yetişmiş, yerli ve bize ait sanat/inanç/düşünce adamı olmalarıdır. İkinci ortak noktaları Anadolu topraklarının/insanının en kritik dönemlerinde, en yılgın, yenilmiş ve umutsuz dönemlerinde yaşamaları ve bu kritik süreçten kurtuluş yolu, çıkış yolu olarak da İslâm'ı, yerli düşünceyi göstermeleridir. Kaynaklarının ise Kur'an ve Kur'an'ın yorumu oluşudur.

Bunların ortak özelliklerinden biri de kurtuluş, arınma mücadelesinde aktif bir rol oynamaları, tarihsel süreçte kendilerini sorumlu, görevli hissetmeleridir. Bu anlamda başkaldıran, düzenleyen, değiştiren, düzelten bir mücadele yürütmeleridir. Toplumun kıstırılmışlık anlarını yaşadığı bir dönemde, topluma, Anadolu insanına umut, manevi güç ve direnç aşılamışlar, küfre, Batı'ya, karaya karşı İslâm bayrağını yükseltmiş, yüceltmiş iman ışıkları, muştu meşaleleri olmuşlardır.

Ortak özelliklerinden bir diğeri de saf bir düşünce adamı olmayıp sanatçı oluşlarıdır. Bu aydınlatıcı, öncü düşünürlerden Yunus Emre, Mehmet Âkif şair, Mevlânâ ise şair-hikâyeci kimliğine sahiptir. Ayrıca bu üç ismin de sanatları ile düşüncelerinin ayrıştırılamaz oluşu bir başka ortak paydalarıdır; çünkü bu üç isimde de sanat ve düşünce iç içedir ve birbirinin içinde erimiştir. Öte yandan bu üç isim de özellikle yaşadığımız yüzyılda orijininden koparılmış, yanlış zeminlere çekilmiş, rastgele yorumlanarak, âdeta yağmalanmışlardır. Hiç kuşkusuz, bütün bu özelliklerinden hareketle, Nurettin Topçu yaşadığı zaman diliminin, bu insanların yaşadıkları kritik sürece benzer olduğuna inandığı için hem sanat hem de düşünce anlamında bir çıkış, bir ekol olarak bu isimleri işaret etmiştir. Bu yüzden, Topçu bu üç isme, "kurtarıcı ruh", kurtarıcı duruş" ve nihayet "kurtarıcı çıkış" olarak bakmış, onları, sonraki nesillere bir model olarak sunmuştur.

Nurettin Topçu'nun çalışmasının adı Mevlâna ve Tasavvuf''tur. Topçu "Hareket" düşüncesinden yola çıkarak bir Mevlâna portresi ortaya çıkarır. Topçu daha çok onun vahdet-i vücut yaklaşımında, felsefi, dini anlayışında yoğunlaşır. Genel bir değerlendirme yaparsak, öncelikle yanlış Mevlânâ algısına itiraz etmiş, daha sonra Mevlânâ'nın fonksiyonlarını izah edip günümüz aydınlarına, yöneticilerine onu önermiştir. Onu âdeta yanlış anlaşılmalardan ayıklamış, yerli yerine oturtmuş, böylece çarpıtılmaların önüne geçmiştir. Sonuçta da içinde bulunulan bunalımdan çıkış yolu olarak Mevlânâ'yı göstermiştir.

Nurettin Topçu öncelikle yozlaşmadan, çürümüşlükten bir çıkış olarak Mevlânâ'yı örnek göstermiş, günümüz insanına bir model olarak önermiştir: "Bizim uyanışımız, bizim büyük hayatımız, onun ölümsüz şahsiyetine, şevkle ve anlayışla yaklaşmak sayesinde olacaktır." Mevlânâ, Anadolu ruhunu yaşatan bir dehadır: "Bizi yaşatan ve ebedî yapan, ebedîliğe götüren büyük kervanın başında Mevlâna'ları, Yunus'ları görüyoruz. (...) Anadolu'nun ruhunun uyanış çağında, ona istikamet vermesi, hikmetin ışıklarını göstermesi bakımından bu ülkede Mevlâna ve Yunus, Sokrat'ın yaptığı büyük role sahiptirler." (Mevlâna ve Tasavvuf, s. 115).

Topçu Mevlânâ'nın çarpıtılmasına, yanlış algılara itiraz eder. Mevlânâ'nın orijininden koparılarak, hümanist bir çizgiye oturtulmasına karşı çıkar. O, bütün dinlere ait değildir, Müslümandır: "Yanlış ve sapık bir telakki daha var. Bazıları onu İslâm dairesinden çıkarıp bütün dinlere mal etmekle bir Müslüman olduğunu inkâr ediyorlar. (...) Mesnevi'nin her tarafına serpilen ruhi zaferin zirvelerinde kendisine aklın da feda edildiği aşk-ı Muhammediyi şahit tutacağız. Yine Mesnevi'de İslâmi doktrine uygun olarak anlatılan hikâyeler, dâvamızı ispata yeterlidir." (Mevlâna ve Tasavvuf, s. 120).

Mesnevi'yi hem halkın hem de aydınların eğitimi için önemli bir imkân olarak görür: "Biz din yayımında ve öğretiminde, âhlak dersinde, çocuk terbiyesinde Mevlâna kültürünün en sağlam temel olacağına inanıyoruz..." (Mevlâna ve Tasavvuf, s. 114).

Mevlânâ'nın sadece bir sanatçı olarak algılanmasına da karşı çıkar; çünkü onun hikâyeleri, şiirleri hiçbir sanat eserinin varamayacağı bir maneviyat âlemine götürür insanı: "Hazreti Mevlâna'yı büyük şair diye övmek âdet olmuştur. (...) Tasavvufta sanat, olsa olsa dervişin değneğidir, biz onun dervişliğini bu değnekle anlıyoruz." (Mevlâna ve Tasavvuf, s. 134). Mevlânâ'nın sanat anlayışını şöyle izah eder: "Mevlâna şiiri ve sanatı, din ile ilhamın emrinde bulundurdu, onlara hizmetkâr yaptı. Sanat onun dini yaşayışının bir tecellisi oldu." (Mevlâna ve Tasavvuf, s. 120). Topçu, Mevlânâ'nın sanatını "mistik lirizm" olarak niteler. Onu şairler arasına koymamak gerekir çünkü tasavvuf, sanat değildir diyen Topçu, onun söylediği "benim konuşmam böyledir" sözünü hatırlatarak amacının sanat olmadığını vurgular. "Mevlanâ'nın şahsında Sâdi ile Batı romantizminin zirvesi sayılan Goethe birleşmiştir: Gülistan'ın ağır başlı kalender hakîmi, Mesnevi'de muztarip, haşin bir simâya bürünmüştür. Diğer yandan Mesnevi'nin bir kuvvetli tarafı da, Goethe'yi düşündüren muhteşem romantizmidir. Yediyüz yıldan beri milyonlarca ruha ateş veren mistik lirizm, Türk romantizminin ilâhi kapısı idi. Mevlanâ'da sanat, felsefî bir idealizmden çok dinî bir temele dayanmaktadır." (Mevlâna ve Tasavvuf , s. 115).

Nurettin Topçu, Yunus Emre'nin bir İslâm şairi olduğunu belirterek onun farklı yönlere çekilmesine karşı çıkar. Topçu, Yunus Emre'yi, Moğol istilasından sonra ezilmiş, çökmüş Anadolu'nun yetiştirdiği eşsiz bir deha olarak gösterir. Tüm zaferlerin kılıçla kazanılmayacağını belirten Topçu, ilk ve son kurtarıcının kalp olduğunu vurgular. "İşte kalpleri fetheden bu 'büyük yalnız' Yunus Emre, Anadolu'nun yeniden dirilişini hazırlamıştır" değerlendirmesinde bulunur. O, bu toprakların gerçek sahibi, bir kurtarıcı, bir mehdidir. Topçu'ya göre Yunus Emre, "Anadolu İslâm davasının en başta gelen mümessili, sembolü, sancağı ve Anadolu ruhunun hakiki sahibi"dir. "Kesin olarak bildiğimiz şey, Anadolu dünyasının ruh yapısında Yunus'un en derin tabakalara nüfuz etmiş olduğudur. İçten ve dıştan her yabancı saldırıya karşı koyarak Anadolu'yu ayakta tutan, kıyamete kadar da tutacak olan, Yunus'un bu topraklarda mefdun, lâkin uyanık, kudretli ve koruyucu ruhudur." (Mevlâna ve Tasavvuf, s. 161).

Topçu, tıpkı Mevlânâ yaklaşımında olduğu gibi Yunus Emre yaklaşımında da konuya tasavvufi açıdan yaklaşır ve ağırlıklı olarak onun vahdet-i vücut fikrini öne çıkarır. Yunus Emre'yi takdimi daha çok onun vahdet-i vücut görüşlerine yaslanır. Vahdet-i vücut görüşü Yunus Emre ile en mükemmel ve açık ifadesini bulmuştur. Derinlik içerisinde berraklaşmıştır. Vahdet-i vücudu şöyle temellendirir: "Allah ve kâinat diye bir olan varlığı ikiye bölüp de iki görme hali, ruh için şaşılıktan başka bir şey değildir. (...) Dini hayatın gerçeğini yaşatan tasavvuf ve bahusus vahdet-i vücut, kendisini yaşayanlar için sonsuz hayat ve kuvvet kaynağıdır; hem de hakikatin kendisidir." (Mevlâna ve Tasavvuf, s. 170-171). Nurettin Topçu, bu önderlerin öneminin tasavvufi bakışlarında olduğunu vurgular ve saf bir sanatçı olarak algılanmasına itiraz ederek, onlardaki tasavvufi derinliği öne çıkarır.

Nurettin Topçu, şahsiyeti, sanatı, idealizmi (milliyetçilik, inkılapçılık, din ve mistizm), Safahat'ın felsefesi, hürriyet anlayışı, isyanı başlıkları altında Âkif'i ele alır. Topçu tıpkı Yunus Emre gibi onu da "büyük yalnız" olarak tanımlar. O, otuz sene bu cemiyetin sefaletini terennüm etmiştir. Âkif'in gözünde tek cemaat İslâm cemaatidir. O bütün varlığını şiirle dile getirmiş, büyük bir kurtarıcıdır. Onun yedi ciltlik Safahat'ı bir volkanı andıran iç hayatının macerasıdır; bir büyük ruhun romanıdır. O milletin kurtuluşunda vazifelidir ve sanatının kaynağı Kur'an'dır.

Onun İslâmcı görüşünü temellendirirken, milliyetçiliğini öne çıkarır. Kafatasçı olmamakla birlikte milliyeti de reddetmediğini özellikle vurgular ve "Türk'ün Müslümanlıktan, milliyetçiliğimizin İslâm'dan ayrılamayacağını bize öğreten o olmuştur," der.

Milli Mücadele hareketi başladığında Âkif'in şehir şehir dolaşarak milleti uyarma cihadına giriştiğini, mücadele kazanıldıktan sonra muhalif kaldığını vurgular. O da Muhammed Abduh, Cemaleddin Afgani gibi çağdaş İslâmi düşünürlerle Âkif'in ilişkisini irdeler.

Topçu Safahat'ı Sadi hikâyeciliği ve realizm anlayışıyla ilişkilendirir: "...Adını taşıyan parçalar, Sadi ile Balzak'ı veya Zola'yı nazma çekip birleştiren realizmin şaheserleridir. Gerçek aşkı aşikâr görünen bu muhteşem nazım parçalarında XX. asırda yaşayan milletimizin Sadi'sini buluyoruz." (Mehmet Âkif, s. 65). Topçu'ya göre o şiir sanatının zirvelerini yazmış bir büyük yazardır: "Bu eser, Âkif'in "Gülistân'ı veya "Mesnevî"sidir. Çanakkale destanı, şiir sanatının aşılmaz zirve olmuş insan ideali Sadî ile Mevlâna'dan sonra bir defa daha sanat ve hikmetin kalemi ile abideleştirilmiştir. Bu kitapta en bayağı realizm, en cesur idealizm ile kucaklaşıyor." (Mehmet Âkif , s. 74).

Sanatkârın içinde yaşadığı çağın tüm edebî ve düşünsel eserlerinden etkilendiğini, eserlerinde de bunlardan izler taşıdığını belirten Topçu Safahat'taki bu etkiyi şöyle belirler: "Safahat'ın yaradılış tarihinde tesir yapan sanat eserleri Yeni Cami, Süleymaniye ve Fatih Camii gibi ulu mabetler, bir de Osmanlı musıkîsidir. Biri plastik, öbürü fonetik mahiyette olan bu iki unsuru çıkarırsanız bir taraftan Âkif'in nazımını edebî kılan muhkem direkleri yıkmış, öbür taraftan şairin ızdırabındaki lirizmi öldürmüş olursunuz." (Mehmet Âkif , s. 64).

Hiç şüphesiz Nurettin Topçu'nun Mevlânâ, Yunus Emre, Mehmet Âkif ilgisinin gerçek nedeni, günümüz sanatçı ve düşünürlerine bir ışığı, hiç sönmeyecek olan o hakikat ışığını hatırlatmak, çıkışı ve modeli başka topraklarda arayan köksüz, yersiz yurtsuz alacakaranlık kuşağına bu önderleri önermek, sunmak, doğru adresi göstermektir.

Nuretttin Topçu'nun ölüm döşeğinde işaret ettiği yazılarının Taşralı adlı hikâye kitabındaki birkaç hikâye olması düşündürücüdür: "Ölüm döşeğinde bile ders ve hocalık devam ediyordu. Sağlıklı olmak tek başına bayram yapmaya değmez miydi? O günün gecesinde pek sevdiği şeftaliden birkaç dilimi iştahla yedi. Sanki son dünya nimetini tadıyordu ve yine sordu: 'Söyleyin bakalım en çok hangi eserimi beğeniyorsunuz?' Kitaplarının isimlerini sıralamaya başladık. Her biri için 'hayır' mânâsında başını yukarı kaldırdı. Sonra cevabını kendisi verdi: 'Taşralı'nın arkasındaki birkaç yazı!' Hikâye kitabı olan Taşralı'yı inceleyenler bu yazıların 'Yıldırımın Huzurunda', 'Mahşer', 'Büyük Mahkeme' ve 'Edebî Hayat' olduğunu göreceklerdir. Bunlar onun sağlıklı günlerinde 1952-1957 yıllarında yazılmışlardı. Bu yazılar onun içsel tecrübelerinin en derine indiği, âdeta ebediyetle temas ettiği yazılardır."

Nurettin Topçu'nun kendisini tanımlayan metinlerinin hikâyeleri olduğunu söylemesi onun edebiyatın gücüne olan inancı yanında, derdini en iyi anlattığı türe işareti olarak da algılanabilir. Bu hikâyeler onun teorik olarak açıkladığı sanat edebiyat anlayışını tam olarak temsil etmese de bu düşüncelerinin izleri vardır. Tarih, medeniyet ve doğaya yaslı bu hikâyeler, bir kurtarıcı ruhun, insanların yaşadığı derin aldanışlara, inkâra ve çıkmaza itirazını gündeme getirir. Onun tek roman ve tek hikâye kitabında kalıp daha sonra kurmacadan uzak durması edebiyatımız açısından kayıptır. Özellikle son gününde söylediklerini de düşünürsek aklından bir "keşke" geçmiş olmalıdır.

Öykülerde özellikle dostluğa karşı yürütülen haset ve vefasızlığa vurgu yapması ve kahramanların dağlarda, ormanlarda, tabiatta huzur bulması dikkat çekicidir. Tabiatla konuşur, selamlaşır, birleşir, birlik olur çünkü her şeyin başı, ortası, sonu ondadır. Hayatı ise tümüyle bir yalnızlık olarak yaşamıştır: "Orada, sizin yanınızda gerçekten dostum yoktu. Bu azabın esiri olarak aranızda hep yalnız yaşadım. Gece ve gündüz, çocukluğumda ve ölüm döşeğimde, odamda ve halkın kalabalığında, aldatıldığım ve alkışlandığım yerde, gurbette ve sevdiklerimin yanında, sevinenlerin ve ağlayanların arasında, her yerde yalnızdım. Hayatımın hiç şifa bulmaz yarası bu yalnızlıktı. Sanki bu yalnızlık için yaşadım ve yine ondan kurtulamadığım için her zaman ölümü istedim. İşte yalnızlıktan, bu en büyük dertten burada kurtuldum." Kahraman ancak ölünce, Rabbine kavuşunca, biricik gerçek dosta kavuşunca yalnızlıktan kurtulur.

Hayatı boyunca ülkeyi bir uçtan bir uca kaplayacak bir Rönesans hareketi için uğraşmış, bu ideal için yazmış, dernek başkanlığı yapmış, bir ideal ve mücadele adamının, ahlak isyancısının, emeklilikten sonra "Beni Bursa'da bir küçük camide imam yapmazlar mı?" arayışı, beklentisi içine girmesi, öyküdeki bu kahramanın duygularını taşıması, ömrü boyunca yaşadığı derin hayal kırıklıklarına da işaret eder. Bir mektubunda hayal kırıklığını şöyle izah eder: "Hizmetine ömrümü harcadığım memlekette dostlarım kalmadı gibi bir şey. Âdeta yapayalnızım, boşlukta ve âdeta etrafımdakilerden başka bir dünyadayım. İnsanın düşkünlüğünü, sefaletini bilirdim ama ruh sefaletinin bu kadar karanlığını görmemiştim. İnsan diye emek verdiklerimin hemen hemen hepsi de ruh ve mana mefhumuna yabancı, menfaat kölesi bir takım haşerelermiş." Kuşkusuz bu yalnızlık yıllar sonra eserlerinin keşfiyle bitmekte, bu düşünceler okundukça çoğalmakta ve ulusunun kalbine yerleşmektedir. Büyük yalnızların kaderi biraz da böyledir.

(Dergâh dergisi, Ocak 2020)

Nurettin Topçu, Ahlâk Nizamı, Dergâh Yayınları, 3. Baskı1997, s. 123.

Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye, Dergâh Yayınları, 4. Baskı 1997, s. 268.

Nurettin Topçu, Var Olmak, Dergâh Yayınları, 1. Baskı 1989, s. 133.

Nurettin Topçu, İradenin Davası, Dergâh Yayınları, 1. Baskı 1998, s. 59.

Nurettin Topçu, Türkiye'nin Maarif Davası, Dergâh Yayınları, 4. Baskı 1998, s. 33.

Nurettin Topçu, Millet Mistikleri, Dergâh Yayınları, 5. Baskı 2017, s. 109.

Nurettin Topçu, Mevlâna ve Tasavvuf, Dergâh Yayınları, 2. Baskı1998, s. 123.

Nurettin Topçu, Mehmet Âkif, Dergâh Yayınları, 12. Baskı 2019, s. 65.

Muzaffer Civelek, Kırk Yıl Sonra Dün Gibi Nurettin Topçu, Dergâh Yayınları, 1. Baskı 2016, s. 34.

M. Orhan Okay, Nurettin Topçu'nun Mektupları, Cümle Yayınları, 2. Baskı 2016, s. 139.





Yayın Tarihi : 10.7.2020

 
         
Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 290