Necip Tosun ::: ADALET AĞAOĞLU: ELEŞTİREL, MUHALİF DURUŞ / NECİP TOSUN         
Necip Tosun
İnceleme/Eleştiri 
 
 ADALET AĞAOĞLU: ELEŞTİREL, MUHALİF DURUŞ / NECİP TOSUN


Üç Beş Kişi, Hayır..., Bir Düğün Gecesi gibi Türk romanının önemli eserlerine imza atan Adalet Ağaoğlu (1929-2020), aynı zamanda öykücülüğümüzün de öncü isimlerindendir. Modern öykünün nitelikli örneklerini veren Ağaoğlu, özellikle evrensel insani özelliklerin otoriter yapı tarafından ezilişini ustalıkla öyküleştirmiştir. Eserlerinde genel olarak, eleştirel, muhalif bir tutum sergileyen Ağaoğlu, Türk edebiyatında aydın ve halk arasındaki temel uçurumu en iyi fark eden ve bunu eserlerine yansıtan yazarlardan biridir. Bu anlamda aydın yüzleşmesi onun öykülerinin en önemli damarı olmuştur.

Biçimsel anlamda ise, oldukça yoğun bir anlatım çeşitliliği sergilemiş, bilinç akışından, iç monoloğa, sembolik yaklaşımdan postmodern tutumlara kadar modern anlatım imkânlarını değerlendirmiştir. Öykülerinde derinlikli, çok katmanlı okumalara açık bir öykü evreni oluşturan Ağaoğlu, tutarlı, bilinçli bir dil anlayışı izlemiştir. Onun en dikkat çekici yanı, düşünce ağırlıklı öykü yazmasına karşın toplumsal konuları, bildik, kolaycı yaklaşımlarla, popülist anlayışlarla değil, öykü türünün gerektirdiği estetik yaklaşımla, incelikle işlemesidir.

Ağaoğlu'nun ilk öykü kitabı Yüksek Gerilim (1974) çoğunlukla mesaj kaygısı taşıyan öykülerden oluşur. Anadolu şantiyelerinde işler yapan inşaat mühendisi eşine yaptığı ziyaretlerden edindiği tecrübeleri, tanıklıkları sosyalist gerçekçilik anlayışının haklılığını ispatta kullanır. İlk kitabındaki bu angajmanına karşın yine de edebiyatın temel ilkelerini göz ardı etmez ve öykülerde titiz bir biçimsel tutum sergiler.

Ağaoğlu ikinci kitabı Sessizliğin İlk Sesi'nde (1978) benzer duyarlıkları sürdürür. Politik söylemler, ideolojik göndermeler bu öykülerde de kendini ağırlıklı olarak hissettirir. İki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde düşünce, ikinci bölümde ise duygu aktarımı yoğundur. Tiyatrocu kardeşi Güner Sümer'in ölümünü anlattığı metinler, kitabın en başarılı bölümleridir. İdeolojik göndermeler yine çeşitli tonlarda yerini alsa da, özellikle kitabın son öyküsü "Sessizliğin İlk Sesi" Türk edebiyatının en güzel öykülerinden biridir. Kahramanımız, elinde kardeşinin nabzı, onun geçmişiyle hesaplaşır, ödeşir. Sevgiyle, mücadelelerle geçen bir ömrün, yüreğin savunusu, derin, içe işleyen kardeş sevgisiyle anlatılır.

Hadi Gidelim (1982) Ağaoğlu'nun ritme ve ironiye yasladığı öykülerden oluşur ve ustalığının parlak örneklerini içerir. Kitapta çeşitli tonlarda bilinç akışı tekniğini kullanan Ağaoğlu, ritmin bir anlatım öğesi olarak öyküyü nasıl zenginleştirdiğini gözler önüne serer. Özellikle kitabın son öyküsü "Hadi Gidelim", Türk öykücülüğünün kalıcı öykülerinden biridir. Bu öyküde ölüm tedirginliğini bütün boyutlarıyla okura hissettirir.

Hayatı Savunma Biçimleri (1997) ise daha dingin öykülerden oluşur. Kitapta hayat ve kurgu (roman, öykü) karşılaştırılması yapılarak bunların birbirleriyle örtüşen veya ayrışan yönlerine vurgu yapılır. Hayatta herkes kendine göre bir "hayatı savunma biçimi" geliştirmiştir. Bu, kimine göre para, kimine göre şiddet, kimine göre köşeyi dönme, kimine göre gözyaşı, kimine göre ise yazarlıktır. İlk öykülerdeki ağır mesaj verme kaygısının azaldığı kitapta, özellikle kadın odaklı bir anlayışın baskın çıktığı görülür.

Adalet Ağaoğlu son kitabı Düşme Korkusu'nda (2018) etrafımızda, yakınımızda kolaylıkla görebileceğimiz, tanıdık, bildik insanların yaşadıkları düşme korkularının hikâyesini anlatır. Bu insanların korkuları da bildiktir. Ağaoğlu kitabı hakkında şunları söyler: "Düşme Korkusu adı altında altı tane hikâye yazdım. Çünkü düşmenin çeşitli anlamları var. Saygınlığını kaybetmek var, çaresizliğe düşmek var. Bunun manevi yanını göz önünde tutarak düşme korkusunu yazmaya karar verdim."

Ağaoğlu, öykülerini zengin bir tematik çeşitliliğe yaslar. Hayata direnmeye çalışan işçiler/emekçiler/yoksullar, kadınlar, baskıcı ortam, politika, aydın ikiyüzlülüğü, yalnızlık, çağdaş yaşamın/teknolojinin/kapitalizmin dönüştürdüğü/ezdiği insanlar, Doğu-Batı çatışması, ölüm onun öykülerinin ana temaları olur.

Adalet Ağaoğlu'nun politik yönelimleri eserlerine net bir şekilde yansır. İnandığı dünyanın verilerini, argümanlarını öykülerinde değerlendirir. İşçiler, emekçiler, yoksullar onun en çok gündeme getirdiği toplum kesimleridir. Öykülerinde yoksulların umutlarını ve kaçınılmaz yenilgilerini masalımsı bir üslupla ele alır. Daha ilk öyküsünde ("Yüksek Gerilim"), işçi sınıfının dünyasına eğilir. Bu, bir işçinin elektrik kulesinde kömür oluşudur. Bu öyküde Ağaoğlu, bir iş kazası yanında, yoksulların hayata direnme mücadelesini de anlatır. Yüksek Gerilim'in "Yol" öyküsünde kaçakçıları, "Teşekkür Ederim"de ayakkabı tamircisini, "Sen de Sor"da bir başka işçiyi ele alır. "Bileyci" yine bir emekçi öyküsüdür. Sessizliğin İlk Sesi'ndeki "Muz"da en alttakilerin (seyyar satıcıların) sorunlarını gündeme getirir. Bu öykülerde özellikle sınıf bilincinden yoksun emekçilerin beyhude uğraşları işlenir. Kısaca Ağaoğlu, öykülerinde yoksullarla zenginleri karşı karşıya getirip yoksulların yanında yer alır.

Kadın, onun öykülerinin ana temalarından biridir. Öykülerde ağırlıklı olarak kadının kendi bireyselliğini yaşayamaması gündeme getirilir. Adalet Ağaoğlu, öncelikle kadını bir "cins" olarak ele alıp toplumsal baskıları, "erkeksi" dünyayı eleştirir. Öykülerinde mutsuz kadınları anlatan Ağaoğlu, bu mutsuzluğun nedeninin genelde kadından değil dışsal nedenlerden kaynaklandığını düşünür ve öykülerini bu yargı üzerine kurar. Bazen kadına bilinçliler ve bilinçsizler şeklinde ideolojik yaklaşırken bazen de kadınları iyiler ve kötüler olarak sınıflandırır. "Savun Sevdam Sen Savun" öyküsünde ise, kadın erkek arasına giren ideolojiye olumsuz bir bakış vardır. Ağaoğlu ayrıca bir türlü seçimini yapamamış, ikircikli kadınların özlemlerini, acılarını, savruluşlarını anlatır. Bu onun en sevdiği yaklaşımdır. Belki de kendini bulduğu bir tarz. Ama bulunduğu politik konum nedeniyle sanki kendini dizginler. Bu yüzden öykülerde bu tipler ağırlıklı olarak yer almazlar.

Ağaoğlu öykülerinde, toplum tarihine tanıklık anlayışından yola çıkarak, 12 Mart ve 12 Eylül müdahalelerinin aydınlar ve toplum üzerindeki etkilerini işler. Yüksek Gerilim 12 Mart, Hadi Gidelim ise 12 Eylül'ün gölgesinde yaşananları içerir. Öykülerin arkasında, ağır bir baskı ortamının asmosferi vardır. İşten atılmalar, işkence, hapishane, yargılamalar, ev baskınları, ölümler, yasak kitaplar, yakılan kitaplar pek çok öyküde yerlerini alır. Haklı haksız tutuklamalar, hain damgası yemenin acısı, çevrece dışlanmalar ve bunların birey üzerindeki sarsıcı etkileri bu öykülerin önemli motifleridir.

"Sen de Sor" da, 12 Mart'ın baskılı, sancılı günleri anlatılır. Evler aranmakta, insanlar sorgusuz sualsiz tutuklanmaktadır. Baskı ortamında sıranın kendisine gelmeyeceğini düşünen ve bu ortamı umursamayan işçi, bu baskıdan nasibini alınca aydınlanır. İşçi cezaevine düşüp çıkınca arkadaşları tarafından dışlanır ve işini kaybeder. Bu baskı bazen aile içine kadar girmekte, çocukları bile etkilemektedir. Çocuklar bu baskı ortamından öylesine etkilenmiştir ki silah kelimesi dillerinden düşmemektedir.

Dönemin terör ortamı da öykülerde yerlerini alır. Kentler yaşanacak yer olmaktan çıkmıştır. Şiddet, terör kol gezmektedir. İnsanlar rastgele bir kahveyi tarayıp bombalayarak adlarını bile bilmedikleri onlarca insanı öldürebilmektedir. Ölüm her yanda kol gezmektedir. Buralarda şiddet, terör eleştirilir. Uykulara kadar giren anarşik körlük, insanlara kulak tıkaçlarını dayatır ("Kulak Tıkaçları").

Ağaoğlu'nun öyküleri oldukça yoğun bir anlatım çeşitliliğine sahiptir. Bilinç akışı, iç monolog, sembolik anlatım/soyutlama, denediği anlatım çeşitlerinden bazılarıdır. Öyle ki ilk öykü kitabı Yüksek Gerilim'deki dokuz öyküden her biri için ayrı bir biçim deneyecek kadar biçimci bir öykücüdür. Çünkü ona göre "her izleğin, olayın vb. kendine has biçimi olması" gerekir: "Benim asıl kaygım, yazılacak olan değil, bunun nasıl'ı, nasıl yazılacağı. Kurgulama, teknik. İçerikle biçim arasında kan damarları bağlantıları, ses uyumu... Hele şu sesi yakalamak, bu uyumu yakalamak."

Ritim ve ironi onun öykülerinin en önemli ortak anlatım özelliklerindendir. Öyle ki Türk öykücülüğünde ritmi, öykünün temel öğesi olarak kullanan yazarların başında Ağaoğlu gelir. Bilindiği gibi ritm ile öykücüler, metnin anlamını ve vermek istediklerini derinleştirerek metnin paylaşımını artırırlar. Bunu bazen düzenli aralıklarla yinelenen cümlelerle, bazen metnin arasına serpiştirilen görüntülerle, bazen de tasvirle gerçekleştirirler. Çünkü ritim; tasvir, imge ya da kelimelerin çağrışım halkalarıyla alttan alta örülen biçimsel bir tutumdur. Bütün bunlar metinde bir "bütünlük" ya da "akışkanlık" görevi üstlenir. Ağaoğlu öykülerinde ritmi "yinelenen cümlelerle" sağlar. Bu yinelenen cümlelerle bir iç örgü kurar ve böylece bir bütünlük oluşturur. Elbette bu cümleler öykünün içindeki herhangi bir cümle olmayıp öyküsünün temasını bünyesinde barındıran temel vurgulardır. Bu cümleler, öykü boyunca zaman zaman karşımıza çıkar ve bizi sürekli uyanık tutarak öykü atmosferinden kopmamızı engeller. Bunlar bir anlamda geçiş, bir anlamda da iç ilmiklerdir. Öykü boyunca düzenli, düzensiz aralıklarla bu cümle metne serpiştirilir.

Hadi Gidelim'deki "Çok Özel Küçük Şeyler" öyküsünde bunu başarıyla uygular. Bir "yazar"ın uğradığı başarısız suikast girişimini ve yaşadığı o korku ve şaşkınlığı, boşa düşen tetiğin "çıt çıt" sesleriyle mükemmel bir şekilde anlatır. Bilinçaltı tekniğinin uygulandığı öykü, tümüyle ritme ve onun gücüne yaslanır. Öykü boyunca boşluğa düşen tetik sesini duyarız: "Çıt çıt." Ritimle öylesine başarılı bir atmosfer kurulur ki, öykü boyunca kahramanımızın yaşadığı o ânı (namlunun ucuyla yüz yüze gelişi ve silahın ateş almayıp tetiğin boşa düşüşü) âdeta biz de onunla birlikte yaşarız. Arabanın içinde yazarı öldürmek isteyenler ve tetiğin boşa düşüş enstantanesi bütün bir öyküye yayılır. Öldürülmekten şans eseri kurtulan yazar, öykü boyunca bu ânı hatırlar. Evin kapısını kapatırken, tıraş makinesi kapanırken, elektrik düğmesini çevirirken hep o "çıt çıt" sesi duyulur. İki kez çekilen tetik sesi; çıt çıt. Saatin saniye ibresi çıt çıt ilerler. Kahramanın bilincinde sürekli o araba ve namlunun boşa düşen sesi vardır. Kendisini bekleyen araba görüntüsü ve namlunun çıt çıt sesi bütün öyküyü kuşatır.

Onun anlatım imkânı olarak kullandığı yöntemlerden bir diğeri de ironidir. İroniyle Ağaoğlu daha çok, yaygın/baskın anlayışlara karşı eleştirel bakışını ifade eder. Gündelik hayatta yaşadığımız pek çok karşıtlıkları gülünç ama acınası hâllere sokar. "Yan Kapı"da ideolojik körleşme ironik bir yaklaşımla verilir. Burada ideolojisine inandığı bir sosyalist devletin elçiliğinin çatısına olan hayranlığını abartan bir kahraman anlatılır. Öyküde, ideolojik rüyalarla körleşme arasındaki kaynaşma/örtüşmüşlük irdelenir. "Kulak Tıkaçları" da ironik bir öyküdür. Kötülüklerin, anlayışsızlıkların, terörün kıstırdığı modern insan, çözümü kulak tıkaçlarında bulur. Ama tıkacı çıkardığında yeniden o baskıcı/saldırgan ortamın içinde bulur kendini. "Şiir ve Sinek"te de, anne ile kız arasındaki kuşak çatışması, anlayış, bakış açısı farklılıkları ironik bir dille anlatılır. "Çınlama"da ise bir okuryazar olan Seyfi Bey'in ironik durumu ele alınır. İbret için yazılmış bir öykü, onu iyiliğe değil kötülüğe sürükler. Kahramanımız ölümünü istediği/arzuladığı bir çocuğun cenazesinde, çocuğun babasına sarılıp ağlar.

Ağaoğlu simgesel anlatımı öykülerinde yer yer kullansa da özellikle Yüksek Gerilim'deki "Duvar" öyküsünü tümüyle bu biçime yaslar. Öyküyü, "mücadele" ekseninde soyut/sembolik bir anlatımla bir kurar. Simgesel bir yaklaşımla, köhnemiş sistemlerin, genç, gürbüz ellerde nasıl yerle bir olacağını anlatır. Sürgün büyür ve asırlık duvarı önce çatırdatır sonra yerle bir eder.

Adalet Ağaoğlu postmodern özellikleri yansıtan Hayatı Savunma Biçimleri'ni "kurgu" tartışmasına ayırır. Öykünün, romanın yazılış hikâyesine... Kitap bir üstkurmaca olarak tasarlanmıştır. Postmodern yazını temsil eden bir kullanım olan üstkurmacada (metafiction), kurmaca ile gerçeklik arasındaki sınıra dikkat çekilir. Metnin yazılış süreci anlatının ana sorunsalıdır; yazar, okura okuduğu metnin kurgusal olduğunu iletir, sürekli bakış açısı değişir, okur beklentileri boşa çıkarılır, hikâye içinde hikâye anlatılır, okura okuduğu şeyin gerçek değil bir oyun olduğu hatırlatılır, metinde roman/öykünün yapısı, teorisi tartışılır, kısaca kurgu tüm sayfalara nakşedilir. Kitabın ilk öyküsünde anlatıcı, Sinekli Bakkal ve Eylül romanlarından yola çıkarak, bu roman kahramanlarını (Rabia ile Suat) bizatihi hayatın içine sokup bir yolculuğa çıkar. Asıl aradığı ise kurmaca ve hayat arasındaki ilişkidir. Acaba hangisi yalan hangisi gerçektir. Kitabın diğer öykülerinde de anlatıcı geri planda sürekli kendini hissettirir ve anlatımı okurla birlikte kurgular.

Onun öykülerini Türk öykücülüğündeki herhangi bir yazarla, ekolle, kuşakla ilişkilendirmek zordur. Çünkü o, kendine özgü bir öykü serüveni yaşamış, herhangi bir ekolün izleyicisi/takipçisi olmamıştır. Ama onun yazdıklarıyla Virginia Woolf, Ingeborg Bachmann, Elias Canetti gibi yazarlarla, dünyaya bakış olsun, edebiyat anlayışı olsun çeşitli tonlarda bir akrabalık kurmak mümkündür. Çünkü Ingeborg Bachmann'ın Malina'sındaki kadın dünyası ile Elias Canetti'nin Körleşme'sindeki derin ironi tam da Ağaoğlu'nun öykü dünyasına denk düşer. O da bunu ifade etmekten çekinmez zaten: "Cannetti, sanki benim dünyamdan yazıyormuş gibi algıladığım ve çok etkilendiğim bir yazar. Genellikle kimden nasıl etkilendiğimi ben bilemem ama Canneti ile, sanki ben neyi yazıyorsam o da onu yaşıyor gibi bir özdeşlik kurdum aramda."

Sonuç olarak Ağaoğlu, Türk öykücülüğünü taçlandıran öyküler yazmıştır. İnceliklerin, kadınsal duyarlıkların, politik yönelimlerin kalıcı ürünlerini vermiştir.

(Öykümüzün Kırk Kapısı, Necip Tosun, Dedalus Yayınları, 2. Baskı2018, s. 209)


Yayın Tarihi : 14.7.2020

 
         
Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 317