Necip Tosun ::: “ÜZERİNDE KONUŞULAMAYAN KONUSUNDA SUSMALI”/ NECİP TOSUN         
Necip Tosun
İnceleme/Eleştiri 
 
 “ÜZERİNDE KONUŞULAMAYAN KONUSUNDA SUSMALI”/ NECİP TOSUN


Lübnan'a 12 Temmuz'dan beri savaş, yıkım ve ölüm getiren İsrail, son 20 günün en kanlı katliamına güneydeki Kana kasabasında imza attı. İsrail'in önceki gece insanların derin uykuda olduğu saatte düzenlediği hava saldırısında 37'si çocuk en az 60 sivil öldürüldü. (31.7.2006, Radikal)

Theodor Adorno, okulun penceresinden öğrencilerin gösterisine bakıyor. '68 öğrenci ayaklanması, kıçıkırık, snobist bir ayaklanmadır' diyerek eleştirdiği öğrencilerin gösterisine. Yine karamsar, yine derin hayal kırıklığı içerisinde. Çünkü biraz önce öğrenciler dersini basmış, kız öğrencilerinden biri soyunarak Adorno'nun öğrenci hareketlerine kayıtsız kalmasını protesto etmiş. Eli çenesinde, belki de o ünlü sözünü söylüyor dışarıdaki öğrencilere: "Yanlış hayat doğru yaşanmaz." Ama kafasında sürekli temellendirmeye çalıştığı "Otoriter Devlet" kuramı. Tam bu anda televizyonu açıyor. "İsrail uçakları savaştan kaçan sivilleri bombaladı. Ortalık çocuk cesetleriyle dolu." Görüntüler akıp gidiyor ekranda. "Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarcadır," demişti. Gözü yeniden öğrencilere kayıyor. Hiçbir şey görmüyor artık: "Hayatımızın öznesi olma hakkımız elimizden alınıyor." Bir baba elinde çocuğunun cesedi, sessiz insanlığa haykırıyor. Duyan yok. Hayır, kimse duymuyor. Minima Moralia'da; "Nazilerin simgesel canavarlıklarından birinde, çok yaşlılar öldürülmüştü," demişti. Şimdiyse çocuklar öldürülüyor. Televizyonu kapayıp arkasına yaslanıyor. Dışarıda öğrencilerin sloganları yankılanıyor. Gözlerini yumuyor, artık hiçbir şey duymuyor, duymak istemiyor.

Walter Benjamin, peşinde Nazi Gestapoları, Fransa'da tutunamayacağını anlamış, gidecek bir ülke aramaktadır. Faşizm onun "çevresini, evini, kitaplığını, arşivini, yakınlarını, kardeşlerini" elinden almıştır. Toplama kamplarından yeni çıkmış Benjamin'i, Brecht Danimarka'ya, Adorno Amerika'ya, Scholem Kudüs'e çağırmaktadır. Ama o İspanya'ya geçecektir. Fransa sınırındaki Fonda Francia oteline yerleşir. 204 numaralı odada beklemektedir. Ancak biraz önce bir görevli Benjamin'e Fransa'yı terk edemeyeceğini bildirmiştir. Çünkü tüm Yahudiler Gestapo tarafından izlenmektedir. Benjamin, derin karamsarlık içinde sonunun geldiğini anlamış, yüksek miktarda morfin alıp yatağına uzanmıştır. Etajerin üzerindeki gazeteyi karıştırmaktadır. "Hayatı gönül gözüyle gördüğünü" söyleyen, geçmiş, anımsama ve bellek uzmanı Benjamin'in gözlerine bir haber takılır: "Yahudilerin bombardımanından sonra bir milyon Beyrutlu evini, yurdunu terk etmek zorunda kaldı." Gözlerine inanamıyor, iyice yaklaşıyor gazeteye. O vakit sadece Yahudi olduğu için gördüğü zulüm ve Nazilerden kurtulmak için on sekiz kez ev değiştirmek zorunda kalışı geliyor aklına. Sonra Viyana... Ama toplayamıyor zihnini. Morfin kanına hakim oluyor, her şey bulanıklaşıyor, hayal, gerçek iç içe geçiyor. Belli belirsiz mırıldanıyor: "Hiçbir kültür belgesi yoktur ki aynı zamanda barbarlık kanıtı olmasın."

Elias Canetti, elinde Körleşme, sayfalar arasında dolaşmaktadır: "Aniden, nasıl olduğunu anlayamadı ama bütün insanlar kitaplara dönüştü. Büyük bir çığlık attı ve ateşin yönüne doğru koşmaya başladı. Koştu, nefes nefese kaldı, kendini küçümsedi, alevlerin arasına daldı ve bir kez daha o yalvaran insan vücutlarının arasında buldu kendini. Bir kez daha korku yakaladı onu ve tekrar Tanrı'nın sesi onu özgür kıldı, tekrar kurtuldu ve tekrar aynı yerden aynı sahneyi izledi. Dört kez kandı buna. Olayların meydana geliş hızı her seferinde arttı. Ter içinde kaldığını biliyordu. Gizli gizli, iki heyecan arasında nefes alabildiği zamanı iple çekmeye başladı. Dördüncü arada, Son Yargı tarafından yakalanmıştı. Evler kadar, dağlar kadar yüksek, gökler kadar büyük dev vagonlar, ikişer, onar, yirmişer, her yönden yok olan sunağa doğru yaklaşıyordu. Sert ve yıkıcı ses onunla alay etti: 'Şimdi kitaplar geliyor!' Kien çığlık attı ve uyandı..." Canetti kitabı bir kenara bıraktı. Gazete sayfalarındaki kıyımlara baktı. Bir devlet sadece öldürerek varolmaya çalışıyordu. Kitle ve İktidar'da "Hayatta kalmanın en adi biçimi öldürmektir," demişti. Hitler'i hükmettiği kitlenin büyüklüğünden başı dönen paranoyak bir yönetici olarak sunmuş, Yahudilere yapılan zulmü Almanya'nın enflasyon deneyimiyle bağlantılandırmıştı. Filistin, Irak, petrol ve paranoya kelimeleri zihninde dolaştı. Masanın üzerindeki kitaba baktı. Derince iç çekti. Körleşme'yi niye yazmıştı?

Artık kanser acılarına dayanamayan Sigmund Freud, doktorundan kendisini uyutmasını, uyuşturmasını istedi. Sanki bir psikanaliz koltuğundaydı. Konuşmuyor, sadece zihnindeki görüntüleri izliyordu. Her şey sise batmıştı. Hayat zihninde akıp gidiyordu. Avrupa'da süren Yahudi kıyımını en acı biçimde yaşamıştı. Üniversiteye kabul edilmemiş, kendisine hep kuşkuyla yaklaşılmıştı. O zamanlar Yahudi olmak demek damgalanmış olmak demekti. Bir Yahudi derneğinde, 70. doğum yılı sebebiyle yaptığı konuşmada: "Yahudi olmak kelimelerle ifadesi o derece imkânsız karanlık duygusal güçleri, aynı zamanda kendi kimliğinin aydınlık vicdanını ve mahremiyetinin ortak zihinsel yapısını paylaşmaktır," demişti. Hitler iktidara geldiğinde 1933 yılında Berlin'de tüm kitapları yakılmıştı. Freud bunu duyduğunda: "Ne büyük ilerleme ortaçağda olsaydık beni yakarlardı," diye tepki vermişti. "Radyoyu açın," diye mırıldandı. Artık yavaş yavaş uykunun kollarına teslim oluyordu. "İsrail uçakları..." Gözlerini daha sıkı kapadı. Hiçbir şey duymak istemiyordu. "Kültür, iç güdüleri önleyemez," demişti. "İnsan ruhundaki ilkel yoketme gücü sökülüp atılamaz." İlk kez haklı çıktığına üzüldü. "Radyoyu kapatın," diyebildi. Uyumak istiyordu, upuzun uyumak.

Stefan Zweig, intihar öncesi veda mektubunu yazıyor. Yahudiliğinin son faturasını ödüyor. Kendisini Avrupalı ve Yahudi olarak tanımlayan Zweig, faşizmin pençesinde yersiz/ yurtsuz olarak savrulduktan sonra "henüz Avrupalı gibi düşünmeyen ve insanlıklarını kaybetmediklerine inandığı" Brezilya'ya gelmiştir. Ancak Hitler onu burada da rahat bırakmaz. Okuduğu gazetede, Nazi güçlerinin Afrika'ya yöneldiğini öğrenir. Eşiyle birlikte derin bir korkuya ve çaresizliğe düşerler. Nazi anlayışının dünyaya hakim olacağı kanaatindedir. Avrupa birliği düşüncesi hayal olmuştur. Militarizmin yükselen grafiği onu iyice umutsuzluğa sevk eder. Diğer gazetede ise "Kana'daki İsrail kıyımı" haberini okur. İntiharından az önce Dünün Dünyası'na şu notları düşer: "İnsanın varını yoğunu zorbalıkla almanın adı apaçık hırsızlık ve soygunculuktur." Zaten bekleyemezdi.

Yönetmen Steven Spielberg çok yorgun. Münih filminin son sahnesini de çekmiş. Film ekibiyle başarısını kutluyor. Schindler'in Listesi'ni çektikten sonra Yahudi topluluğunu ve kökenini kastederek "ben bir gönül borcu ödedim" demişti. Filmde binden fazla Yahudinin hayatını kurtaran Oscar Schindler'in hikâyesini anlatmıştı. Münih filmiyle yeni bir Yahudi ezilmişliğine eğilmiş. Bir grup Kara Eylül militanının 11 İsrailli atleti öldürdüğü Münih Olimpiyatları katliamını konu eden Münih'te, İsrail'in o dönemdeki başbakanı Golda Meir'ın bu olayın öcünü almak için, başında Avner (Eric Bana) adlı bir adamın olduğu bir ölüm timi kurması ve bunların Münih'teki saldırıyı düzenledikleri sanılan bir grup Filistinliyi öldürmesi anlatılmakta. Spielberg filmi için etrafındakilere şöyle konuşmaktadır: "Bu filmi adanmış bir Yahudi, İsrail yanlısı bir Yahudi ama insan olan bir Yahudi olarak yaptım. Bu filmi, her iki ülkeme, ABD ve İsrail'e, olan sevgimden yaptım. Filmin kendisi bir mücadeleydi. Filmi yapmamak için uğraştım ama bu hikaye bir filme konu olmasaydı, filmografimin eksik kalacağını hissettim." İçkiler dağıtılmaktadır, kutlama başlamıştır. İsrail bir kez daha aklanmıştır. Hemen ilerideki evlerin televizyonlarında Kana kasabasındaki katliamın görüntüleri akmaktadır. Ama ölen çocuklar önemsizdir. Çünkü hiçbir zaman bir Spielberg filmine konu olmayacak siyah Arap çocuklarıdır onlar. Manastırda bahçıvanlık yapan Yahudi kökenli filozof, dilbilimci Wittgenstein da Kana'da olanları duymuştur. Ama hiç konuşmamaktadır.

Çünkü ona göre "üzerinde konuşulamayacak konular hakkında susmak" gerek.

"Zenginlik, bir Yahudilik amacı sanılır, genel olarak. Oysa, bundan yanlış şey yoktur. Yahudinin gözünde zenginlik, sadece bir basamak, gerçek amaç için bir araçtır; amma iç dünyasının amacı değildir. Yahudinin gerçek isteği, içinde yerleşmiş ülküsü, moral yükseliş ve daha yüksek kültür seviyesine ulaşmaktır. Yahudi fakiri bile hiç değilse bir oğlunu ne yapıp edip okutur, aralarına profesör, bilgin, müzikçi gibi moral değerlerinin katılması aileye onur verir ve onun başarısı ile kendileri de soylu kişi olmuşçasına bir duygu edinirler." (Stefan Zweig)



Yayın Tarihi : 10.05.2021

 
         
Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 1712