Necip Tosun ::: MAHPES / SELİM İLERİ         
Necip Tosun
Seçtiklerim 
 
 MAHPES / SELİM İLERİ


Balıklar o kadar tenhâydı ki balıklara altın savurdum, suları ışıldasın, parıldasın diye.

Sesim perde perde indi. Ayrılığı, yerinden yurdundan kopartılmayı bilirim, korkunçtur.

Çöllerinden uzak düşenler merhametimi anlasınlar.

Cevap vermediler. Başlarını kaldırmadılar.

Çöllerinden ayrılanlar için yere çöktüm.

Ya benim acıyışlarım... Onlara niye acırım ki? İnsanoğluna acıdım. Mustafa Ağa'ya bile acıdım, adaşım, insan denir mi bilmem, haşmetli kızlarağası. Kaderin insana ödettiği bedel içimi karartır. Şu yeryüzü oldum bittim merhametsiz.

Mustafa Ağa'ydı kapıyı üstüme kilitleyen. Hayatı ilk kilitleyen o değildi.

Mahpeste geçiyor ömür. Elife kavuşacağımı ummaksızın. Kan, ceset, kelle. Kendimi bildim bileli uğultular.

Delinmiş kubbeden ipler sarkıtılıyordu. Derviş Ağa, benliğini yitirmiş, boyuna haykırıyordu. Yadigâr ve Raziye artık ağlamıyorlar.

"... kulların seni kurtarmaya... seni kurtarmaya!.."

Çöktüğüm sedire mıhlanıp kalmış, "Su" diye inledim. Çölde gam çekiyordum. Kim kimi gamlardan kurtarabilir ki?

Aklım eriyip harap olmakta. Sıska bir gövde ve kurumuş bir kafayla diri durmaya çalışıyorum. Azıcık afyon iyi gelirdi. Afyonla hatıralar gönül yakmaz artık.

Mahpesten mahpese hayata yad oldum.

Hangi hücredeyse, kimsesiz otururduk, uzun zaman. İlkyazın sert rüzgârını, ortayazın tomurcuklarını düşledikçe düşler, Yadigâr'a anlatırdım.

Yadigâr'ı ona ben ad eyledim. Başka isim takmışlar, galiba Gülfem. Asıl ismini, doğduğu gün anasının babasının taktığı ismi Yadigâr'a bir türlü söyletemedim. Gülfem'i söylüyor, öteki adını unutmuş görünüyordu. Herhalde rüyalarında yine öyle çağırıyorlar, yine öyle sesleniyorlar, Yadigâr değil, Gülfem değil. Yadigâr'a yaklaşır, her gün eskiyen... daha eskiyen... eskiyen eskiyen, hep eskiyen giysilerini çözerdim.

Nefesim azar, ellerim titrerdi. Ah o hırtı pırtı giysiler! Yaşamak istiyordum.

Kan gördüm. Besbelli, gün eşiğinde yine kan göreceğim. Kızıl gökyüzü silinmiyorsa, fitne girer, fenalık saltanat kurar.

Hele sonyazda büsbütün şenlenen bahçeleri sevdim. Çiçekleri, yaprakları göverten toprak beni istemedi. Yaşadım. Neden bitmediğini sordum ömrün. Besbelli daha uzayıp gidecek.

Mahpeste olduğuma göre, Murad padişahtır. Öyleyse, eşkıya ve zorba, Murad'ın gönlünü karartacak. Birçok perde açıldı, gözüm yaşla doldu: Toprak olan Osman da çocuktu.

Yağan yağmuru severdim, ürkek ürkek yağmura çıkan burmasedefleri.

Sonra görmem, bir daha görmem burmasedefleri. Bu kez son, biliyorum. Ömür artık burada kesilir. Böylesi daha iyi. Yaşamayı istedikçe kan gördüm, ölüm, çığlık, haykırış, son nefes.

Balta hangisiydi? Hançerler, kılıçlar, zincirli topuzlar, mızrak, kama, bozdoğan geçiyordu gözümün önünden.

Top tüfek. Topu tüfeği, silâhı bırakıp koşuyordum çocukluğumun diyarına, gecesinde ay ağıllanır, bulutlar didişir.

Oysa şimdi kilitliyorlar. Rüzgâr gibi koşuşan siyahiler kayboluyor. Kement! O kement ki hep yollarıma atıldı.

Sonbahar geliyordu. Babaannemin, isyan çıkarsa sığınsınlar diye şehrin dışında istediği Taş Kasır'daydım.

Burada Ahmed çok oturdu. İsyan hep çıktı ve isyan hep bastırıldı.

Burada böyle olduktan sonra, taşrada halin çok daha fena olacağını konuşmuşlar. Eşkıya ve zorba türeyecekmiş.

Taş Kasır'da, toprağa değilse bile, burmasedeflerin gümüşten küçücük, daracık yollarına kavuşuyordum.

Ahmed'in kitabesiyle bezenmiş çeşmeden su sesi geliyordu. Su sesi hep gelsin diye çeşmeyi hep açık tutuyordum. Su sesi, ince şırıltı, gümüşten incecik yol. Ruhum şifa buluyordu.

Sesler sesler, nerden geldiğini bilmediğim, bana gelip çarpan sesler:

... devlet ve memleket senin...

... kızılbaş kellelerinden kuleler yapılmadıkça...

... başları cellâdın satın altında yuvarlandı...

... harmanlarda üzerlerine döğen yürütmek suretiyle öldürüldüler...

... başını keserek, cesedini kubbenin altında bulunan çeşmenin önüne bıraktılar...

... devlet ve memleket senin...

Sesler sesler böyle yan yana gelerek benden, mecnundan, meczuptan ne ister bilmem. Kime zararım dokundu ki, Allah neden affetmez bilmem.

Derviş Ağa boyuna haykırıyor: "Devlet, memleket senin!" Ordan oraya seğirtiyor.

Harç, kurşun, ışık fincanları, hepsi dökülüşüyor. Derviş Ağa kolumdan yakaladı, kenara çekti. Her vuruşta, "Bu baltadır! Bu kazmadır!" diyor. Kenardan kenara kaçıyorduk. Kolumu kurtardım, sedire çöktüm.

Ölümü çok eskiden bilirim, babamın zamanı, Ahmed'in zamanı, Osman'ın zamanı.

Ölümü çok eskiden bilirim. Babam buraya karda, tufanda varmış. Büyükannem ona küçük bir gümüş tas göndermiş. Vaktiyle konuşulmuş bir sırmış aralarında: Hemen gel, devlet ve memleket artık senin!

Bu gümüş tası görünce hemen gel!

İki siyahı, ok atmış askerlere. Ben uzletimde, Osman tahtında kalsın uğruna. Ateş ederek, siyahileri oracıkta öldürmüşler.

Osman bu sadakati bildi mi? Kimdiler? Çölden gelmişler, fakat çöl onları unutmuş. Ateşle yere çakıldılar.

İçimde yangın vardı. Yadigâr'ın ut yerini okşardım.

İnce şırıltı sonbaharda biraz ürpertiyordu. Gece inmişti. Bahçede, gördüm, birkaç ateşböceği çırpındı.

Çocukluğumun diyarında da çırpınırlardı, eflâtun ışıltılarla. Güz geldikçe. Güz gelirdi ve dağlar da eflâtun olurdu. Güz gelir, ateş böceklerinin ışıltısına melâl yapışırdı.

Hissettim ki, gıyabımda pek çok konuştular. Melâl bana yapıştı. Eşkiya ve zorba kendileriydi: Vezirler, ulema, ocak ağaları, kızlarağası, asker. Çıkageldiler, sekiz on kişi. Taş Kasır'da iken Yeni Saray'a göç ettirdiler.

Çırpınan ateşböcekleri arkamda kaldı, Taş Kasır'ın bahçesinde.

Yolda serin geceyi kokladım.

Doğuda gökyüzü kızıldı. Gökyüzü kızarmışsa fitne baş gösterir. Savaş çıkar, çok kan dökülür. Korktum, gökyüzünün kıpkızılından. Şehirde veba görülür. Yalan dünyada veba ateş salar. Gam, keder, üzüntü çok olur. Bilirim, cenge giden asker dönmez.

Gümüş tasta karanfiller. Yaprakları kıvrım kıvrım.

Birçok ad san geçip gitti. Gönlüme karanlık bulaştırdılar. Ahmed'in camiinde yalnız kalmak istedim. Toprağa kavuşmak için Allah'a yalvardım.

Dört bir yanım ziynetli ve haşmetliydi. Lâkin bir kırık çini gördüm: Söndükçe sönen narçiçeği kırmızısı, kırığında kir tutmuştu.

Camiden çıktım. Kırık çini kalbimi yordu.

İçi dışı al çuhadandı arabanın. Fakat bu araba ne kadar eski! Dört beyaz at çekiyor. Fakat atlar ne kadar yaşlı! Çekmiyor, âdeta sürüklüyorlar arabayı.

Daha gün doğmadan gökyüzü niye kızıl? Kimseye sormadım. Vaktiyle, suların parlayışıyla kararan gökyüzünü ve yeryüzünü de sormamıştım. Sormamayı, susmayı, istememeyi çocukken öğrenmiştim. Daha çocukken ayaktan düştüm, yıkıldım.

Bu yorgun atları arabaya niye koştunuz? Sormadım.

Yazık, günah değil mi? Sormadım.

Arabada giderken gün ağıyordu. Birinci Avlu'da serviler kızıl, kıpkızıl. İşte ilkgüzde keder.

Ruhum burda gam bucağında kaldı, gövdeme sarmaşık. Ve öteki ruhum uçup gitti.

"Su" diye inledim. Çölde gam çekiyordum.

Gam çektim. Başka bir şey yoktu.

İçeriye ihtişamla girdi. Mahpesime. Sarığının ucunda Peygamber Efendimizin altından ayak izi.

Ben, dünyanın fitnesi altını balıklara saçtım.

Acınarak gülümsüyordu. Çehresi değirmi, teni beyaz, gözleri de sakalı gibi balrengi.

Aynadan görmüştüm: Çehrem, sakalım, gözlerim onunkileri andırır. Kara sarı benzimi saymazsak. Ve elginliğimi, ezginliğimi.

Kendi kendimeydim. Kendi kendime konuşuyordum. Yalnız yaşayanlar çoktan iki kişi. Yanıma yaklaştı, "Sen kendini bilmezsin", fısıldayarak söylemişti. Ağabeyim Ahmed bana derviş tabiatını gösteriyor. Gam çektiğimin farkında değil. Yürüyor, yanıma geliyor, halime üzülüyor.

Ahmed, bir yaş büyüğüm. Kaftanı zeytuni. Beyaz samur gömülmüş kaftana.

"Sen kendini bilmezsin..."

Oysa kara kara burgaçlardan geçerek, kara kara burgaçlarda kaybolarak hatırlıyordum, bir bahçede Ahmed'le annesini, tarhlardan taşan manisalâlelerini. Doğduğum zaman gözleri buğulanmış bir kadın. Sonra ismi hoşuma gidiyordu: Handan. Handan Handan! Çok hoşuma gidiyordu.

Ahmed'le annesi bahçeden geçiyorlar, esen yelde manisalâleleri titreşiyor ve akşam oluyor. Bahçedeki gündüz vaktini, beyazlı sarılı, allı morlu manisalâlelerini, anayla oğlu yeniden görüyorum.

Onları sevmek istiyordum.

Herkesi sevmek istiyordum.

Sultan Ahmed Han bin Sultan Mehmed Han At Meydanı'nda bir cami istemişti, Ayasofya'yla yarışsın. Geldi gitti mahpesime, mağrur, merhametinde kibirli, anlamaz düşünerek beni, küçümseye küçümseye.

Konuşacak oldum: "Çinileri..."

"Anlamaz, sayıklar" dedi.

Sayıklamıyordum. Gönlümden geçen, çinilerde meleklerin çiçekleriydi.

Güzdü, temel kazılmaya başlanmış. "Muhteşem bir cami olacak. Adımla anılacak."

"Arslanhaneyi, filhaneyi ne yapacaksın?" Sormuştum, çünkü zavallı filler ve arslanlar... Halk, ahali, gelip görür, eğlenirdi. Meleklerin çiçeklerini unutmuştum.

Filhaneyi, arslanhaneyi başka yere taşıyacaklarmış. Ben ki yaralı hayvan, bilmez miyim o yırtıcı hayvanların, yerinden yurdundan kopartılmışların haykırışını.

O da bana sordu, Ahmed: "Sen nerden biliyorsun filhaneyi, arslanhaneyi?.."

"Burdan, kafesimden işitirim. Esaretlerini dinlerim."

Sinirlendi, soğudu bana. Hışımla çıkıp gitti.

Sonra rüyamda gördüm: Güzün altın kazmayla temel attı. Hep altın. İlk toprağı attı. Rüyamda, Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri, dua ediyordu, altın kazmanın kirini pasını görmezden gelerek.

Zamanı çözemem. Fakat nice zaman var ki, Ahmed uğramamış, birbirimizi görmemişiz. Sarılmak istedim.

Ahmed geri çekildi. Yamacındaki herifler beni yere çökerttiler. Bahçe, oğul, Handan Sultan, akşamda bahçe kokusu, bastırdıkça bastıran akşam, insanın insana duyacağı şefkat yok oldu. Ruhum uzaktan seyretti.

Gözlerimi Ahmed'den kaçırdım.

Sevdiğim herkesten kaçırdım gözlerimi.

Zira kabı dar Ahmed bana bakmaz olmuştu. Kişi sevmediğinden kaçağan olur, uzaklaşmak ister.

Demirli pencereden gördüm: Kiraz ağacı çiçeğe durmuş. Ahmed'e geçmiş yaz mevsimlerini hatırlar mısın demek geçti yıkılmış içimden. Sustum.

"Konuşmaz" dedi Ahmed. "Kardeşim Mahmud konuşurdu, babam sonsuza dek susturdu. Mustafa ise hiç konuşmaz..."

Mahmud celâlileri öldürmeye gidecekti. Babam Mahmud'u boğdurttu. Tılsımlar yaptırtan annesini, tılsımlar yapan şeyhi.

Demirli pencereden gördüm: Görüp görebileceğim yalnızca iki dal... kiraz çiçekli iki dal. Demek aylardan ortayaz. İlkyaya bir şey kalmamış.

Demirli pencereden gördüğüm gökyüzü, sorguçtaki ayak izinden küçük. Gökyüzünün mavi minesi inadına parlak.

Babamın şehzade olduğu şehirde de kirazlar bembeyaz çiçek açardı ve baharlar dökülür, meyve pıtrağı başlardı. Ahmed'le birlikte gökyüzünde yıldız sayardık. Gaddarın ve ıstırap çekenin birlikte yaşadığı yeryüzü kaybolur, sadece gökkubbe kalırdı. Yıldızların sayısını karıştırdıkça gülüşürdük.

Ağabeyim Ahmed'e sokulurdum. Yıldızların sonsuzluğundan mı korkardım?

Handan Sultan, Ahmed'le oynadığımız bahçeye ansızın gelmiş, boynundaki inci gerdanlık sedeflenmiş,

Handan Sultan da sayrı Mustafa'ya annesiymişçesine gülümsemişti.

Daha o zamandan pürtlek gözlerimin taa içine bakmıştı. İnce bir el yanağımda gezinmiş, pürtlek gözlerime dokunmuştu. "Sen de bir oğulsun." Handan Sultan'a oğul muydum? Babama oğul muydum? Anneme oğul muydum?

Karşımda ve mahpesimde gidip geliyordu Ahmed. Gözlerimi gökyüzünden, esen yelin titrettiği manisalâlelerinden, Handan Sultan'ın anne hatırasından, kiraz çiçeklerinden kopartıp almak istercesine.

Gidip geliyordu. "Canın mı çekti?" diye sordu.

Canım neyi çekti? Nihayetsiz gökkubbeye yeniden kavuşmak. Boydaşım Ahmed'le yıldızları saymak. Cellât yaklaşıyorsa ağabeyim Mahmud'a, cellâdı durdurmak. Başımı salladım.

"Canın kiraz mı çekti?" diye sordu.

Bu kez baş indirdim. Yanlışa susayım daha iyi.

Kuşhane Mutfağı'ndan Ahmed'le ikimiz süzme miskli aşure yemiştik. Hissettim ki, Ahmed o aşureyi hatırlar.

Kuşüzümleri bademler. Buğday gönlümü okşadı. Büzüşük büzüşük, şuruplu kirazlar. Bir daha muharrem mi gelmedi, kirazlar mı muharreme rastlamadı, bir daha kirazlı aşure yemedim.

Ahmed servi boyuyla çekti gitti.

Sonra başka kapıları da kilitlediler. Sustum. Anahtarların şakırtılarını dinledim.

Veda etmeden gittiler.

Zamanı bekledim. Ertesi yazlar, demirli pencereden gördüğüm kiraz ağacı çiçek açmadı. Babamın şehzade olduğu şehir, çocukluğumun diyarı, yıldızlarını saydığımız nihayetsiz gökyüzü, padişaha hayatımı bağışlattıran inci gerdanlıklı kadın ebediyen kayboldu. Hepsi hayatımdan kayboldu.

Bu kez son, biliyorum. Bir daha kubbeyi delmezler. Veda etmeden gidiyorlar. Hiçbir zaman veda etmezler.

Bir daha kapı açılmaz, kubbe delinmez.

Aslında, hayatım... burmasedeflerin gümüşten incecik yollarında yürümek isteyenlerin, kelepçelenmişlerin hayatı, kayboldu.

Kimse bilmez, bazı geceler ince bir su şırıltısı işitirim, taa uzaklardan, ağlayışı andırır bir şırıltı. İçim ürperir.


Yayın Tarihi : 2.9.2015

 
         
Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 1039