Necip Tosun ::: TAHSİN YÜCEL / MEKTUPLAR         
Necip Tosun
Seçtiklerim 
 
 TAHSİN YÜCEL / MEKTUPLAR


Kapı birden açılıp da Abuzera içeriye girince, Medet sevinçle yerinden fırladı.

"Buyur, Abuzera, hoş geldin," dedi. "Allah senden razı olsun: en sonunda boş bir zaman buldun demek."

Abuzera gülümsedi, ama her zamankinden de yorgun görünüyordu: derin derin soluyor, gözleri de bir tuhaf bakıyordu, boş kaldığı için gelmiş olamazdı. Ancak Medet ilk düşüncesine öylesine sarılmıştı ki hiçbir şeyi görecek durumda değildi. Koynundan bir deste zarf çıkarıp Abuzera'ya uzattı.

"Hangisinden başlarsan başla," dedi.

"İyi, güzel de zaman nerede?" dedi Abuzera. "Çok mu yaşlandım, nedir, hiçbir işe yetişemez oldum. Müdür Bey gene çok kızdı bugün; herkesin önünde sıçıp sıvadı: hapisanenin her yanını bok götürüyor; bugünden tezi yok, ne yap yap, temizle ortalığı dedi. Emir emir, ne diyeceksin! Bütün gece temizlik yapacağım, hepsinden önce de senin buradan başlayacağım."

"Akşam akşam mı?"

"Heye, akşam akşam."

"Ben odamı kendim siler süpürürüm."

Abuzera başını salladı.

"Olmaz," dedi. "Mahpus temizliği başka, devlet temizliği başka."

Ayaklarını sürükleyerek dışarıya çıktı, birileriyle fısıl fısıl bir şeyler konuşarak sağa doğru uzaklaştı. Bir süre sonra, kova, süpürge ve faraşla geri döndü, beton döşemeyi ağır ağır süpürdü, sonra kovadan çıkardığı bir kirli bezle silmeye girişti. Bu arada, Medet'in yardım önerisini bir kez daha geri çevirdi: bir zılgıt da bunun için yemek istemiyordu. Lambayı yaktı. Elinde bir başka ıslak bez, duvardaki kurumuş sivrisinek kanlarını görülmedik bir özenle silmeye başladı; ama aldığı sonucu beğenmedi, dışarıdan bir temiz bez daha getirdi; ortasından ikiye bölüp birini kovada ıslattı; ıslağını sağ eline aldı, kurusunu sol eline; sağ elindekiyle kan lekesini silip sol elindekiyle ıslak yeri kuruladı. Ama sanki bile bile uzatıyordu işi; arada bir, belli etmemeye çalışarak, göz ucuyla Medet'e bakıyordu.

Ancak Medet, Abuzera'nın varlığını tümden unutmuşa benziyordu: yatağının üstüne bağdaş kurup oturmuş, mektupları önüne yaymıştı, her birini tek tek açıp bir süre gözden geçiriyor, sonra okumuş da iyi haberler almış gibi gülümseyerek zarfına yerleştirip bir başka mektuba uzanıyordu.

Abuzera durdu.

"Medet," dedi.

"Buyur, Abuzera."

"Bu gece bütün işlerini bitireceğim şu hapisanenin. Yarın bu zaman da gelip mektuplarının hepsini okuyacağım, sana."

"Söz mü?"

"Söz."

"Bir oğlunun başı üstüne mi?"

"Bir oğlumun başı üstüne."

Medet mektuplarını toplayıp yastığının altına koydu, sonra, isteğinin gerçekleşmesi bu beklenmedik akşam temizliğinin bitmesine bağlıymış gibi, Abuzera'nın devinimlerini izlemeye başladı. "Bilseydim, böyle duvarda öldürmezdim şu meretleri," diye düşündü: bu meretleri böyle duvarda öldürmeseydi, mahpuslar daha düzenli, daha temiz olsalardı, Abuzera böyle her gün burnundan solumazdı, hem de hücreliklerin mektuplarını okumaya bol bol zaman bulurdu. Ama Abuzera' iyi adamdı: söz vermişti, yarın okuyacaktı nasıl olsa. Gene de sözünü bir kez daha doğrulatmak istedi.

"Abuzera, söz söz, değil mi?" diye üsteledi.

Abuzera irkildi, gülümsemeye çalıştı, beceremedi, gözleri Medet'in gözlerine takılıp kaldı.

"Abuzera, neden böyle bakıyorsun?" dedi Medet.

"Nasıl bakıyorum ki?"

"Bir tuhaf bakıyorsun."

"Sana öyle geliyor," dedi Abuzera, gene sivrisinek lekelerine döndü.

Dört duvarın dördünü de silip bitirdi böylece. Arkasından, tavan süpürgesini aldı, tavanda, duvarların birleştiği yerlerde, haftalardır birikip tozlarla ağırlaşmış örümcek ağlarını temizledi. Bu işi de bitirdikten sonra, hücrenin lambasını söndürdü, geldi, yatağın üstüne, Medet'in yanına oturdu. Çok yorulduğu belliydi: soluyup duruyordu.

"Abuzera, ışığı neden söndürdün?" dedi Medet.

"Ampul çok kirlenmiş, sileceğim," dedi Abuzera.

"Peki, neden silmiyorsun?"

"Soğumasını bekliyorum."

"Tamam, anladım."

Medet nereden geldiğini bilmediği bir hüzünle içini çekti. Sonra, yukarıdaki küçücük pencereden vuran belli belirsiz ışıkta, Abuzera'nın, gözleri yukarıda, sönmüş ampulde, kımıldamadan oturuşuna bakınca, arada hiçbir benzerlik bulunmadığını bile bile, boynundan asılıp öylece kalmış bir adam olarak düşledi onu, iliklerine dek ürperdi. Belki düşünün geçerliliğini denemek, belki de, tam tersine, bu düşten kurtulmak için, "Abuzera," diye kekeledi.

"Ne var?"

"Hiç."

Abuzera ellerini dizlerine bastırarak doğruldu, yatağa basıp iskemlenin üstüne çıktı, ellerini ampule doğru uzattı. Medet, oturduğu yerden, takılı ampulü çıkarıp bezle uzun uzun sildiğini, sonra, belli etmemeye çalışarak, bu ampulü cebine koyup öteki cebinden başka bir ampul çıkardığını, eski ampulün yerine bu ampulü taktığını gördü. Çıkarılan ampul bozuk olmadığına göre, bunu neden yaptığını anlayamadı, hâlâ az önceki imgenin etkisi altında olduğundan, anlama yolunda fazla bir çaba da harcamadı. Yalnız, Abuzera elektrik düğmesini çevirip de hücre göz kamaştırıcı bir ışığa boğulunca, Medet zangır zangır titremeye başladı. Kucağındaki mektuplar oraya buraya dağıldı.

"Medet, oğlum, sana ne oldu böyle?" dedi Abuzera, gülümsemeye çalıştı. "Medet, oğlum, böyle neden titriyorsun ki?"

Medet ellerini gözlerine götürdü, sıkı sıkı bastırdı bir süre.

"Abuzera, bu işte bir iş var," diye kekeledi.

"Ne işi? Ne işi olacak ki?" diye sordu Abuzera. "Ampulü temizledim. Müdür Bey kızmasın diye. Müdür Bey böyle görse de azar mı işitseydim? Başka ne işi olacak ki?"

"Yok, hayır, bu işte bir iş var işte," dedi Medet. Gözlerini Abuzera'nın gözlerine dikti: "Bir iş var," diye yineledi: "Sen ampulü temizlemedin, değiştirdin: benim emrim geldi."

Abuzera irkildi, bir akıma kapılmış gibi tepeden tırnağa titredi, bir Medet'in yüzüne, bir önüne baktı bir süre, sonunda kendini topladı.

"Yok, lan!" diye gürledi, gene yanına oturdu. "Yok, lan, deli misin, nesin sen de! Buluttan nem kapıyorsun! Lambayı temizlemekten ne çıkar? Hadi, de ki değiştirdim. Değiştirmekten ne çıkar? Emir memir gelmedi." Neredeyse bağırarak konuşuyor, Medet'i her şeyden önce sesinin gücüyle haksız çıkarmak istiyordu sanki. Ama Medet söylediklerini işitmemiş gibiydi.

"Emrim geldi," diye yineledi.

Abuzera daha çok titremeye başladı, en çok da dudakları titredi.

"Buluttan nem kapıyorsun, seninle konuşulmaz," diye homurdandı, kalktı, kovasını, faraşını, süpürgesini, bezlerini topladı, kaçarcasına çıkıp gitti.

Medet'in tüm varlığına öyle bir şaşkınlık yerleşmişti ki, Abuzera'nın sözlerini anladığını, hatta çıkıp gittiğinin ayrımına vardığını bile söylemek zordu. Gözlerini kör edici ışığa dikmiş, öylece titreyip duruyor, sözcükler diline yapışmış da koparıp atmaya çalışıyormuş gibi, "Emrim geldi, emrim geldi, emrim geldi," diye yineliyordu durmadan. Ama, öyle görünüyordu ki, bilincinde olmamakla birlikte, bu iki sözcüğü böyle hiç durmadan yineledikçe, göndergeyi olmasa da etkisini bir ölçüde azaltıyor, daha doğrusu kendi dışına yansıtıyor, yavaş yavaş, kendi kendine değil de bir başkasına söylüyormuş gibi, görece bir rahatlık duymaya başlıyordu.

Böylece, biraz geç de olsa, alışılmış ortamına döndü, dağılmış mektuplarını daha da dağıttı, sonra hızla toplayıp sıraya koydu. Elindeki desteye bakarak gülümsedi.

Medet hep yapardı bunu, günde on kez, yirmi kez, otuz kez yapardı: gelişlerine göre sıraya koyardı mektuplarını. Kaç gündür, kaç haftadır buradaydı, bunu bilmezdi, ama zarfları, pulları, damgaları, yazıları, mürekkepleri, özellikle de, içerikleri arasında fazla bir fark bulunmamasına karşın, anasının mektuplarının sayısını ve sırasını bilirdi, bu sıraya göre, kaşla göz arasında toplayıp destelerdi onları. Koğuştayken, arkadaşlar başına toplanır, mektupları sıraya koydurtup dostça gülümserlerdi. O zamanlar sık sık okuturdu mektuplarını, arkadaşlar her istediğinde yeni baştan okurlar, yanıt yazmalarını isteyince de fazla nazlanmadan yazarlardı. Bu hücreye geleli beri, açıp boş boş bakmakla yetiniyordu yalnızca, gene de sırayı şaşırmıyordu. Bir kez daha denedi becerisini.

Son mektubu zarfından çıkarıp bir kez daha gözden geçirmek üzereyken, Abuzera elinde tepsiyle içeriye girdiğini gördü, yastığın altına sokuşturdu hepsini.

"Bakıyorum, gene ananın mektuplarına dalmışsın," dedi Abuzera. "Ne bulursun, bilmem ki, hepsi aynı: selam dua, selam dua! Ama yarın okuyacağım hepsini sana. Söz söz! Gel, yemeğini ye şimdi!"

Medet mektuptan başını kaldırmadı.

"Hep böyle diyorsun, ama hiç okumuyorsun," dedi. Çok bir zamanını almaz ki!"

Abuzera tepsiyi küçük masanın üstüne koydu.

"Ulan, Medet, sen de hep kendini düşünürsün," dedi. "İşten zaman mı kalıyor ki! Bak, saat kaç oldu, ben hâlâ koşturuyorum. Senin yemeği bile ancak şimdi getirebildim. Hadi, gel: yemek çok güzel bu akşam: etli kuru fasulye, pirinç pilavı, hoşaf. Hadi, kalk."

Medet mektubu zarfına koyup masanın başına geldi, ama tepsiye ve üstündekilere bakmadı bile.

"Abuzera, hiç canım çekmiyor," dedi.

"Canım çekmiyor ne demek?" diye atıldı Abuzera. "Gençsin, canın çekse de yiyeceksin, çekmese de. Yoksa ananın yanına bir deri bir kemik mi dönmek istiyorsun?"

"Anamın yanına mı?"

"Heye, ananın yanına! Gün doğmadan neler doğar," dedi Abuzera, ağzına bir kaşık kuru fasulye alıp ağır ağır çiğnedi, dudaklarını şaklattı, sonra gene kuru fasulyeye daldırdı kaşığı, ama, bu kez kendi ağzına götürmek yerine, Medet'in ağzına uzattı, küçük bir çocuğa ya da bir hastaya yedirmek ister gibi, yumuşak, güleç, titrek bir sesle, "Hele bir tadına bak şunun, benim hatırım için," diye dayattı.

Gözleri gene değişmez bir noktaya dikili, ağzına verilen lokmayı ağır ağır çiğnerken, Medet etli kuru fasulyenin sık sık özlenen tadını duymaktan çok, sesini dinler gibiydi. Ama yüzünün kimi zaman gevşeyip kimi zaman gerilmesine bakılırsa, etli kuru fasulyenin tadı hep aynı şeyi söylemiyordu.

"Abuzera, bu yemek karavanada pişmemiş: besbelli, benim emrim geldi," dedi, eli içgüdüyle gırtlağına gitti.

Abuzera yapay bir öfkeyle kaşlarını çattı.

"Deli herif! Deli herif!" diye homurdandı. "Bu akşam sana ne oldu, bilmem ki! Buluttan nem kapıyorsun, bir emirdir tutturmuşun! Gelmedi işte. Gelmedi diyorum sana! Gelmiş olsa, Müdür Bey bana söylemez mi? Hadi, soğutmadan ye yemeğini!"

"Bir oğlunun üstüne yemin eder misin?"

"Bir oğlumun ölüsünü öpeyim ki gelmedi. Hadi, al kaşığı da ye şu yemeğini."

Medet pek inanmış gibi görünmedi, ama ellisini geçmiş bir adama saygı göstermek gerekirdi: küçük masayı yatağa doğru çekip kaşığı eline aldı. Kaşığı eline aldıktan sonra da, belki gerçekten çok acıktığı, belki evde pişmiş kuru fasulyeyle pirinç pilavının nicedir damaklarında duymadığı tadına karşı koyamadığı için, sindire sindire yedi.

Abuzera da iskemleyi biraz geriye çekip oturdu, ilk kez tanık olunan bir olayı izler gibi, ilgiyle, neredeyse soluk bile almadan izledi yemesini, tabakların dibini ekmeğiyle sıyırmasından sonra da tepsiden kaşığı alıp eline verdi.

"Hadi, arslanım, hoşafını da iç bakalım," dedi. "Şimdi koğuşlarda millet hoşafı çoktan bitirdi."

Medet hoşafını da bitirdi. Kaşığını tabağa bırakıp başını kaldırdı. Abuzera'ya baktı, belki tokluğun, belki, "Şimdi koğuşlarda millet hoşafı çoktan bitirdi" sözünün etkisiyle, bir çocuk gibi gülümsedi. Abuzera da gülümsedi. Arkasından, hep gülümseyerek, bir yanı hafiften kızarmış, geri yanı sapsarı, kocaman bir güz elması çıkardı cebinden, gömleğinin ucuyla parlatıp Medet'e uzattı.

"Yengen vermişti," dedi.

Medet'in yüzündeki gülümseme daha bir belirginleşti. ,

"Abuzera, kalıbımı basarım ki bu elma cıngırdaklı," dedi.

"Efendim?"

"Bu elma cıngırdaklı."

Elmayı Abuzera'nın elinden alıp kulağına götürdü, usulca salladı, yüzündeki gülümseme tüm varlığına yayılır gibi oldu.

"Ben bilirim, söylemiştim: cıngırdaklı," dedi.

Abuzera hiçbir şey anlamadı, boş boş baktı yalnızca. Ama Medet, küçükken, eline ne zaman bir elma geçse, hemen kulağına götürüp sallayarak cıngırdaklı olup olmadığına, yani çekirdeklerinin kapçıklarından kopmuş olup olmadıklarına bakar, kopmuşlarsa, sallayınca hafiften ses veriyorlarsa, sevinçle, "Cıngırdaklı!" diye haykırır, sonra, başka bir dünyanın seslerini dinlemek istercesine, arada bir kulağına götürüp sallamak üzere, bu elmayı bir yana koyar, çürümeye yüz tutmadıkça ya da eline daha büyük, daha parlak bir cıngırdaklı elma geçmedikçe yemezdi. Elmayı yatağın üstüne bıraktı.

"Yesene," dedi Abuzera.

"Sonra yerim. Sen şu mektupları okuduktan sonra."

Abuzera sırtına zorlu bir ağrı saplanmış gibi titredi, yüzünü başka yana çevirdi. O dakikaya dek hiç de böyle bir düşüncesi varmış gibi görünmezken, birden kalktı, tepsiyi aldı.

"Şu senin çarşafları da getireyim," dedi.

"Ne çarşafı?" diye sordu Medet, korkuyla gözlerine baktı, gözlerinin ta içine.

"Hâlâ anlayamadın mı? Bugün büyük temizlik günü," dedi Abuzera, hızla çıktı hücreden.

Birkaç dakika sonra, kucağında temiz çarşaflarla döndüğü zaman, yüzü yitirdiği gülümsemeye yeniden kavuşmuştu. Medet'se, temiz çarşafları görür görmez, bir kez daha, "Emrim geldi," dedi, ama içinden mi geçirdi, yoksa Abuzera'ya mı söyledi, ayrımına bile varmadı. Boş gözlerle Abuzera'nın devinimlerini izledi yalnızca. Abuzera, "Kalk, şu iskemleye geç de çarşafları değiştireyim," dediği zaman da hiç yerinden kımıldamadan, boş boş bakmakla yetindi gene.

Abuzera elini omzuna koydu, hafifçe sarstı.

"Medet, oğlum, ne oluyor sana böyle? Uyanık uykulara mı daldın?" dedi. "Az kalk da şu çarşafları değiştireyim."

O zaman toparlanır gibi oldu Medet, gene de yerinden kalkmadı.

"Sen bırak, ben sonra değiştiririm," dedi.

Ama Abuzera bu akşam her şeyi kendi eliyle yapmaya kararlı görünüyordu: Medet ister istemez kalktı; ökçeleri terlik gibi bastırılmış yemenilerini ayaklarına geçirip birkaç adım uzaklaştı yataktan. Birden başı döndü, güçlükle iskemleye oturdu, gözlerini ovuşturdu. Sonra, oturduğu yerden, gene boş, bomboş gözlerle, Abuzera'nın devinimlerini izlemeye başladı: Abuzera, kendisinden yana dönmemeye özen göstererek, ağır, ikircikli, neredeyse korkak devinimlerle, kalın, boz çizgili kirli çarşafları çıkarıyordu. Medet birden döndü, gözlerini masanın üstünde duran tertemiz ak çarşaflara dikti, kımıldamadan, neredeyse soluk bile almadan, bu çarşaflara baktı bir süre, "Benim emrim geldi, besbelli," diye söylendi. Sesini yükseltmek, Abuzera'ya tek bir gece için çarşaf değiştirmenin gereksiz olduğunu söylemek istedi. Ama, tam bu sırada, Abuzera yastık yüzünü çıkarınca, anasının mektupları yerlere saçıldı. Kendisi mektupları toplamak için kalkmaya davranırken, Abuzera'nın bu işe çoktan girişmiş olduğunu, mektupları yaşından beklenmeyecek bir çabuklukla toplayıp destelediğini, sonra, elinde mektuplar, şaşkın şaşkın dikilip durduğunu gördü.

"Bana ver, Abuzera," dedi.

Mektupları alışılmış sıralarına göre, şaşırtıcı bir hızla destelemeye girişti. O bitirdiği zaman, Abuzera da yeni yeni çarşafları yerleştirmiş, kendisine bakıyordu. Göz göze geldiler. Abuzera gülümsedi. "Devlet temizliği bitti, her iş bitti. Şimdi güzel bir şeyler anlat da dinleyelim, Medet Ağa," dedi. Medet'se, hep bu dakikayı beklermiş gibi, destenin sonlarındaki mektuplardan birini çıkarıp ona uzattı.

"Şunu bana oku," dedi. "Sevdiklerinin başı için."

Abuzera içgüdüyle ellerini geriye çekti.

"Yarın... Yarın," diye kekeledi. "Yarın, öğle yemeğinde. Böyle konuşmadık mı seninle?"

"Yarın, öğle yemeğinde," diye yineledi Medet. "Yarın öğle yemeğinde ben nerede olurum kimbilir!" Gözlerini

Abuzera'nın gözlerine dikti birden, kımıltısız, kaşları çatık, bir süre baktı böyle. "Abuzera, sen okuma yazma bilmiyorsun," dedi. "Nasıl düşünmedim? Sen okuma yazma bilmiyorsun."

Abuzera kıpkırmızı kesildi. Karşı çıkmak, bu sözleri yalanlamak istedi, ama, bunca yalan ortasında, bu yalanın yalanlığını gizlemeye pek de gerek bulunmadığını düşündü. Boynunu büktü.

"Doğru, bilmiyorum," dedi. "Bilmiyorum, Tanrının bildiğini kulundan ne diye saklayayım?"

"Neden söylemedin ki?"

"Hiç de bilmez değilim: imzamı atmayı beceriyorum," dedi Abuzera, gülümsedi. "İster inan, ister inanma, bizim köroğlunun imzasını da atarım, o unutur, ben ona yeni baştan öğretirim," diye ekledi.

Gene gülümsedi. Anlaşılan, havayı yumuşatacak bir yanıt bekliyordu Medet'ten. Ama Medet bir başka sesi dinler gibiydi.

"Emrim geldi," diye söylendi.

"Ne ilgisi var bununla?" diye atıldı Abuzera, gülümsemeye çalıştı: "Ne minarede sepet, oğlum! Sen buluttan nem kapıyorsun."

"Biliyorum, bir ilgisi var," dedi Medet, gözlerini ayaklarına dikti, ayakları yemenilerinin içinde titriyordu.

"Sen bu akşam bir tuhafsın, oğlum," diye söylendi Abuzera, sonra sesini yükseltti: "Hadi, şöyle oturalım da biraz konuşalım." '

"Konuşulacak bir şey yok ki."

"Yok mu? Konuşulacak hiçbir şey yok mu diyorsun?" ,

"Yok."

"Öyleyse ben gidiyorum. Sana hayırlı geceler."

"Sana da," diye yanıtladı Medet, ama yerinden kalkmadı, başını bile kaldırmadı. Abuzera'nın usulca çıkması, kilidin içinde anahtarı iki kez döndürmesi benliğinde hiçbir yankı uyandırmadı. Dışarıdan gelen birtakım ayak sesleri, birtakım fısıltılar da uyandırmadı. Şimdi ayrımında olduğu bir şey varsa, o da yemenilerinde titreyen ayaklarıydı. Sonra, kendi isteminden bağımsız, başlarına buyruk olarak, döşemede çıkardıkları tıpırtıyı duydu. "Allah Allah! Kalkıp yürümeye başlamışım da görmüyorum," diye geçirdi içinden. Yemenilerini çıkarıp yatağın üstüne bağdaş kurup oturdu. Titremesi tümden geçmediyse de azaldı. Elindeki mektuplara dikti gözlerini, sıralarını değiştirdi, yeniden sıraya koydu, sonra, birinciden sonuncuya, tek tek gözden geçirdi hepsini, içini çekti, "Son dokuzu okunmadı," dedi kendi kendine. "Dokuz dokuz kör tıkız: hiç okunmayacak besbelli."

Mektupları koynuna soktu. "Hiç ama hiç," diye yineledi.

Medet, akşamdan beri ilk kez, geldiğinden kuşku duymadığı "emrin" içerdiklerini somut olarak gözlerinin önüne getirmeye çalıştı. İnsanları nasıl asarlardı, hiç görmemişti. Koğuşta kaldığı sıralarda, arkadaşlar anlatmıştı yalnız; ama arkadaşların anlattığı "emri gelmiş" bir adamın göremeyeceği, belki de hiç mi hiç ilgilenmeyeceği bir şeydi: üç direk arasında, yağlı bir ipte sallanan, boynu bükük, gözleri açık, dili dışarıda bir ölü. İnsan bu üç direğe doğru nasıl yürürdü, bu üç direğin altında nasıl durur, boynunu yağlı ilmeğe nasıl uzatırdı? İlmek gırtlağı kapınca neler duyardı? Daha çok acı mı, daha çok korku mu? Yoksa hiçbir şey mi? Ayaklar boşlukta kalıp da urgan boyuna oturunca, gırtlak çoktan kapanmış olacağına göre, ciğerden kopan çığlık nereye giderdi? Donup kalır mıydı gırtlakta? Yoksa bedenin, ellerin ve ayakların birkaç saniye sürdüğü söylenen çırpınışları bu çığlığın çıkacak bir yol bulmak için var gücüyle dört bir yana seğirtmesinden mi doğardı? Medet kaç yıldır hep bunu ve buna benzer ayrıntıları bilmek istemişti. Koğuştaki arkadaşlar hiçbir şey anlatmamışlardı bu konuda. Yalnız bir kez, yaşlı bir müebbet, asılmış bir adamın ayaklarını anlatmıştı koğuşta, ayakların, çok kısa bir süre kıvrılıp yukarıya doğru çekildikten sonra, birden gevşeyip boşlukta sallanmaya başlamasını, şalvarın dizlerindeki yamayı, kunduranın tabanındaki yarım pençeyi, çorabın ökçeyi bir parmak aşan yırtığını anlatmıştı. Daha da anlatacaktı, belki daha yukarılara, ellere, kollara, göğüse, gırtlağa, gözlere, hatta saçlara dek gelecekti, belki darağacına doğru yürüyüşü, urganın gırtlağı kapışını, ciğerlerden dünyanın tüm seslerini bastırmak üzere fışkırdıktan sonra, kapanmış gırtlağa çarpıp parçalanan çığlığı da anlatacaktı, ama birkaç kişi birden, "Yetti, lan, kes artık!" diye bağırmıştı. O da susmuş ve bir daha konuşmamıştı.

Yaşlı müebbetle özdeşleşmek istercesine başını önüne eğdi Medet. Gözleri ayaklarına gitti: şimdi kımıldamadan duruyorlardı ya boşlukta sallanıyorlarmış gibi bir duyguya kapılarak toplandı, ayaklarını altına çekti, sonra, avutmak ya da yatıştırmak ister gibi, eliyle okşadı bir süre, yün çorabın yırtıklarından dışarı çıkmış parmaklarını avuçlarının içinde gizlemeye çalıştı. Sonra, iki eliyle birden, ayak parmaklarını birbiri ardından ovmaya girişti. Bu sırada, kapının ardında birileri kendisini dinliyormuş, hatta gözünü anahtar deliğine uydurarak kendisini izlemeye çalışıyormuş gibi geldi ona. Soluğunu tutarak dinledi, ama, tuhaf şey, dışarıdaki sesleri dinlemek isterken, kendi yüreğinin vuruşlarını duymaya başladı. Elini göğsüne götürüp var gücüyle bastırdı, ancak, hemen arkasından, yüreği duracakmış gibi oldu, geri çekti elini, kalktı, yüreği tüm bedeninde zonklaya zonklaya, kapıya doğru ilerledi. Dışarıda birinin ayaklarının ucuna basarak kapısından uzaklaştığını duydu, "Besbelli, emrim geldi," diye söylendi, ayak sesleri tümden silininceye dek öyle durup bekledi kapının ardında. Sonra dönüp yatağına oturdu, gözleri yemenilerinde, şalvarının dizlerinde kocaman yamalarla darağacında sallanırken, çorabının yırtığından ayağının eti görünen adamı anımsadı, elleri şalvarının dizlerine gitti. Şalvarının dizlerinde de, başka yerinde de yama yoktu, neredeyse yeni sayılırdı. Yemenileri de yeni sayılırdı, anası hapse girmesinden en az bir yıl sonra yollamıştı, ama, denenerek alınmadığından, ayağını kötü sıkıyordu. Bir kez, mahkemeye bu yemenilerle gittiğinde, ayağının acısından, ne yargıç, ne savcı, ne avukat, hiç kimsenin söylediğini anlamamış, bundan sonra, yargıçların karşısına bile, ökçeleri bastırılmış yemenilerle çıkmıştı. Darağacına doğru da gene böyle yürüyebilirdi kuşkusuz, ancak, urgan boyna geçirilip iskemle çekilir çekilmez, yemeniler düşerdi ayaklarından, burnu ve topuğu delik çoraplarla sallanırdı havada: yırtıksız çorabı da kalmamıştı. "Şu emir çok zamansız geldi," diye düşündü. Abuzera'yı fazla çabuk savdığına üzüldü. Ondan ödünç bir çift çorap isteyebilirdi. Ödünç mü? Tepeden tırnağa ürperdi birden. Yemenilerden birini eline alıp uzun uzun baktı: emri gelmemiş olsaydı, daha üç yıl giyebilirdi bunları; taban yeniydi, yüzünde tek çizik yoktu: iskemle çekilince ayaklarından düşmeseler, darağacına giderken de giyebilirdi. Ayakların sızlamasını ve azıcık topallamayı göze alıp ökçelerini kaldırmak da vardı kuşkusuz; ne var ki, ayaklarının sızısı bir ölçüde urganı unuttursa bile, onca büyük adamın önünde, yere öyle korka korka, öyle yüzünü buruşturarak, öyle topallayarak basmak hiç yakışık almazdı. Gene de bir denemek istedi.

Elleri titreye titreye yemenileri ayaklarına geçirdi, ökçelerini kaldırdı, ellerini yatağa dayayıp doğruldu, korka korka birkaç adım yürüdü. Ama, olur şey değil, yemeniler vurmuyordu, sıkmıyordu, acıtmıyordu; tam tersine, sıcak sıcak, yumuşak yumuşak sarıyordu ayaklarını, yumuşamış, açılmışlardı zamanla, önce bıçak muşta kavga edip sonra can ciğer dost olan koğuş arkadaşları gibi. Bu garip dostluğun çekimine kapıldı Medet, neredeyse hiçbir şey düşünmeden, yalnızca yemenilerin ayaklarını yumuşak yumuşak sarışını dinleyerek, dört adımlık hücrede, bir saat yürüdü belki. En sonunda, ter içinde kalıp da çabucak soyunup yorganı başına çektiği zaman, hâlâ yemenilerin sıcacık sarılışını duyuyordu ayaklarında, yalnız ayaklarında da değil, tüm bedeninde.

Sonra, çok yakınlarda bir yerlerde, daha doğrusu yüzünde, ellerinde, ayaklarında, bedeninin her yanında, emektar yemeniler gibi sıcak ve yumuşak bir ses duydu. Soluğunu kesip dinledi. Önce hiçbir şey çıkaramadı, sonra, yavaş yavaş, kulağa yönelen bir sesten çok, tüm varlığı saran bir tür hava, alabildiğine serin ve katışıksız bir yeşil sabun kokusu eşliğinde, gittikçe güçlenen bir esinti varlığını alıp hücreden çok uzaklara, evine, eski yatağına götürüyormuş gibi bir sanıya kapıldı. Derin derin soluk aldı. Eskiden, özellikle de kış günlerinde, anası çarşaflarını değiştirdiği zaman, Medet, serin ve neredeyse ıslak bir yeşil sabun kokusunun etkisiyle, kendi kendisinin de, yatağının da yabancısıymış gibi bir duyguyla irkilir, hemen arkasından, ıslak yeşil sabun kokusunun içinde, kendi alışılmış kokusunu yeniden buluncaya dek, bir o yana, bir bu yana dönüp dururdu. Ama bu kez, bu mahpus yatağında, bir o yana, bir bu yana dönmek şöyle dursun, parmağını bile kıpırdatmadı, serin yeşil sabun kokusunu içine çektikçe de kendine, kendi yatağına yabancılaşmak şöyle dursun, bayağı kaynaştığını duydu, hücreyi, emri, urganı, her şeyi unuttu, gözlerini yumdu, başucuna yakın bir yerlerde bir gaz lambası üflendi, sonra hafif bir gazyağı kokusuyla gazyağı kokusuna karışmış bir yeşil sabun kokusu geldi burnuna, sonra hiçbir şey duymadı.

Belki de bu yüzden, yani bilinç en azından yirmi yıl öncesinde uykuya vardığından, kapının gürültüyle açılmasına, bir anda hücreye dalan dört kişinin yüz mumluk lambayı yakıvermesine karşın, kılı bile kıpırdamadı Medet'in. Beli tabancalı bir adam yerleri gıcırdatarak ilerleyip başucuna dikilince de bir an gözleri kırpıştı yalnızca, yüzünde bir seğrime dolaştı, ama gene uyanmadı. Beli tabancalı adam daha fazlasını yapmak isteyince de Abuzera girdi araya, "Sen bırak, ben uyandırırım," dedi. Herkes birbirine baktı. Kimseden ses çıkmayınca, beli tabancalı adam başını önüne eğip geri çekildi. Abuzera usulca öne çıkarak Medet'in üzerine eğildi o zaman, yüzünü, saçlarını, gene yüzünü okşadı, "Medet, Medet, Medet, oğlum!" diye seslendi. Medet yatağın öbür ucuna doğru çekildi. Ancak Abuzera birkaç kez daha seslendikten sonra doğrulup oturdu, gözlerini ovuşturdu.

"Buyur, Abuzera, çok mu uyumuşum?" diye sordu.

"Medet, oğlum..."

Medet hücresinde başka insanların varlığını işte o zaman ayrımsadı. Ama, belki onlarla göz göze gelmekten ürktüğü, belki aldatılmaktan duyduğu kırgınlığı iyice göstermek için, gözlerini Abuzera'nın gözlerine dikti. Abuzera altta kalmak istemedi.

"Elmanı yememişsin," dedi.

"Yemedim," dedi Medet.

Hiç kimseden ses çıkmadı bir süre, sonra Abuzera içini çekti, daha alçak sesle söylenen sözün etkisi daha az olurmuş gibi, Medet'e doğru eğildi:

"Medet, oğlum, saat geldi," dedi fısıldar gibi.

Medet başıyla anladığını belirtti, sonra, gözleri önünde, öylece donup kaldı.

"Medet, oğlum, kalk, üstünü giy," dedi Abuzera.

Medet önce Abuzera'ya, sonra ötekilere baktı, sonra gene başını önüne eğdi.

"Hepimiz erkeğiz burada, hadi, çekinme, kalk, üstünü giy," dedi Abuzera.

Medet yorganı üstünden atıp yana döndü, eğilip çoraplarını aldı, giydi; sonra yemenilerini giymeye yeltendi.

"Medet, oğlum, sen aklını mı şaşırdın? Önce üstünü giy," dedi Abuzera, "şalvarını, mintanını, ceketini giy.

Gece soğuk."

Medet ayağa kalktı, bir uyurgezer gibi iskemlenin üstünden gömleğini, ceketini alıp giydi, sonra uzun donunun üstüne şalvarını giyip kuşağını bağladı. Sonra yemenilerini giyip ökçelerini kaldırdı. Çorabın topuklarındaki yırtıklar ökçeler kaldırılınca da belli oluyordu. Müdür Bey, Abuzera'yı yanına çağırdı. "Şuna bir yerlerden bir çift düzgün çorap bulamaz mısın?" diye sordu.

"Hemen bulurum, müdürüm," dedi Abuzera.

Ama dazlak kafalı bir adam araya girdi.

"Olmaz, zamanımız yok," dedi.

"Öyleyse kalsın," dedi Müdür Bey, sonra karşısında dikilen Medet'in omzunu okşadı. "Hadi, oğlum, gidiyoruz," diye ekledi.

Önde Müdür Bey, onun arkasında Medet, hücreden çıktılar. Medet, Abuzera'nın kulağına eğilip bir şeyler fısıldadı.

Dazlak kafalı adam:

"Medet ne diyor, Abuzer?" diye sordu.

"Helaya gidecek, efendim."

"Olur, peki."

Jandarmalar omuzlarındaki tüfekleri ellerine aldılar. Abuzera helanın kapısını açtı. Dazlak kafalı adam Abuzera'nın kulağına eğildi.

"Kapıyı sürgülemesin," dedi.

"Kapının sürgüsü yok, efendim," dedi Abuzera.

Medet kapıyı arkasından kapattı, uzun uzun işedi. Helaya ancak günde birkaç kez, belirli zamanlarda çıktığından, hep böyle olurdu. Ama bu sabah bir tuhaftı, bedeni keçe gibiydi, kendi bedeninden değil de bir başkasının bedeninden işiyordu sanki. Ancak, öyle görünüyordu ki, dışarıdaki adamlar Medet'ten de tuhaf buluyorlardı bu işi, hep birlikte kapının önüne üşüşmüşler, beton üstünde sidik sesini yaşamlarında ilk kez işittikleri bir olağandışı ses gibi dinliyorlardı. Şalvarını çekip çıktığı zaman da olmayacak bir şey yapmış gibi, şaşkınlıkla baktılar yüzüne. Medet utanarak başını önüne eğdi. Sonra Abuzera koluna girdi. Bilmediği bir yerlere doğru ilerlemeye başladılar. Biliyordu, burası da hapisaneydi, gene de hep böyle yürüyecekmiş geldi Medet'e. Bu yüzden olacak, kara cüppeli, sarıklı bir adam kolundan tutup durdurunca, neye uğradığını bilemedi. Ama adamın imam olduğunu anlayacak ölçüde yerindeydi bilinci.

"Buyur, hocafendi," dedi.

"Medet, oğlum, savcı beyden izin alsam, iki rekât namaz kılıp dua eder misin?" dedi imam.

Abuzera da söze karıştı hemen:

"Evet, iyi olur," diye onayladı.

Medet başını önüne eğdi.

"Boy aptestim yok," dedi.

Dazlak adam da yanlarında bitti birden.

"Hiç dert etme, Medet," dedi. "Nasıl olsa, yukarıdaki her şeyi biliyor. Ne diye oyalanmalı bu dar zamanda?

Hadi gidelim."

Medet'in koluna girdi. Yürüdüler. Daracık bir kapıdan geçip daracık ve neredeyse karanlık bir koridora girdiler. Medet uzaklardan, çok uzaklardan, birilerinin, anlatılmaz bir uğultu içinde, anlatılmaz bir acıyla, "Medet! Medet! Medet!" diye bağırdığını işitir gibi oldu, içgüdüyle durakladı. Ama öteki koluna da Müdür Bey girdi, "Hadi, Medet, hadi, oğlum!" diyerek yürümeye zorladı onu. Ayak sesleri uzaklardan gelen sızılı seslenişleri bastırdı. Sonra, birdenbire, Medet küçük ve çıplak bir odada buldu kendini. Burada, kır saçlı, ufak tefek, biraz da kambur bir adam dikildi önüne, yaşamında ilk kez gördüğü bir adam. Medet, "Yoksa o mu?" diye düşünürken, o tuhaf bir biçimde gülümsedi.

"Medet, oğlum, ellerini bağlayacağız," dedi.

Medet ürperdi, duraladı, gene de ellerini adama doğru uzattı.

"Öyle değil, Medet kardaş, öyle değil, arkaya! Arkadan bağlayacağız," dediler.

Medet arkasına götürdü ellerini. Sonra, neredeyse soluk bile almadan, ellerinin bağlanışını dinledi, ama ellerini, ellerini bağlayan elleri ve bileklerine dolanan ipi birbirinden ayıramadığı gibi gözlerinin görmediği bu, edimden fazla bir ürperti de duymadı. Öyle görünüyordu ki, geceyle sabahın kesiştiği çizgide, beden daha yaşamın alışkılarını yeniden bulamadan asılmak gündüz ya da akşam asılmaktan daha kolaydı.

Dazlak kafalı adam kapının önünde bir aşağı, bir yukarı yürüyordu. Başını içeriye doğru uzattı.

"Oldu mu? Bağladınız mı?" diye sordu.

"Bağladık, efendim," dediler.

"Öyleyse gidelim," dedi dazlak kafalı adam.

Küçük odadan çıkıp bir demir kapının önüne geldiler. Biri koşup demir kapının iki kanadını birden ardına dek açtı. Medet, yarı karanlıkta, taş döşeli bir geniş yol, sıra sıra ev ve kavak karaltıları gördü, bileklerine oturmuş iplere karşın, yitirilmiş özgürlüğü bunca yıldan sonra yeniden bulmuş gibi bir duygu uyandı içinde. Ancak, bu duygunun tadını çıkarmasına zaman kalmadan, bir kamyonetin birdenbire parlayıveren ışığı gözlerini kamaştırdı. Sonra, gene birdenbire, kollarına, beline, bacaklarına yapışıveren bir sürü el, kaşla göz arasında bu kamyonette bir tahta sıraya oturttu onu. Aynı anda, aşağıdan bildik, ama ağlamaklı bir ses geldi:

"Medet, hakkını helal et!"

Seslenen Abuzera'ydi. Medet yanıt vermek, "Helal olsun, Abuzera," demek istedi, ama gırtlağına gelen bir hıçkırık yanıt vermesini engelledi. Hemen sonra da bir adam kamyonetin kapısını sertçe kapattı.

Kamyonet oldukça yavaş gidiyor, gene de, zaman zaman, herkesi yerinden zıplatacak ölçüde sarsılıyordu. İki yanındaki iki jandarma her sarsıntıda sıkı sıkı kollarını tutuyordu. Ama, bu rahatsız durumda bile, Medet ellerinin bağlı olduğunu unutarak içgüdüyle kollarını geriyor, aynı anda bileklerine kenetlenen acıyla dişlerini sıkıyordu.

Sonra kamyonet durdu. Küçük odadaki kambur adam gibi ilk kez gördüğü ve nereden çıktığını anlayamadığı, iri yarı bir adam kapıyı açıp aşağıya atladı, iki yanındaki iki jandarma dışında herkes bu adamı izledi.

Jandarmalardan biri omzuna dokundu, "Hadi, hemşerim," dedi, koltuklarının altından tutup ayağa kaldırarak kamyonetin kapısına getirdi Medet'i, bir çocuk kucaklar gibi kucaklayıp aşağıda bekleyen iriyarı adamın kucağına verdi, o da bir çocuk kucaklar gibi tutup yere bastırdı.

Medet topu topu bir dakika önce görmüştü adamı, adını da, memleketini de bilmiyordu, gene de bir hemşeriye bakar gibi baktı ona.

"Allah senden razı olsun," dedi.

Şafak insanın yüzünü hafiften ısırıyordu. Uzaklarda, gökyüzünün bir yanı dalga dalga kırmızıya boyanmıştı.

Çok hoş bir kırmızıydı. Bu kırmızılığın bir ucunda bir çift kara kuş belirdi. Medet gözlerini kırpıp bu kuşları izlerken, Müdür Bey önüne dikildi.

"Hadi, Medet, hadi, oğlum, gidiyoruz!" dedi.

"Peki, Müdür Bey," dedi Medet.

Adımlarını iki yanındaki jandarmaların adımlarına uydurarak yürümeye başladı. Sonra birden ayaklarının çok rahat olduğunu ayrımsadı, minnetle yemenilerine dikti gözlerini. Bu nedenle, karşıda toplanmış sessiz ve kımıltısız kalabalığı da, kalabalığın berisindeki darağacını ve altındaki iskemleyi de ancak Müdür Bey durmasını söylediği zaman görebildi.

Birden irkildi, gözleri karardı. Ama bedenin tepkisinin bilince yansımasına zaman kalmadan, dazlak adam gene önüne dikildi.

"Medet, şimdi sana kararını okuyacağım, iyi dinle," dedi.

"Peki, efendim," dedi Medet.

Dazlak adam gözlüğünü taktı, yanındaki bir başka kravatlı adamın uzattığı kâğıdın üzerine eğilerek yüksek sesle okumaya başladı. Medet büyüklere saygı duyardı, bu dazlak adama da saygı duyuyor, bu nedenle, okuduğunun tek sözcüğünü bile kaçırmak istemiyordu; ne var ki, adam yüksek sesle, hem de ağır ağır okumasına karşın, hiçbir şey anlamıyor, bir zamanlar mahkemede de yaptıkları gibi, okudukları konusunda birtakım sorular sorabileceklerini düşünerek korkuyordu.

Ancak korktuğu olmadı. Dazlak kafalı adam, kâğıdını okuduktan sonra, "Tamam," dedi yalnızca. Sonra gözlüğünü çıkarıp cebine koydu, sonra arkasındaki adama döndü, "Hadi," dedi.

Medet, şaşkınlık içinde, adamların başından ak ve kolsuz bir uzun gömlek geçirişlerini izledi. Böyle bir işlemden hiç söz etmemişlerdi ona. "Ne oluyor? Kefenimi şimdiden mi giydiriyorlar?" diye geçirdi içinden, ama, başını eğince, ak gömleğin üstünde, kocaman harflerle yazılmış yazılar gördü: kefen değildi giydirdikleri. Daha fazlasını araştırmasına zaman kalmadan, dazlak adam gene yanına yaklaştı. .

"Bizden son bir isteğin var mı, Medet?" diye sordu.

İmam da geldi yanına. O da aynı soruyu yineledi.

"Bizden son bir isteğin var mı, Medet?"

Medet'in gözleri parladı birden. Ellerini, arkadan bağlı olduklarını unutarak, göğsüne götürmek istedi, sendeledi. Sonra, çenesiyle, gözleriyle, tüm bedeniyle göğsünü gösterdi.

"Birini okuyun," dedi.

İmam hiçbir şey anlamadı bu sözden, dazlak kafalı adam da ak gömleğin üstündeki yazıyı okutmak istediğini sandı.

"Yok, hayır, onu değil," dedi Medet. "Koynumda anamın mektupları var: onlardan birini okuyun."

Dazlak adam anladı bu kez. Ne var ki, ya böyle bir isteği yerine getirmenin uygunluğundan kuşku duyduğundan, ya da birazdan buz gibi soğuyacak olan bir sıcak bedene dokunmaktan ürktüğünden, öylece donup kaldı. Bereket, Müdür Bey yaklaştı hemen, ak gömleğin altından elini sokup bir deste mektup çıkardı. "Hangisini okuyalım, Medet?" diye sordu.

"Hangisini olursa, Müdür Bey," dedi Medet.

Müdür Bey desteden bir zarf çekip ötekileri yanındaki adamlardan birine verdi. Zarfın içindeki mektubu çıkardı, dazlak kafalı adama döndü.

"Okuyayım mı, efendim?" diye sordu.

"Buyurun, okuyun."

Müdür Bey gözlüğünü taktı, ama, tam okumaya başlayacağı sırada, mektubu cebine koyup hızla darağacına doğru gitti, darağacının altındaki arkalıksız iskemleyi alıp geldi, Medet'in önüne koydu.

"Otur da dinle," dedi.

Bunca okumuş adam ayakta dikilirken oturmaya yanaşmadı Medet, ama dazlak kafalı adam da oturmasını söyleyince, daha fazla diretmedi, "Allah hepinizden razı olsun," dedi, jandarmalardan birinin yardımıyla iskemleye ilişip gözlerini Müdür Bey'e dikti. Müdür Bey mektubu cebinden çıkardı, öksürdü, okumaya başladı:

"İki gözüm Medetim, iki cihanda biricik oğlum, evvela mahsus selam edip iki gözlerinden..."

Daha mektubun burasında, Müdür Bey'in sesi karıncalandı, komşuların, akraba ve hısımların teker teker adları anılıp selamları ve hayır duaları yinelenirken, yaralı bir gırtlaktan çıkıyormuş gibi titredi, ama, söz gelecek günlere gelip de Medet'in anası dönüp dolaşıp hep aynı şeye: iki oğlan bir kız torun düşüne takılan, umut dolu sözler sıralamaya başlayınca, daha bir titredi, okuma bir tür ağıda dönüştü neredeyse. Medet'i sorarsan, Müdür Bey'in okumakta olduğu bu mektup, yalnızca hapisanesini ve mahkemesini bildiği bu yabancı kentte, yalnızca birkaçını tanıdığı bu yabancı insanlar ortasında, kendisinin de bir memleketi, bir anası, dostları, hısımları ve akrabaları bulunduğunu gösterdiği için gurura benzer bir şeyler duydu, sonra, uzamı ve zamanıyla, tümden bu mektupla özdeşleşti, insanları ve nesneleri de bu mektubun içinden, bu mektubun içinde görmeye başladı. Bu nedenle, yüzünü ısıran yel, karşıki balkonda sallanan çamaşırlar, çevresinde gözlerini üzerine dikip konuşmadan, kımıldamadan, neredeyse soluk bile almadan bekleşen insanlar, uzaktan uzağa birbirlerine karşılık veren horozlar hep aynı dost evrenin öğeleriymiş, hiçbirinden en ufak bir kötülük beklenemezmiş gibi geldi Medet'e. Mektup okunup da, "Hadi, Medet, hadi, oğlum!" diyerek kollarından tutup kaldırdıkları zaman bile sürdü bu duygu, gözleri karşı balkonda sallanan çamaşırlarda, ayaklarında yemenilerinin yumuşaklığını dinleye dinleye, ağır ağır darağacına doğru ilerlerken, gene aynı mektubun içinde, gene aynı dost öğelerle birlikte yürür gibiydi. Darağacının altında durduğu zaman da ürkmedi, irkilmedi.

Sonra, jandarmaların yardımıyla, arkalıksız iskemleye çıkarken, Medet'e öyle geldi ki, odada bir lamba sönünce, ışık nasıl bir an daha parlar gibi olursa, urgan gırtlağa oturup can göğe süzüldüğü zaman da kendi bedeni öylece, bir an, yalnız bir an, kendi ölümünü görebilecekti.

(Tahsin Yücel, Komşular, "Mektuplar")


Yayın Tarihi : 22.1.2016

 
         
Yorum yazmak isterseniz...
İsim
@-posta Adresiniz
@-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Yorumunuz
Güvenlik kodu
 
  Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır
 
Okunma Sayısı: 1238